Ermenistan turuErmenistan turu
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Liberal Avrupa kaslarını Polonya’da gösterdi

Liberal Avrupa kaslarını Polonya’da gösterdi

Bir Polonya eksikti. Bir gece ansızın Anayasa Mahkemesi’nin etrafını saran çevik kuvvet. Senegal’e gençlik oyunları açılışına giderken olayı duyunca uçağa U dönüşü yaptıran, hakimlerle itiş-kakış mahkeme binasına giren bir cumhurbaşkanı. Mahkeme önünde megafonla açıklama yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı. Polis marifetiyle “hukukun üstünlüğünü yeniden tesis ettiğini” açıklayan bir Başbakan.
4

Polonya’da on senedir süren hukuk garabetleri ve siyasi kriz, 30 Ekim gecesi Başbakan Donald Tusk’ın girişimiyle zirve noktasına ulaştı. Liberal iktidarın atadığı Anayasa Mahkemesi hâkimi Anna Korwin-Piotrowska, muhalefetteki Hukuk ve Adalet Partisi’ne (PiS) yakın mahkeme başkanını bir ay süreyle görevden uzaklaştırırken, Adalet Bakanlığı başkan ve yardımcısının dokunulmazlığının kaldırıldığını ilan etti. Sağcı muhalefetin desteğiyle seçilen Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ise hükümeti darbe yapmakla suçluyor. Avrupa Birliği sessiz, Polonyalılar bu sirkten yorulmuşken, Tusk’ın hamlesinin hukuki zeminden yoksun olması hukuk meraklılarına sonsuz pratik yapma kaynağı sunuyor.

Avrupa Birliği’nin doğu cephesinde sular hiç durulmuyor. İçe kapanmacılar ile Avrupa yanlılarının karşı karşıya geldiği kültür savaşlarının en yoğun olduğu bu ülkelerde neredeyse kriz yaşamayan rejim kalmadı. Polonya bir yanda dursun, Çekya’da liberal cumhurbaşkanı ile popülist başbakan küs ve biri diğerinden geri kalmamak için uluslararası zirvelere ayrı uçakla gidip beraber katılıyor. Macaristan’da son seçimlerde Orban devrini bitiren Başbakan Magyar kurumlarda temizliğe devam ediyor. Demokrasi ile otoriterlik arasında gidip gelen sarkaç Doğu Avrupa’da fazla mesai yapıyor, hukuk da bu yolculuğa eşlik etmeye çalışıyor.

Polonya’da hikaye Mayıs 2015’te, Avrupa yanlısı Donald Tusk hükümetinin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini sürpriz bir şekilde kaybetmesiyle başladı. Aynı yılın Ekim ayındaki genel seçimler için yapılan anketler de Tusk için hezimetin yaklaştığını gösteriyordu. Ancak liberallerin korkuları yasama ve yürütmeyi kaybetmekten ibaret değildi. Zira üyelerini Meclis’in seçtiği Anayasa Mahkemesi’nin üç üyesinin görev süresi de dolmak üzereydi. Takvim aynı zamanda bir hukuk garabetini beraberinde getiriyordu: üç üyenin görev süresi, mevcut meclisin seçimlerden önceki son toplantısıyla, seçilecek yeni meclisin ilk toplantısı arasında bitiyordu!

Bir yıl içinde devletin bütün kuvvetlerini kaybetme korkusuyla liberaller savunma için kolları sıvadı. Ancak süper demokrat içgüdülerle Tusk’ın partisi, görev süresi boşluğa düşecek bu üç hâkimin yanına süreleri seçimlerden aylar sonra dolacak iki hâkimi daha ekleyivermişti. Bu sayede liberal çoğunluk korunmuş oluyordu. Bu arada muhalefetin Cumhurbaşkanı Andrzej Duda da kendine anayasadan yeni bir yetki biçti: mahkemeye seçilen hakimlerin Cumhurbaşkanı önünde yemin etme zorunluluğu vardı. Duda da eski liberal meclisin seçtiği beş hakime yemin ettirmeyerek atamaları boşa düşürmüş oldu.

