Ana SayfaYazarlarDolmabahçe aceleye getirildi

Dolmabahçe aceleye getirildi

 

Dolmabahçe’de kurulan masa yıkılmasaydı ne olurdu? Alper Görmüş, 2 Mart’ta Serbestiyet sitesinde yayınlanan “Dolmabahçe’de masa yıkılmasaydı?” başlıklı yazısında bu sorunun yanıtlarını arıyor. Tartışmanın bizleri yanlışlardan arındırmasına katkı sunmasını umut ederek, Görmüş’ün “hakikat için arkeolojik kazı çalışması”na bıraktığı yerden ben devam etmek istiyorum.

 

28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe’de gerçekleştirilen tarihî toplantı, silahlı mücadele yerine demokratik siyaseti ikame etme girişimiydi. 10 maddede çözüme esas teşkil edecek konu başlıklarını içeren Dolmabahçe mutabakatı amacına ulaşamadı. Neden amacına ulaşmadığını sorgularken, elimizde hâlâ tanımlanmamış, eksik parçalar olduğunu bilerek işe başlamamız gerekir. Sadece görünen olgulara bakarak yorum yapamayız. Perde arkası strateji ve gelişmeleri de bilmek durundayız. Mesela Öcalan’ın toplantı öncesi Kandil’den gelen metni ne şekilde değiştirerek Dolmabahçe’de açıklattığını bilmiyoruz. Devlet heyeti ile Öcalan arasında 10 maddeyle ilgili nasıl bir tartışma yaşandığından habersiziz. Sadece ardarda gelen olguların bizde yarattığı intibaya bakarak hakikati aramak, bizi aydınlatmayabilir. Şimdi yapacağım değerlendirmelerin de olguların görünen kısımlarına dair olduğunu; görünmeyen olguların ortaya çıkmasıyla değerlendirmelerimin değişebileceğini ifade etmek isterim.

 

Masayı Arınç istemedi

 

Dolmabahçe toplantısı öncesi, iki sürpriz gelişme oldu. Sürpriz gelişmeler Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç ile KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’dan geldi. Aylarca çözüm sürecinin en önemli halkasında duran Arınç, tarihi toplantıya iki gün kala İmralı heyetinin Kandil’e bazen iki kişi bazen üç kişi olarak gittiğini belirtip, “Buna neden ihtiyaç duyuyorlar?” diye sordu. O zamana kadar bunu problem yapmayan Arınç birden bire bunu problem yapmış; daha da hızını alamamış; HDP ile AK Partililer arasında yan yana bir açıklamanın olamayacağını üstüne basa bas vurgulamış; Kandil’de ortalığı allak bullak eden, “acaba bizimle oyun mu oynuyorlar” kuşkuları doğuran şu sözleri sarf etmişti: “Müzakere sürecinde kendi elindeki silahını bırakmayan insan bizimle masaya oturmayı teklif edecek. Bunu kim kabul edebilir?”

 

Kısacası, hükümet tarafında masayı kabul edemeyiz itirazının mucidi Erdoğan değildir; Arınç’tır. Arınç 2013 yılı Mayıs ayında HPG üyeleri sınır dışına çıkmaya başlarken de yine Kandil’in sinir uçlarına dokunan şu sözleri sarf etmişti: “Cehenneme kadar yolları var.” Arınç’a en sert tepkiyi de Demirtaş gösterecekti. Arınç’ın süreci bozmak için uzun süredir uğraştığını ileri süren Demirtaş, “Büyük bir rahatsızlık duyduğunu biliyoruz. Barışı ve çözüm sürecini desteklemeyen bir Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü olabilir mi?” diyecekti.

 

Karasu toplantı öncesi konuştu

 

Dolmabahçe toplantısının yapılacağı gün, toplantıya saatler kala sabah 9’da ANF’nin Mustafa Karasu röportajı gündeme düştü. Karasu öfkeliydi; cümleleri “toplantıyı öyle değil böyle anlayın” uyarılarıyla doluydu. Karasu HDP’ye de sitemde bulunuyor; hükümetin HDP’ye açıklama yaptırma dayatmasında bulunduğunu, toplantıyı PKK’yi ciddiye almayan bir yaklaşım olarak gördüklerini söylüyordu. Silahsızlanma kongresinin, direnişi ortadan kaldıracak koşulların yaratılmasından sonra mümkün olacağını vurgulayan Karasu, Kürt sorununun 10 maddede müzakere edilip mutabakat sağlanmadan PKK’nın kongre toplayacağı tezine sert tepki gösteriyor ve şunları belirtiyordu: “‘PKK silah bırakacak, PKK kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak’ biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır.” Karasu’ya göre, kendileri 10 maddedeki temel müzakere başlıklarını, bu müzakere başlıklarının tartışılacağı takvimi, taslakta ortaya konulan yol haritasını uygun görüyordu. Ancak hükümet, müzakere başlıkları, takvimi ve yol haritası konusunda hiçbir açıklama yapmamıştı, yapmamaktaydı. Karasu, Arınç’ın açıklamalarına da atıfta bulunarak kamuoyunun kandırıldığını ifade ediyordu.

