İsrailoğlu Davut Calut’u öldürdü gülümsedi böylesine küçük birinin böylesine büyük birini yenebilmesine
Amerika Birleşik Devletleri’nde cezaevinde bulunan Amerikalı şair ve siyasi aktivist Marilyn Buck, Aralık 1988’de, Birinci İntifada’nın başlamasından tam bir yıl sonra, Filistin direnişine adadığı şiirine yaklaşık üç bin yıllık bu anlatıyla başladı. İsrailoğulları ile kökenleri Akdeniz üzerinden bölgeye ulaşan göçlerle ilişkilendirilen Filistîler arasındaki savaşta, Filistî savaşçısı Calut karşısına düelloya çıkacak bir rakip arıyordu. Dev cüssesiyle korku salan bu savaşçı karşısında İsrailoğulları çaresizdi; kimse savaş meydanına çıkmaya cesaret edemiyordu. Calut’a meydan okuyan Davut ise genç, neredeyse çocuk yaşta bir çobandı. Sapanından çıkan tek bir taşla devi yere serdiğinde yüzüne yerleşen gülümseme, bu beklenmedik zaferin şaşkınlığını yansıtıyordu. Kendisinden katbekat güçlü bir zorbalığı alt ettiğine, böylece halkının kaderini değiştirip içinde yaşadıkları korkuya son verdiğine kendisi bile güçlükle inanıyordu.
Yaklaşık üç bin yıl sonra Buck, cezaevi hücresinden aynı hikâyeye yeniden baktı. Bu kez karşı karşıya gelenler, o kadim mücadeleyle hiçbir ilgisi olmayan, kuşaklardır bu topraklarda yaşayan Filistinliler ile on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren bölgeye yönelen Yahudi göçleriyle şekillenen ve 1948’de kurulan İsrail devletiydi. Taşlar Filistinli çocukların elindeydi; karşılarında ise son teknoloji zırhlı araçları ve silah namlularıyla İsrail ordusu duruyordu. Buck, devam eden dizelerde zamanın ve rollerin bu ürpertici tersine dönüşünü işledi.
Calut’un evini aldı onun ayakkabılarını giydi onun sofrasında yemek yedi İsrailoğlu Davut Calut oldu açgözlü, tamahkâr, acımasız burun kıvırdı zeytinliklerin ve çölün kadim halkına yalnızca bir zamanlar küçük olduğunu hatırlayarak unuttu
Buck’a göre İsrail, mağduriyet hafızasını hiç bırakmadan doğrudan Calut’un tahtına yerleşmişti. Üç bin yıl önceki o mitolojik mücadeleyle hiçbir ilgisi olmayan Filistinlileri yurtlarından söküyor; evlerini yıkıyor, yağmalıyor ve onları öldürüyordu.
Aradan yalnızca bir yıl geçmişti ki aynı sarsıcı soru, bu kez İsrail’in içinden, kendi vicdanından yükseldi. 1989’da İbranice ve Yidiş repertuvarıyla tanınan İsrailli şarkıcı Chava Alberstein, Yahudi ailelerin Mısır’daki esaretten kurtuluşlarını andıkları Pesah Seder sofralarında kuşaklar boyunca neşeyle söyledikleri “Had Gadya”yı (Bir Küçük Oğlak) yeniden yazdı. Seder, Mısır’dan Çıkış anlatısının dualar ve şarkılar eşliğinde yeniden aktarıldığı, Pesah Bayramı’na özgü törensel yemektir. Geleneksel olarak bu yemeğin sonunda söylenen “Had Gadya”, dolayısıyla tanıdık bir ezgiden fazlasıydı. Zulümden kurtuluşun hatırlanmasını merkezine alan bir aile geleneğinin parçasıydı. Alberstein, kuşaktan kuşağa aktarılan bu hafızayı İsrail’in Filistin ayaklanmasına verdiği karşılıkla yüzleştirdi.
Tekerlemenin kadim mantığı açıktı. İki paraya alınan masum oğlağı kedi yer, kediyi köpek ısırır, köpeği sopa döver, sopayı ateş yakar, ateşi su söndürür, suyu öküz içer, öküzü kasap keser, kasabın canını Ölüm Meleği alır ve sonunda ilahî müdahaleyle döngü kapanır. Her yeni halkada güçlü olan güçsüz düşürülür; fakat bedeli hep ilk kurban öder ve küçük oğlak bir daha geri dönmez.