Anayasa Mahkemesi atamaları değerlendirirken üç hâkimin usule uygun atandığını, ancak kalan ikisinin seçimlerden önce atanmasının meşru olmadığını kararlaştırdı. Fakat seçimlerden sonra yeni iktidar, bu üç atamayı da görmezden gelerek beş yeni hakim birden atadı. Mahkeme başkanı karşı çıkınca ise yine garip bir formül bulunmuştu: hükümet beğenmediği Anayasa Mahkemesi kararlarını Resmi Gazete’de yayınlatmayarak yürürlüğe girmesine engel oluyordu! Darbe suçlamaları yine havada uçuşmuştu.

Bu arada mesele 2016’dan itibaren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Avrupa Birliği Adalet Divanı’na kadar taşınacak, Polonya defalarca mahkum olacak ve AB tarihinde ilk kez hukukun üstünlüğüne zarar verilmesi sebebiyle Polonya’nın AB’den aldığı fonların dondurulması gündeme gelecekti.

2023’te liberal Tusk’ın yeniden iktidara gelmesi kısır döngüyü kıramadı. Bu defa kararları Resmi Gazete’de yayınlatmama sırası liberallerdeydi, zira, hükümet muhafazakarların atadığı hakimlerin meşruiyetini reddediyordu. Sandıkta sıkı bir denge-denetleme mekanizması işleten Polonya halkı, 2025 seçimlerinde Cumhurbaşkanlığına yine sağcıların adayı Karol Nawrocki’yi seçmişti. Nawrocki, yeni iktidarın kararları yayınlatmaması karşısında hakimlere yemin ettirmeme uygulamasını aynen devam ettirdi. Anayasa Mahkemesi felç olmuştu.

Hukuk sisteminin tıkandığı yerde kim karar verecekti? “Boşlukları” kim dolduracaktı? Tam da bu noktada, liberal Tusk’ın diktatörlerin gözdesi, şöhreti kötü, ama bir o kadar da fazla bir hukukçudan ilham aldığı anlaşılıyor:

Carl Schmitt.

Başbakan Tusk, uçakta Schmitt okuyor. Fotoğraf 2025 yılından. Anlaşılan sübliminal mesaj verilmiş! (kaynak)

Hukuk felsefesinde olağanüstü hallerin vazgeçilmezi, bir yerde Hitler’in iktidara gelmesini meşrulaştıran Carl Schmitt’in Polonya’da liberaller vasıtasıyla tezahür edeceğini kim tahmin edebilirdi?

Hukuk sistemi var olan bütün ihtimalleri öngörecek yetkinlikte bir sistem değildir. Darbeler, terör saldırıları, ekonomik kriz gelmek için kanundan çıkacak izni beklemez. O halde sistem öngöremediği bir tıkanıklıkla karşı karşıya kaldığında, ne yapılacaktır?

Schmitt’e göre sistem tıkandığında, “kanun ne diyor?” sorusu gider, yerini “kararı kim veriyor?” sorusu alır. Kanunun cevap veremediği yerde, sistemden çıkmaya, yani istisna haline geçmeye karar verebilen gerçek güç sahibidir artık. Adeta hukuk, üstünlüğünü kaybetmiş, yerini “kararın üstünlüğüne” bırakmıştır. Boşlukları da istisna kararını verebilen dolduracaktır ve yeni nizamı o kuracaktır. Bu olağanüstü hal, gerçek gücün kimin elinde olduğunu, egemenlik sahibini gün ışığına çıkarır.