 

(Karasu’nun orijinal röportaj kaydı için bkz:  http://ozgur-gundem.org/haber/127009/aslolan-demokratik-cozumun-saglanmasi ).

 

Birbirinden farklı üç bakış açısı

 

28 Şubat 2015 günü Dolmabahçe’de tarihî toplantı yapıldı. Toplantı yapıldıktan sonra ortaya, KCK-HDP’ye göre Dolmabahçe, Öcalan’a göre Dolmabahçe ve hükümete göre Dolmabahçe diye tarif edebileceğimiz üç ayrı bakış açısı çıktı.

 

KCK-HDP’nin bakış açısını, Karasu’dan sonra Sırrı Süreyya Önder ortaya koydu. Önder, toplantıda öngörülen silahsızlanma kongresi için “10 maddenin müzakere edilmesi halinde” şartını dile getirdi. HDP’nin görüşü KCK ile örtüşüyordu.

 

Öcalan ise, asgari müşterekin sağlandığı ilkeler temelinde, silahlı mücadeleyi bırakma yönünde tarihî bir karar vermesi için PKK’yi ilkbaharda olağanüstü kongre yapmaya çağırdı. Önder’in açıklamaları ile Öcalan’ın açıklamaları arasında fark vardı. Öcalan, 10 madde üzerinde yapılacak müzakereler sonrası oluşacak bir uzlaşma vurgusu yapmıyordu. Çünkü böyle bir tutum kongrenin baharda yapılması için uygun bir zaman yaratmazdı. Öcalan’ın, HDP ve KCK’nin ileri sürdüğü “10 madde müzakere edilsin, ortaya mutabakat çıkarsa silahsızlanma kongresi toplanır” önerisinden bariz farklı bir bakış açısı vardı.

 

Hükümet ise “bekle gör” tutumu takındı. Toplantı sırasında konuşan Akdoğan, “Silahların devre dışı kalması demokratik gelişime hız katacaktır. Biz de milletimizin hayır duası ve desteğiyle süreci nihai sonuca ulaştırmakta kararlıyız. Yeni anayasayı birçok köklü ve kronik sorunun çözümüne önemli bir fırsat olarak görüyoruz” dedi.  

 

Demirtaş: Hükümet umut vermiyor

 

Toplantı sonrası dört önemli açıklama yapıldı. Biri Erdoğan’dan ve biri Demirtaş’tan geldi. Biri KCK’nin yazılı açıklaması, bir diğeri de Davutoğlu’nun açıklaması oldu.

 

Erdoğan “uygulamayı görelim” şeklinde konuşurken, Demirtaş da 10 madde üzerinde konsensus sağlandıktan sonra kongre yapılabilir vurgusunu öne çıkardı. Ancak Demirtaş “hükümet zerre kadar umut vermiyor” demeyi de ihmal etmedi ve Arınç’ın sözlerine dikkat çekti. Eğer hükümet zerre kadar umut vermiyorduysa, bu 10 maddelik deklarasyon da neyin nesiydi? Tek taraflı (yani sırf “Kürt tarafı”nın görüşleri) idiyse, deklarasyonun sunumuna hükümet ve devlet neden dahil olarak ortak fotoğraf vermişti? Demirtaş’ın “hükümet zerre kadar umut vermiyor” dediği gün Davutoğlu da konuşuyor; Öcalan’ın demokratik siyaset vurgusunu pekiştirmek için “demokratik bir anayasa”ya işaret ediyordu.

 

Buna karşılık ve Demirtaş ile aynı doğrultuda, aynı gün konuşan Selma Irmak da 10 maddeye müzakerelerin başlangıcı olarak tanımlıyor; KCK’nin silâh bırakması yönündeki beklentileri ise “Dağa çıkış nedenleri halen ortada dururken, böyle bir talepte bulunmanın reel olmayacağı” sözleriyle karşılıyordu. Pervin Buldan ise 10 madde üzerinde bir mutabakat olduğunu; eğer bu mutabakat olmasaydı açıklamanın yapılamayacağını ifade ederek, “Şu andan itibaren yapılması gereken şeyler”in hızla izleme kurulu kurulması ve HDP heyetinin adaya gidip “bu 10 madde üzerinde tartışmaları başlatması” olduğunu söylüyordu.

 

Masayı kim devirdi muhasebesi

 

KCK ve HDP’ye göre, 10 madde üzerinde müzakereler yapılır ve bu müzakerelerde mutabakat sağlanırsa, silahsızlanma kongresi gündeme gelecekti. Öcalan’a göre, 10 madde üzerinde karşılıklı mutabakat sağlanır ve bu mutabakat İmralı’ya gelecek izleme heyeti huzurunda ifade edilirse, kendisi PKK’ye silahsızlanma kongresi çağrısı yapacaktı. Hükümet ise silahsızlanma kongresinden memnuniyet duyacağını ifade etmiş, yeni Anayasa taahhüdünde bulunmuş, ancak maddeleri müzakere etme konusunda bir fikir beyan etmemişti. Tarafların pozisyonları bu şekildeydi.

 

Kandil ile İmralı arasında açı ve yorum farkı vardı. İmralı’ya izleme heyeti gitse dahi silahsızlanma kongresinin toplanması mümkün görünmüyordu. Çünkü Karasu 10 madde üzerinde mevcut mutabakatı yeterli görmemiş; bu 10 maddeyi bir başlangıç olarak alıp  üzerlerinde yürütülecek müzakere sonrası oluşacak bir  mutabakat şartını getirmişti. 1 Mart günü KCK de yazılı bir açıklama yaparak, Kürt tarafının üzerine düşeni yaptığını, sıranın hükümette olduğunu, Hükümetin sorumlulukların yerine getirmesi halinde kendilerinin de yükümlülüklerini yerine getireceğini kaydetti. İlave olarak, Öcalan’la direkt görüşme talep etti.

 

Ve Erdoğan konuşuyor

 

Sonunda Erdoğan işte bu atmosferde konuştu. Bir değil iki ayrı konuşması var: 15 Mart (Balıkesir) ve 28 Nisan 2015 (Kuveyt dönüşü). İlkinde, yani Erdoğan’ın 15 Mart’ta Balıkesir’de yaptığı “Kürt sorunu yoktur” açıklaması veri alınamaz. Bunu zaten söylüyordu. Bir de, çok stratejik bir gelişmenin kamuoyu desteği alması için sadece Kürtleri değil Türkleri de tatmin etmesi gerekirdi. Bu yüzden konuşması hem çözüm süreci aktörlerine, hem de sürece kuşku duyanlara yönelikti. Erdoğan’ın yaptığı açıklamada “karşımızda tüm umudunu çözüm sürecinin başarısızlığa uğramasına bağlamış hastalıklı bir zihniyet var” sözleri de vardı. Dolayısıyla Alper Görmüş’ün bu sözlerden yola çıkarak Dolmabahçe mutabakatını yıkma sorumluluğunu Erdoğan’a yüklemesi, bu bağlamla birlikte ele alındığında hakkaniyetli görünmüyor.

 

(Erdoğan’ın konuşma linki için bkz:  http://www.aktifhaber.com/erdogan-kardesim-ne-kurt-sorunu-boyle-bir-sey-yok-1138482h.htm ).

 

Eğer Erdoğan’ın sözleri esas alınacaksa, 28 Nisan 2015 tarihinde Kuveyt dönüşü uçakta yaptığı açıklamalar dikkate alınmalı. Bir yönüyle, bu sözlerde de PKK’nin verdiği sözleri tutmamasına karşı bir sitem var. Bir diğer yönüyle, Erdoğan 10 maddelik İmralı ilkelerinin tekrar masada müzakere konusu yapılmasına tartışmaya yer bırakmayacak şekilde karşı çıkıyor: “Daha önce dediler, ‘biz silah bırakıyoruz.’ Bıraktılar mı, yok. Bırakıp çıkacağız dediler, çıktılar mı? Zaman zaman taraflar diye ifade kullanıyorlar. Kimsin de tarafsın. Bu ülkede tek başına devlet vardır. Siz vatandaş olarak haklarını alırsınız. Siz masaya oturamazsınız. Böyle bir masa yok. Böyle bir masa olduğu anda Türkiye Cumhuriyeti devleti olmaz. İzleme Heyeti diye bir şey de yok.”