Alberstein, şarkının yüzyıllardır teselli sunan teolojik sonunu kaldırarak şiddet zincirini açık uçlu bıraktı. Her çocuğun bildiği bu tekerlemeyi kendi toplumuna tutulan acımasız bir aynaya dönüştürürken asıl sarsıcı an, anlatıcının şarkının sonunda dehşetle sorduğu soruydu. “Bu hikâyede ben kurban mıyım, cellat mı? Oğlak mıyım, kurt mu?” Alberstein’ın İsrail’e yönelttiği dolaysız soru tam da buydu. “Zalimin mazluma, kasabın kurbana dönüştüğü bu dehşet döngüsü, bu çılgınlık daha ne kadar sürecek?” Geçmişte mağdur olmuş olmak, insanın bugün hangi tarafta durduğunu görememesine yeterli miydi?
Tarihin aynı anında, biri cezaevi parmaklıklarının ardında, diğeri kendi ülkesindeki bir stüdyoda iki kadın, iki ayrı Yahudi anlatısını tersyüz ederek aynı hakikati haykırdı. Fakat zafer sarhoşluğunun ve sürekli toplumsal teyakkuzun doğurduğu histeri, ne Buck’ı ne de Alberstein’ı anlayabilecek olgunluktaydı.
İşin en trajik yanı, Yahudi kolektif hafızasını şekillendiren büyük felaketlerin faillerinin Filistinliler olmamasıydı. Pogromlar, gettolara kapatılma, Holokost’un gaz odalarında katledilme… Buna rağmen Avrupa’nın kendi kıtasında işlediği benzeri görülmemiş suçların coğrafi, siyasi ve insani bedelini bütünüyle Filistinliler ödedi. Üstelik bu bedel bir kez ödenip bitmedi; mülksüzleştirme, işgal, ev yıkımları, yerleşimci şiddeti ve Gazze’de çocukların yıkıntılar arasında büyümesine bile imkân bırakmayan sistematik bir yıkımla her gün yeniden ödetiliyor.
Günümüz siyasetine bakıldığında, bu söylemin ve kendisini dışarıdan gelecek her türlü sorgulamaya kapatan dilin hiç değişmediği açıkça görülüyor. Holokost hafızasının evrensel ahlaki dersi olması gereken “Bir Daha Asla” sözü, İsrail toplumu tarafından evrensel bir insan hakları ilkesine değil, “Bir daha asla böyle bir muameleye maruz kalmayacağız; bunun için ne gerekiyorsa yapacağız” önermesine dayanan mutlak bir zırha dönüştürüldü. Bu zırh, nihayetinde en acımasız teolojik metinlerin sahneye çağrılmasıyla pekiştiriliyor.
Nitekim Başbakan Binyamin Netanyahu, Gazze’ye yönelik saldırıları meşrulaştırırken orduya ve dünyaya Tanah’ın en radikal yok etme buyruğuyla seslenmekten çekinmedi. “Amalek” arketipinin —Tanah’ın kadınları, çocukları, emzikteki bebekleri ve hayvanlarıyla birlikte bütünüyle yok edilmesini emrettiği kadim düşmanın— yirmi birinci yüzyılda Gazze halkına, sivillere ve çocuklara yansıtılması, bu donmuş zihniyetin en açık kanıtıydı. Katıksız güç kullanmaktan en küçük bir utanç duyulmuyor; aksine güçlü olmak, bir daha başkalarının merhametine muhtaç kalmamanın tek güvencesi olarak sunuluyor. Durmadan yeniden üretilen varoluşsal tehdit dili, Gazze’de binlerce çocuğun katledilmesini bile meşru bir savunma refleksi olarak pazarlıyor. Kendisini tarihin ebedî mağduru olarak gören bir zihniyet, kendi elleriyle yarattığı mağdurları görmeyi bütünüyle reddediyor.
Yaklaşık kırk yıl geçti; fakat ne Buck’ın şiirindeki keder ne de Alberstein’ın şarkısındaki huzursuzluk dindi. İsrail’in gücü ve silahları katlanarak arttı, ama kendisini dünyaya anlatma biçimi bir adım bile ilerlemedi. İsrail’in yanılsaması yalnızca Calut’a dönüşmüş olması değil; Calut’un gücünü kullanırken kendisini hâlâ Davut sanmasıdır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
