Ermenistan turuErmenistan turu
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / “Vahşi At Dokuz”: Kirli bir hayat temiz bir ölümle sona erebilir mi?

“Vahşi At Dokuz”: Kirli bir hayat temiz bir ölümle sona erebilir mi?

Martin McDonagh’ın “Vahşi At Dokuz” u Venedik’ten John Malkovich’e kazandırdığı en iyi erkek oyuncu ödülüyle döndü. Adı bir istihbarat şifresini andırıyor Benim bütün oylarım bu filme.

CIA ile darbe kelimeleri aynı cümlelerde çok geçer ama bir darbenin nasıl tezgahlandığı, kimlerle ve kimler tarafından, nasıl bir hazırlık sürecinden geçilerek yapıldığını bilmek çok güç. Evet, her ayrıntıyı merak ediyoruz. Derin güçler deyince aklımıza hiç olmazsa birkaç insan sureti ve onların zihinlerinden geçenler gelsin. Devlet aklı falan soyutlaştıkça hafifleştirilen kavramlar değil mi? Arendt’e referans vermesem olmaz burada, darbelerin “sıradan” ve gündelik detayları yapılan işin dehşetini artırmaz mı? 

1973 yılı, Şili’deyiz. Takvim yavaş yavaş 11 Eylül’e doğru ilerliyor. Santiago’da, devlet başkanlığı sarayı La Moneda’nın tam karşısındaki bir binada CIA’in ofisi var. Pencereden bakınca sarayı görebiliyorsunuz. Birkaç hafta sonra o sarayın bombalanacağını, Salvador Allende’nin içeriden sağ çıkamayacağını bu ofistekiler biliyor. Uzunca bir süredir bunu planlıyorlar, çok ince ayrıntılarıyla. Ofisteki ajanların kişisel gündemleri ise sıradan. Kahveler içiliyor, dedikodular yapılıyor, ara sıra bağırış çağırış…. Darbe tezgahlamak da bir iş nihayetinde. Yolunu yordamını bilen deneyimli bir ajan, mesai saatleri içinde, teknik detayları gürültüsüz bir darbe planlayabilir.

Chris (John Malkovich) 72 yaşında, dünyanın her köşesinde CIA’in kirli işlerinde parmağı olmuş eski toprak bir ajan. Guatemala’da, Endonezya’da, Domuzlar Körfezinde, CIA ve darbe ile anılabilecek pek çok yerde o da varmış. 68 kişiyi öldürmüş. Giysi dolabındaki güvelere ise zarar vermemek için elinden geleni yapıyor. Bildiğimiz, sıradan vahşet ve duyarlıklar… Kanser olduğunu, altı ay kadar ömrü kaldığını öğrenmiş, bunu öğreneli de 6 ay kadar olmuş. Morfinle ayakta kalabiliyor. Hayatının son günlerinde geriye bırakmak istedikleri var. Bir ses kayıt cihazına “hesapta” hayatını anlatıyor. Aslında hayatla ilgili sayıklamalar bunlar. En güzelinden. Acaba dinozorlar cennete gider miymiş? Öyle bir cennet çok güzel olmaz mıymış? Hatıratının başlangıcı böyle bir şeyler… Bu sayıklamalardan tedirgin oluyor CIA. Ya Kennedy suikastindeki bilinmeyenleri de sayıklarsa? Ya CIA’in yol açtığı felaketlerle ilgili somut verilerden bahsederse?

Lee (Sam Rockwell) ise Chris’in yıllardır ortağı, en yakın ve hatta tek arkadaşı. Kafasında şapkası, üzerinde rengârenk kıyafetler, elinde kamerası. Amerikalı erkek prototipinin yüksek sesli, kendinden eminmiş gibi görünen, ama her an çocuksuluğa sığınabilen hâlleri. Alkolik eşi ile aldatılması hakkında acayip konuşmalar yapıyor ama bunların hiçbirini mesele yapmıyor.

Bir de CIA Santiago şefi MJ (Steve Buscemi) var. Kendi suçluluğundan kaçan, eroinman, sinirli, kuşkucu bir tip, tam olarak beklenebileceği gibi. MJ, Chris’in ne kadar konuşacağını tahmin edemiyor ama neler söyleyebileceğini biliyor. Özellikle de 22 Kasım 1963’te Dallas’ta neler yaşandığını, JFK’yi öldüren tüfeğe ne olduğunu ne kadar anlatacağı mühim meseleler…

CIA görevlileri Santiago’da darbe planlarken, iş seyahatindeler adeta. Başkalarının ülkesinde, insanları ölüme ve işkenceye gönderme ve ülkenin üstüne karabasan gibi çökme işi yapıyorlar. Bu işte deneyim kazanmışlar.

Böyle günlerden bir gün Chris bir karar veriyor. Ölüm bunca yaklaşmışken, bir son yolculuk yapacak. Lee ile birlikte Pasifik’in ortasındaki Paskalya Adasına, yerel dille Rapa Nui’ye. Ve bu adada biraz gezip tozup turistlik yaptıktan sonra Lee onu öldürüp intihar süsü verecek. Kanser onu öldürmeden, o kanseri öldürecek. Evet, tıpkı “Yandaki Oda” filmindeki gibi.