Polonya’nın hukuk nizamı, ne hakimlere yemin ettirilmezse ne yapılacağını, ne de hükümet mahkeme kararlarını Resmi Gazete’de yayınlatmazsa ne olacağını öngörebilmişti. Tusk da Schmitt manevrasıyla hukukun dışına çıktı ve gerçek egemenin hükümet mi, meclis mi, yoksa cumhurbaşkanı mı olduğunu önümüzdeki günler gösterecek. Son açıklamalar iki tarafın da güreşe devam etmek istediğini gösteriyor. Hatta kavga büyükelçilere bile sıçradı. Elçiyi tavsiye eden Dışişleri ile atamayı yapan Cumhurbaşkanlığı arasındaki anlaşmazlık sebebiyle bugün Polonya’nın 96 dış temsilciliğinden 65’inde büyükelçi bulunmuyor. Olaylar üzerine Çin, Romanya ve BM büyükelçileri de istifa etti.

Peki kural, kitap, kanun, yönetmelik aşığı AB’den yaşananlara ne tepki geldi? Alıştığımız, hatta dalga konusu olan “endişeliyiz” açıklamaları, olayların yaşandığı 30 Ekim gecesi ortalarda yoktu. İlk açıklama 31 Ekim akşam saatlerinde, tanınmayacak bir şekilde geldi: Polonya’nın içişleri yalnızca Varşova’yı ilgilendiriyor ve Meclis’in hakim atama yetkisi saklı bulunuyordu! Bazı AB yanlısı yayın organları ise olayları ya görmemiş, ya da küçük görmüştü:

AB’nin sessizliği elbette tesadüf değil. Hatta, dünya siyasetinde son on yılda yaşanan çok önemli kırılımlara işaret ediyor.

Trump, Orban, Bolsonaro gibi düzene “başkaldıran” aktörlerin radikal kararları siyasetin zeminini değiştirdi. Dün konuşulamayan konular açıktan tartışılıyor, zorlanamayan kurallar zorlanıyor. ABD’de ulusal güvenlik gerekçe gösterilerek gümrük vergileri yükseltiliyor, on binlerce göçmen mahkemelerde itiraz hakkı tanınmaksızın sınır dışı ediliyor. Uygulayanların vicdanına kalmış teamüller sahipsiz kalmış gibi. “Barışın temsilcisi” AB’nin kapı komşusu Ukrayna işgal edilirken, Trump NATO müttefiklerine Grönland üzerinden gözdağı veriyor. Hepimizin yaşadığı bir “dünya çıldırdı” hissi bu.

Böylece adeta bir laboratuvar titizliğinde, teknokratlar arası “vergiyi 1% mi arttıralım 1% mi düşürelim” diye özetlenebilecek Avrupa siyaseti de yerini yavaş yavaş başka bir siyasete bırakıyor. 2010’lardan itibaren zemin kaybetmeye başlayan kurumsal liberal siyaset çağın vahşi ruhuna ayak uydurmaya çalışıyor. Yeni siyaset daha kavgacı ve kanlı, ama kanlı olduğu kadar da canlı. Fransa resmi troll hesabından hem Trump, hem Putin destekçilerine aynı dilden cevap veriyor. AB’nin doğu sınırındaki üyesi Romanya, jet hızında bir hukuki süreçle Rus yanlısı Georgescu’nun galip geldiği Cumhurbaşkanlığı seçimini iptal edebiliyor, adaya siyaset yasağı getirebiliyor. (AB yine sessiz kalmıştı.)

Brüksel de bu ruhla, liberalizmin sokak kavgasına girmekten korkmayan, daha militan bir formunu nihayet benimsemiş olabilir mi?

Her ne olursa olsun, AB’nin altın çocuğu Donald Tusk, liberalizmin kaslarını Anayasa Mahkemesi parmaklıklarında gösterdi.

Kim bilir, belki de Brüksel bürokratları da fitness ve protein furyasından etkilenmiştir. Biz yine de taraflara Polonya’nın meşhur E. Wedel çikolatasından tavsiye edelim, tatlı konuşsunlar.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın