A. Erkan Koca

Şairler ciddi insanlardır

Bazı kitaplar, hissettiğiniz yoğun anlamına bir türlü tam manasıyla nüfuz edemeseniz, etrafında dönenip duran ama amacına bir türlü ulaşamayan, çırpınan bir aşık gibi ruhuna giremeseniz de aklınızın bir köşesinde takılıp kalmak gibi bir etkiye sahiptirler. Rilke’nin Genç Şaire Mektuplar’ı (Koridor) hep biraz öyle olmuştur bana. Bu tür durumlarda zaman geçtikçe yeniden okumak ve orijinal dilinden okuyamıyorsam yeni çevirilere bakmak gerektiğini bildiğimden, ilk kez karşılaştığım Semih Uçar çevirisini hemen aldım ve evet, aradığımı nihayet buldum hissine kapıldım.

Ne okursan o olursun

Okuyoruz, çünkü başka bir dünyanın mümkün olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız hayatın onca adaletsizliği, haksızlığı ve ahlaksızlığı karşısında başarılı olmanın bir ceza olduğunu düşünüyoruz ve bundan istemsiz şekilde kaçınıyoruz. Başka türlü bir dünyaya ulaşıncaya kadar okumak zorunda hissediyoruz kendimizi. Olan bitenin başka türlü olamazmış gibi olan halini asla kabul edemiyoruz. Aptallaşmak istemiyoruz, çünkü aptallık tam da başka türlüsünün mümkün olmadığını düşünmekle çok ilişkili. Kitaplar, aptallar için değil belli ki!

Türkiye’nin Maarif Dâvâsı

Topçu açısından “milli mektep” denilen şey henüz yoktur. Olmayan bir şey için ideolojiktir nitelemesi yaptığını söylemek de ne denir, ironilerin ironisi. Tam aksine, milliyetçi hamaset ve dini taassup onun için eğitimin önündeki en önemli engeldir, tıpkı seküler yeni taassup gibi:

Basit yaşama felsefesi

Basit yaşam, “neden” sorusunu sorduğumuz yaşamdır aynı zamanda. Yaptıklarımızı neden yaptığımızı ve yapmadıklarımızı neden yapmadığımızı ya da yapamadığımızı biliriz. “Öylesine”, sorgulamadan geldiği gibi bir yaşam, basit yaşamın zıttıdır. Hiç düşünülmeden yaşanan bir hayat, nedensiz ve dolayısıyla amaçsızdır. Yaşanmamış gibidir! Ne kadar uğraşırsak uğraşalım varacağımız yer, başladığımız yerdir. Ne kadar ilerlersek ilerleyelim aklımız hep çok geridedir.

Entelektüeller ve aptallar

Kitabın benim açımdan önemi, bugünlerde Türkiye için de hiç olmadığı kadar değer kaybına uğradığı bir dönemde, gerçek anlamda entelektüelin değerini ve toplumlar açısından vazgeçilmezliğini güçlü şekilde hatırlatıyor olması. Aynı şekilde, entelektüelsiz bir toplumun kaba siyasetçiler elinde nasıl çocuksu ve aşırı duygulara savrularak gerçeklik kaybına uğrayacağını ve “aptallaşacağını” iyi anlatıyor.

İlk kadın avukat ve daha fazlası: Süreyya Ağaoğlu

Süreyya Ağaoğlu'nun karakterinde beni en etkileyen kısım galiba, olan bitenler ne kadar umut kırıcı olursa olsun iyimser bir isyanla karşı koyabilme gücü oldu. Bunu, kırıp döken yok edici bir ezme ezilme savaşı gibi değil yaratıcı ve yeniden yaratıcı bir ruh gücü ve insana inanmışlıkla yapabilmesi ne büyük bir duruştu! Hümanizm bu olsa gerek dedim! İçindeki isyan hisleri her nasılsa hep çok güçlü kalabilmişti. Tıpkı, Fuat Köprülü’nün dönemlere göre değişen karakterinden bahsederken, “Türkiye’nin ezeli derdi opportunizmi çevremde çok izlediğim için bu tutumla davrananlara karşı içimden gelen isyan hisleri çok kuvvetli.” (s.86) derken olduğu gibi.

KİTAP | Efendi Anadolulu…Boşuna yorulma

Çok az yazar Anadolu’yu Reşat Nuri kadar içeriden görebilirmiştir. Anadolu Notları’nın bir yerinde Reşat Nuri’nin içinde olduğu araç yolun bir yerinde batağa saplanır. Şoför telaşla ne yapacağını bilmeyerek uğraşsa da nafile, kımıldatamaz. İlerdeki tepede onları izleyen bir köylü oturmaktadır. Gerçekten de köylü, fırsattan istifade etmenin türlü yollarını bilen, kurnaz bir adamdır. Bu kervan geçmez yolda bütünüyle adamın insafına kalmışlardır. Reşat Nuri’yi gözüne kestirerek “çıkarırım ama ücretini senden alırım, tamamsa” der. Reşat Nuri, “Kavga edecek bir şey yok baba…Anlaşırız” diyerek sorumluluğu üstlenir. Derken, adam aracı battığı yerden çıkarınca çok yüksek bir ücret olduğunu düşünse de 25 kuruş talep eder. Gerçekteyse yapılan işe mukabil oldukça makul bir rakamdır. Reşat Nuri’nin cevabı onun genel bakışını da yansıtır: “Efendi Anadolulu…Boşuna yorulma. Sen ahlaksızlığa karar verdiğin zaman da beceremeyeceksin.”

KİTAP |”Hiçbir millet İran kadar özgürlüğü için kanını dökmemiştir.”

Alfa yayınları, yakın zamanda Abbas Kiyarüstemi İle Söyleşiler adıyla heyecan verici bir kitap yayımladı. Mehdi Muzaffer Sâveci’nin yaptığı söyleşileri Mehmet Akif Koç Farsça’dan tercüme etmiş. Bu benim ona dair okuduğum ilk kitap. Kitabın bir yerinde şöyle diyor: “Hiçbir millet İran kadar özgürlüğü için kanını dökmemiştir.” Bu durum her yönetmeni ister istemez bir özgürlük savaşçısına dönüştürür. Kiyarüstemi de bunun farkındadır.

Yürümek: adım adım

Türkçe’de olmadığı için pek çok okurun mahrum kaldığı Erling Kagge’nin Yürümek: adım adım kitabı nihayet yakın zamanda Kolektif kitap tarafından yayımlandı. Yürümek üzerine giderek bir küçük Türkçe külliyattan söz edebilir hale geliyoruz. Bu kitap da -pek çok benzeri gibi- yürümeye gerçek anlamda tutkuyla bağlı bir yazarın kaleminden tıpkı düşünmeksizin peş peşe adımlar atıyor gibi sıralanan basit ama fazlasıyla derinlikli cümlelerle, düşüncelerle dolu ince ama dolu bir kitap bu. Tıpkı yürümek gibi yalın fakat fazlasıyla tatmin edici bir okuma.

Satyagraha

Gandhi’ye göre gerçek güç yok edilemeyen ve yok olmayan güçtür. Yok olan hiçbir şey, gerçek manada güçlü olamaz. Dolayısıyla herhangi bir toplumsal direnişte esas güç, ölmeyecek olan hakikatlerden süzülüp gelir. Adalet gibi, eşitlik gibi, özgürlük gibi amaçlar bu nedenle aynı zamanda araçtırlar. Satyagraha’da araçla amaç birleşir ve tekleşir.

Politika bize ne vadediyor?

Politikanın araç olmaktan çıkıp amaçlaştığı yerlerde, diğer her şey iktidarın aracı haline gelir ve araçsallaşır. Bir şey daha olur; hiçbir şey, insanların kendi seçimlerine bırakılmaz. Demokratik seçimle seçme ilişkisi yerini iktidarın kendi kendini seçmesine bırakır. Hayat bir zorunluluklar toplamı haline gelir. Gerçek manada politika, zorunlu olunmayan kararlarla hayat bulur. Bu nedenle her zaman için birden fazla seçenek ve seçme şansı olmalıdır.

Spinoza’nın tesellisi

Din ve politika itaati sever. Coşkulu bir itaat, hemen her zaman gerçeğin önüne geçer. İtaati doğuran şey kolektif bir inançtır. Ve bir şeyin kolektif bir inanç olabilmesi için dışarıdan öğretilmesi ve bireysel yorumun silinmesi elzemdir. Herkesin herkes gibi düşünmesi istenir. İktidar, herkesten güç edindiği için inanç ve itaatin en ayrışmaz olduğu yer siyaset ve dindir.

Spinoza nerdesin

Oldukça yorucu bir yolculuk sonrası akşam kararırken Malatya’ya girdiğimde, o çok tanıdığım, çocukluğumun eşsiz tatlarla yüklü sokakları tanınmaz haldeydi. Yıllarca okul servisi beklediğim apartmanın hemen yanında, sırtında battaniyelerle enkaz başında ateş yakıp gelecek bir sesi bekleyen insanların yakarışları, eskiden koca bir kayısı bahçesi gibi olan bu şehre ne kadar da tezat bir görüntüydü. O, bisikletlerle altını üstüne getirdiğimiz sokaklar, köpekten kaçarken çalılara takıldığımız, ırmaklarında yıkandığımız, Ramazanlarda çiğdemler topladığımız yerlere yapılmış binalar altüst olmuştu. Acıyla, hüzünle, göz yaşlarıyla geçtim harabelerin arasından. Tanıdıkları aradım telefonla, açıkta kalanlarla ilgilendim. Şükür ki yakın bir kaybımız yoktu ama bu şehirde herkes birbirine çok yakındı.

Teoride ve pratikte devlet

Devletin meşruluğunu kaybetmesi demek toplumdaki bozuklukların ve her türlü yozlaşmanın devamı haline gelmesi demektir. İronik bir biçimde, toplum seçtiği hükümetten devleti kendine benzetmesini isterken kaçınılmaz olarak meşruluğunu sarsıcı davranmakta ve itaat etmekte giderek daha fazla zorlanacağı bir yapının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.

Devletin iradesi karşısındaki çaresizlik

Harold J. Laski’nin 2020 yılında Fol Yayınları’ndan çıkan, Teoride ve Pratikte Devlet kitabı tam olarak okumak istediğim türden, harika bir kitap. Neredeyse her satırdan sonra durup düşünmeden, bir süreliğine duraksamadan bir sonrakine geçmenin zor olduğu, bütün derinlikli kitaplarda olduğu gibi yazdıklarının çok ötesinde düşüncelere kapılar aralayan vazgeçilmez bir kaynak.

Demokrasi neden hep var olacak

“Demokrasilerde çareler tükenmez” sözü ilk başta yönetenler için ve onlar açısından söylenmiş bir söz iken bugün tam aksine yönetilenler için ve onlar açısından söylenmelidir. Halk artık çaresiz bir bekleyişe teslim olmak, seçimden seçime önüne getirilecek sandıkları beklemek zorunda değildir. Her an her konuda söz söyleme ve dahası müdahil olabilme gücüne sahiptir ve gözetim demokrasisi tam da her an her yerde yaşatılan en sivil demokrasi biçimi olduğu için her türlü despotluğu geriye dönülmemek üzere bitirici bir olasılığı içinde taşımaktadır.

Gözetim demokrasisi

İşler ne kadar kötü giderse gitsin, yönetimler ne kadar baskıcı yapılara dönüşürse dönüşsün, demokratik kurumlar ne kadar zayıflamış olursa olsun halk hemen her zaman yeniden demokrasiye dönüş için direnmiş ve elinden geleni yapmıştır. Başka bir ifadeyle, demokrasiden uzaklaşılmasında halkın düşüncesiz tembelliğinin ne kadar etkisi varsa her defasında ona geri dönülmesinde de onun imzası vardır.

Siyasetin ölümü

Şurası çok açık ki pek çok demokraside -başta bizimki olmak üzere- insanlar siyaseti daha çok bilme meselesi olarak da görmüyorlar. Seçime kadar gözlerini kapayıp seçim günü vazifesini yapıyor ve acil yakıcı sorunlarına yeniden dönüp her şeyi yeniden unutarak ancak hayatlarını idame ettirebiliyorlar. Aradıkları kişi daha çok bilen değil daha çok hissedebilen oluyor!

Kululular neden ağlıyor

Kulu’da da hayat köklü değişimlere gebedir şimdi. İsveç kronu taşıyordur postacılar. Zarfı açmadan geleni olduğu gibi taşısınlar diye onlar da düşünülür mektuplarda, postacılara ne hediye getireceklerinin söylenmesi tembih edilir. “Postanenin önü kalabalıktı. İsveç’e gidenlerden bol para gelmeye başlıyordu artık. Karıları da biri beş yapıp övünüyordu…Kocalarını İsveç’e gönderemeyenler de verip veriştiriyorlardı. Burada ahıra girmezlerdi orada temizlik yapıyorlar.”

İnsan olmak ne demektir?

İnsan olmak ne demektir sorusunu sormamızın bir diğer nedeni de açık ki hayatın salt karın doyurmak ve başını sokacak bir yer bulmaktan, çoğalıp yeni nesiller yetiştirmekten ibaret olmamasıdır. Öyle olsa hiçbir sorun olmayacaktı belki de. Bütün bunlar bir son değil başlangıçtır çünkü. İnsan, bütün bunları bu soruyu sormak için gerekli şartları sağlamış olmak için yapar. Sonrasında bu soruyu sorar ya da sormaz.

Ne yalan söyleyeyim

Ataç’ın metinleri her zaman aforizmalar içerir ve keskin görüşleri buna elbette ki yatkınlık barındırır ama bu kitap sanki özellikle böyle gibi. Sadece belirlediğim aforizmalarından hareketle de yazabilirdim bu yazıyı (Günün birinde Ataç’ın aforizmaları diye ayrı bir derleme yapılsa yapılır). Mesela şöyle diyor: “Başka insanların aczini, cehlini kendi aczimiz, cehlimiz gibi duymadıkça, iddia ettiğimiz bütün üstünlükler boştur.” (s.186).

Hayat boyu klasikler

Kitaplar aslına bakılırsa tam da somut gerçekliğin dışını, iç gerçekliğimizin en geçilmez kısmını temsil ederler. En çok -neye ne kadar sahip olursak olalım- bir türlü yetmeyen hayatımızın üzerine çıkmak istediğimizde aklımıza gelirler. Yaşamak için yaşamanın ağırlığını hafifletir, hep başka türlüsünü akla getirir ve ayakta durmamıza yardım ederler.

Bir Siyavuşgil tercümesi: Tiyatro ve Bizler

Bizde eski bir tartışmadır; eser, hayatı olabildiğince gerçekçi bir biçimde taklit mi etmelidir yoksa tam aksine onun içinde yer almayan -ve hatta olağan şartlarda yer alamayacak olan- yanları mı aksettirmelidir? Başka bir ifadeyle, bir tiyatro ya da sinema eserini, içinde yaşadığımız dünyayı görmek ve anlamak için mi izleriz yoksa göremediklerimizi görmek, her günkü halimizden sıyrılıp belli bir süreliğine bambaşka biri olarak kendimizi başka bir gözle izleyip bulmak için mi?

Özne ve nesne olarak insan

İnsanın büyüklüğünü ve küçüklüğünü her zaman birlikte düşünmek gerekiyor galiba. Birbirinden ayırmadan, girift bir içiçelikle. Bütün tutarsızlıkları ve çelişkileriyle birlikte ele almak gerekiyor. Çabamızı bütün bunları ayrıştırıp saf halleriyle görmektense içiçelik halinde birbirlerini nasıl etkilediklerine, neyi ne kadar bulandırıp kirlettiklerine yoğunlaştırmamız gerekiyor.

İkbal’e dair

Duygular insanın serbestçe düşünmesini sağlar ve tasavvuf bunun yoldan çıkmadan akılla birliktelik kurmasının içsel tecrübesini sunar. Bunu yapan, bu tecrübeyi yaşayan insanlar, gerçek anlamda özgürlüğü tadarlar ve o andan itibaren herhangi bir boyunduruk kabul etmeyen bir ruh haliyle yaşarlar. Tarlan, Pakistan’ın bağımsızlığa ulaşmasını İkbal’in bu karakterinden süzülüp gelen bu özelliğine bağlar. Büyük bir çıkarım belki ama söylemek istediği gayet açıktır; bir halkın gerçek anlamda bağımsız olabilmesi için kafasında ve ruhunda bağımsızlığı tatması şarttır.

Küçük Calvinler

Düşünce özgürlüğü engellendiği an kişi araçsallaşmaya müsait hale gelir ve iktidarlar kaçınılmaz olarak yozlaşmaya başlar çünkü insan araçsallaştığında yönetmek ayrıca bir çabaya gerek kalmaksızın, kendiliğinden güç kullanımına dönüşür. Neredeyse bütün yozlaşmaların ilk nedeni düşüncenin serbestçe hayat bulamaması ve insanların, düşünmeksizin sadece yaşar hale gelmeleridir. Düşünmeden yaşayan insanların düşünmedikleri her şey iktidarların zor gücünü güçlendirici bir etki yapar.

Tarık Buğra’nın büyük eseri: Küçük Ağa

Küçük Ağa’yı okuyan biri en temel kafa karışıklıklarımızdan birinin merkezinde yer alan, din ve dindarlık tam olarak nedir ve dindar adam kime denir sorusunun kesin bir açıklıkla cevaplandırıldığını düşünecektir. Dini nerede aramalıdır, bu ülke için dinin önemi ve değeri nedir soruları bir daha tereddüde yer bırakmayacak şekilde cevaplandırılmıştır adeta. Ama ne gariptir ki bu aynı zamanda bitmeyen bir kafa karışıklığı halinde sıradan insanların bir türlü son bulmayan ‘çelişmesi’dir.

Nuri Bilge Ceylan’ın sıradanlığı

Nuri Bilge Ceylan belli ki kendini ve kendi hayatını fazlasıyla sorgulamış, en ince detaylarına kadar kafasında kurduğu sahnede durmaksızın yeniden canlandırarak onu sayısız kez yeniden izlemiş biri. Onun sineması aslında kendi hayatının her defasında farklı kişilerle başka mekan ve zamanlarda yeniden çekilmesinden ibaret.

Nuri Bilge Ceylan’ın en iyi sahnesi

Nuri Bilge Ceylan sinemasının başlangıç yeri burasıdır, tıpkı Dostoyevski’nin Sibirya sürgününün başlangıcı oluşu gibi. Artık aradığını bulmuştur. İçindeki anlamsızlık duygusundan kurtulmak için bir şey bulması gerekmemektedir. Kendisini kendi aynasından görebilmektedir artık. Askerlik sırasında karşılaştığı her bir persona kendi maskelerinden bir bir kurtulmasını sağlamış, derindeki benlikle yüz yüze gelmesini sağlamıştır.

Kendini dinleme sanatı

Bu sayede anladım ki insanlar bir tutkuya kapıldıkları için kaçıyor değillerdir ve de. Kaçtıkları için tutku dolular! Konforundan vazgeçmeden korkularla yüzleşmek diye bir şey yoktur. Diğer bir deyişle, korkularımız nedeniyle konforlu dünyamıza mahkum olmayız, böylesi bir dünyanın esiri olduğumuz için korkularımızın mahkumuyuzdur.