 

Kürt siyasilerin açıklama tutumu ortak değildi

 

Erdoğan’ın bu sözlerinden sonra ortada masa kalmadı. Kürt siyasîlerinden ise, Erdoğan’ın bu sözlerinden sonra da, masanın devrilmesine yönelik çelişkili ve birbirini tutmayan açıklamalar geldi.  Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, izleme komisyonunun kurulmamasının silâhsızlanma kongresini engellediğini; KCK devletin üzerine düşeni yapmamasının süreci sabote ettiğini;  İdris Baluken  de hükümetin niyet beyanındaki tüm şartların yerine getirildiği gibi bir izlenim yarattığını; böylece Dolmabahçe’yi kamuoyuna yanlış sunmasının süreci berhava ettiğini belirtti. Demirtaş ise daha 15 Mart’tan sonraki demeçlerinde, “Erdoğan’ın Dolmabahçe mutabakatını reddettiği” tezini hararetle savunmaya koyuldu. Örneğin 24 Mart 2015’te, “10 madde konusunda güven veren tutum sergilemediler” dedi.

 

Dolduramadığımız boşluklar var

 

Sanırım buraya kadar peş peşe yaptığım aktarım ve değerlendirmeler yeterli bir bakış açısı vermiştir. Ancak hâlâ hakikati en küçük bir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya seremiyoruz, çünkü henüz netleştiremediğimiz flu görüntüler, dolduramadığımız boşluklar var. Erdoğan her ne kadar daha sonra Dolmabahçe mutabakatını reddetse de, mutabakatın oluşmasında etkili bir aktördü. Dolmabahçe’de basına demeç verme öncesi ne şekilde oturulacağı krizini “fazla sorun yapmayın” diyerek engelleyen kişiydi. Çözüm sürecinin oluşması ve halkın ikna edilmesinde çok ama çok büyük emekleri oldu.

 

Ne oldu da toplantının hemen sonrasında uygulamayı görmek istiyoruz diyen Erdoğan bir ay sonra tutum değiştirdi? Bir teze göre, örgütün kongre yapmayacağı bilgisi kesinleşince ön aldı ve o açıklamayı yaptı. Bir diğer teze göre, verdiği demeçle örgütü tarafından dinlenmeyen Öcalan’ın stratejik bir aktör olarak kalmasını sağladı. Acaba seçim öncesi Dolmabahçe görüntüsü de kendisinde endişe yaratmış olabilir mi? Olabilir. Bu da analiz edilebilir. Ancak seçimi eğer sorun olarak gördüyse, neden böyle bir mutabakata ve 10 maddeye baştan izin verdi? Görüldüğü gibi tezler de çok, sorular da. Ancak kesin bir tesbite ulaşamıyoruz.

 

Usul esasın önüne kondu

 

Diğer taraftan, 10 maddeyi nasıl tanımlayacağız? Çözüm taslağı olarak mı? Çözüm mutabakatı olarak mı? Yoksa müzakere için niyet beyanı veya önkoşullar mı? Ya da, Öcalan’ın çözüme temel teşkil edecek 10 maddesi mi? Zira bir yanda KCK, HDP ve bir ölçüde Öcalan, bunu bir niyet beyanı, diğer yanda ise hükümet doğrudan silahsızlanma taahhüdü olarak tanımlıyor.

 

Bu 10 maddeyi Öcalan’ın kendi çözüm ilkeleri olarak tanımlayacaksak, o zaman bu 10 madde üzerinde bir mutabakata varılmış olduğu sonucunu nasıl çıkaracağız? Burası muğlak. Muğlak olan ikinci konu da şu: Silâhsızlanma kongresi 10 maddenin hükümet tarafından kabul edilmesinden sonra mı, yoksa 10 madde müzakere konusu yapılıp ayrıntılandırılarak üzerinde (tekrar) anlaşıldıktan sonra mı toplanacak? Ortada net tanımlanmış ve üzerinde berrak bir şekilde uzlaşılmış bir süreç yok. Kafa karışıklığı buradan çıktı.

 

Hem HDP, AK Parti, hükümet ve devletin bir araya gelip ortak fotoğraf vermesiyle 10 madde açıklanıyor, hem de 10 maddede anlaşıldığı hakkında tarafların izleme kurulu huzurunda onay vermesi isteniyor. Diğer taraftan, 10 madde başlıkları üzerinde bir anlaşma sağlandıktan sonra mı, yoksa 10 madde ayrı ayrı müzakere edilip anlaşıldıktan sonra mı silâhsızlanma kongresinin düzenleneceği konusu muallakta bırakılıyor.  

 

Dolmabahçe toplantısının net tanımının yapılmaması; usulün esasın önüne konması; 10 maddenin olgunlaştırılmadan, PKK’de oluşan soru işaretleri giderilmeden aceleye getirilerek kamuoyuna açıklanması kafa karışıklığı yarattı, bu karışıklık da tarafları birbirine düşürdü, diye düşünüyorum.

 

- Advertisment -