Rapa Nui, Şili kıyılarından 3.500 kilometreden fazla uzakta, dünyanın en ıssız yerleşim yerlerinden biri. Adayı ünlü yapan, yüzyıllar önce adanın halkı tarafından oyulmuş, sayıları yüzlerle ifade edilen dev taş heykeller, moai’ler. Chris onlara “koca kafalar” diyor. Adanın yeşil tepelerinde serbestçe dolaşan atlar var bir de. Çoğu, adaya dışarıdan gelenlerin getirdiği hayvanların torunları. Filmde bu yılkı atları, kaybolmuş bir sınırın, bir daha geri gelmeyecek eski bir dünyanın hatırası gibi.

Adadaki otel odasında Chris’in ceplerinde iki küçük not var. Sol cebinde “Ölüyorsun. Bunu aklından çıkarma”, sağ cebinde ise“Lee’ye güvenme.” Morfinle bulanıklaşan zihnine güvenemiyor. Chris en çok bu iki şeyi unutmaktan korkuyor. Biri hayatın en kesin ve keskin gerçeği, öbürü eski bir dostluğun gölgesi. Hayatını büyük büyük sırlar üzerine kurmuş bir adam, son dileğini güvenmemesi gerektiğini kendine hatırlattığı tek kişiye emanet ediyor.

Lee buna hazır mı? Tabii ki, hayır. O güne kadar 8 kişi öldürmüş, yemek yerken bile öldürebilen birisi Lee. Ama hikayesini bildiği birini öldürmek çok başka bir şey. 

Bunlara bir de adaya giderken havaalanında karşılaştıkları iki Şilili üniversite öğrencisinin (Mariana Di Girólamo ve Ailín Salas) hayatlarına kattığı karmaşa ekleniyor. CIA ajanı olmak demek her yerde güven krizi demek. Kimin kime ne yapacağı belli değil. Unutmadan, kısa ama atlanması mümkün olmayan bir sahnede Chris’in küs kardeşi rolünde de Tom Waits oynuyor.

Malkovich’in ağır ağır, tane tane, her cümleyi, dünyanın en önemli gerçeğini o anda buluyormuş gibi anlatan sesi ve yüzü filmin esas hikayesi aslında… Yaşlandıkça bile ortaya çıkan sosyal maskelerden arınma ferahlığı, ölümün eşiğindeki bu adamda bir sessiz patlamaya neden oluyor. Şiir gibi bir patlama. Kirli bir hayat temiz bir ölümle sona erebilir mi?

“Vahşi At Dokuz” kulağa bir istihbarat kodu gibi geliyor, değil mi? Bir telsiz çağrı adı, gizli bir operasyonun dosya numarası… CIA ajanlarıyla ilgili bir film için uygun olabilir. McDonagh adaya yıllar önce gitmiş, atlar da senaryonun taslakları arasında dolaşıp sonunda filme adını vermiş. Peki niye dokuz? Yönetmene bir şifre olup olmadığını sorduklarında cevabı kısa: “Hiçbir fikrim yok. Sayıları severim, atları da severim.” Eleştirmenler dokuz sayısında mitolojiden Tolkien’e anlamlar arayadursun, yönetmen omuz silkiyor. Anlamsız bir şifre, sırlarla dolu bir ajanın hikâyesine de, McDonagh’ın kara mizahına da uyar aslında.

Biraz künye bilgisi: “Vahşi At Dokuz”, orijinal adıyla “Wild Horse Nine”, İrlandalı yönetmen Martin McDonagh’ın 2026 yapımı, beşinci uzun metraj filmi. Senaryo da yine kendisinin. Dünya prömiyerini Venedik Film Festivalinin yarışma bölümünde yapmış ve John Malkovich’e “en iyi erkek oyuncu” ödülü olan Volpi’yi kazandırmış. Ödül sezonunda da adının sık sık geçeceği belli. Benim bütün oylarım bu filme.

McDonagh’ın meseleleri çok içten, dünyası minimal ama çok renkli. Aklımdan çıkmayan “The Banshees of Inisherin” filmindeki gibi, yine bir ada, iki adam ve hayata eşlik etmenin sınırlarında geziniyoruz. Ama İrlanda adasında uzaktan sesi duyulan iç savaş, burada bir süper gücün başka bir ülkede tezgâhladığı bir darbeye dönüşüyor. Yönetmen bir röportajında KGB’nin nasıl olduğunu bildiğimizi, ama CIA’i olması gerektiği kadar sorgulamadığımızı söylüyor. Belki KGB gibi CIA de ne kadar sorgulanırsa sorgulansın yeterli olmayacak bir yapı. McDonagh’ın dediği gibi bu film en “açıkça” siyasi filmi.  Geriye dönüp bakınca gördüklerimizi mi anlatıyor sadece? Yönetmen bugüne dair bir şey söylemeye niyetlenmediğini ama “bir şeylerin içeri sızdığını” kabul ediyor. Tabii ki, geçmişe dürüstçe bakan her film, ister istemez bugüne de ayna tutuyor. Türkiye’nin bugününe ise hiç girmeyelim, sonra çıkamayız.

Evet, işte insan uzak adalarda ve ölmek üzereyken bile geçmişini yanında taşıyor. CIA ajanıysanız bu geçmişin “kirli” olması sürpriz değil. CIA ajanı değilseniz de hayatınız lekelerle dolu. Peki, en kirli hikâyeler bile, en sonunda iki dostun yan yana oturup vahşi atları seyrettiği bir anda biraz olsun aklanabilir mi? Filmi izlemeden karar vermeyin.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın