Alper Görmüş
Başkalarını İslam’a saygılı olmaya zorlamak, dindarların inançlarına duydukları güvene dair nasıl bir ölçü veriyor?
10 yıl önce birçok Avrupalı Müslüman genç “günah dolu bir seküler hayat”la inançları arasındaki mesafeden kaynaklanan gerilimden, şüpheden, pişmanlıktan kurtulabilmek için Müslümanlıklarını çok sert bir pratikle dışa vurmuş, son aşamada IŞİD’e katılmış, başkalarını da kendileri gibi olmaları için onlar üzerinde şiddet uygulamıştı. Ne var ki yaşattıkları zorbalık inançlarının gücüne duydukları güveni değil, o inancın gereklerini yerine getirememiş olmanın yol açtığı duyguyu ödünleme gayretini yansıtıyordu. Tabii büyük bir doz farkı var ama bu tecrübe, ülkemizde seküler yaşam biçimini benimseyenlere İslam’a saygılı olmayı dayatan dindarların da benzer bir ruh hali içinde olduğunu gösteriyor.
İmamoğlu, mevcut koşullarda bir duygu olarak umudun var kalmaya devam etmesinin biricik imkânı
Bir duygu olarak umudun var kalmaya davam etmesi, geleceğe dair ona yüklediğimiz olumlu anlamların bir garantisi olmasa da önemlidir. Mevcut gerçeklik içinden üretilmiş bir umudu, barındırdığı soru işaretleri ve problemler nedeniyle ‘sahte’ diye niteleyip nur topu gibi bir umuda ebelik edeceği beklentisiyle bir umutsuzluk dönemini ehven-i şer bulmak siyaset değil. İmamoğlu, mevcut koşullarda bir duygu olarak umudun var kalmaya davam etmesinin biricik imkânı; sonrasına bakılır.
Nuri Bilge Ceylan kötümser değil karamsar; öğretmen Samet ‘kötücül ve karanlık’ değil, insan…
İnsana baktığında ilk gördüğü şey iç sıkıntısı ve huzursuzluk olan bir sanatçı doğal olarak en çok bunu anlamak ve anlatmak ister. Evet, Nuri Bilge Ceylan’ın karakterleri huzursuz ve sıkıntılıdır fakat bu onları ‘kötücül ve karanlık’ yapmaz. Ya da şöyle diyelim: Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki karakterler üç aşağı beş yukarı bizim kadar ve çevremizdeki başka insanlar kadar ‘kötücül ve karanlık’tır, fakat bunun ‘normal’ olduğunu kabullenmek zor çünkü o zaman kendimizin de o karakterler kadar ‘kötücül ve karanlık’ olduğunu kabul etmiş olacağız.
Laik-seküler muhalefet için nihilizm köprüsünden önceki son çıkış: İstanbul seçimi
Başta CHP tabanı olmak üzere laik-seküler muhalefet AK Parti’nin uzun iktidar dönemini -arada umutlandığı anlar olsa da- giderek koyulaşan, zaman zaman nihilizm boyutlarına varan bir umutsuzluk duygusunun eşliğinde idrak etti. Sürecin en umutlu ânı olan 14-28 Mayıs seçimlerindeki ağır travmayı da hesaba katarsak, geldiğimiz noktada bu nihilizmin belirsiz bir süre boyunca kalıcı hale gelmesini önleyecek tek bir imkân kalmış görünüyor: İstanbul’un kazanılması… Hal böyleyken, Kılıçdaroğlu ve etrafının muhtemel bir 31 Mart yenilgisi üzerine hesap yapması akıl almaz görünüyor. Peki ‘hal’ gerçekten böyle mi? Başta CHP tabanı olmak üzere muhalefetin gel-gitli 20 yıllık depresyon tarihi bu sorunun cevabının ‘evet’ olduğunu söylüyor.
“Yerelde bizim adayımızı seçmezsen…”: Erdoğan’ın ölümcül kozu büyük bir hayra da yol açabilir büyük bir şerre de…
Erdoğan, bu seçimin ‘konu’sunun halkın karşı karşıya bulunduğu bir ikilem olduğunu ısrarla vurguluyor: “Yerelde ya bizim adayımızı seçersin ya da devlet imkânlarından mahrum kalırsın…” 31 Mart gecesi yaşanacak bir iktidar zaferi, halkın Erdoğan’ın güç politikası karşısında beyaz bayrak çektiğinin ilanı anlamına gelecek. Tersi durumda ise seçmenler şöyle demiş olacak: Sen güçlü olabilirsin ama gücünü kullanarak bizi her şeye razı edebileceğini sanma!
Kötülüğün şeffaf hale geldiği o anlardan biri: 387 hâkim ve savcının göreve iadesine tepkiler
En muhkem delili istihbarat raporları olan, ‘duyum’ların da önemli bir rol oynadığı 5 bin kişilik “FETÖ’cü hâkim ve savcılar” listesinde 387 kişilik bir ‘hata’yı bunların hiçbirinin dosyasına bakmadan mahkûm etmek ancak ipini koparmış bir kötülüğün eseri olabilir… CNN Türk stüdyosunda moderatör, stüdyodaki üç konuktan ikisinin, çok özel koşullarda verilen beş bin hâkim ve savcıyla ilgili kararlardan bazılarının ‘yanlış’ olabileceği, keza 5 binde 387’nin oransal karşılığının da gayet makul olduğu yolundaki görüşüne isyan ediyor: “Ya 387’den 10’u FETÖ’cü olsun, 10 diyorum ya, yetmez mi?”
Erdoğan’ın ‘bunu nasıl söyler’ dedirten sözleri için tek maddelik bir anlama kılavuzu: Gücün cezbesi
Bugünlerde şöyle soruların cevabının peşindeyiz: Erdoğan, varsaydığımız ahlaki kodlarla düşündüğümüzde olumsuz tepki toplayacağı apaçık olan, bu anlamda ‘kendi ayağına kurşun’ niteliğindeki çıkışlarının düşünülenin tam tersine kendisi ve partisi için ‘iyi’ olacağı sonucuna nasıl varmış olabilir? Bize tuhaf görünen, ‘bunu nasıl bilmez, bunu neden göze alıyor’ dedirten şeyin arkasında nasıl bir rasyonalite var? Var mı? Bizim bilmediğimiz bir şeyi mi biliyor, bizim farkında olmadığımız bir şeyin mi farkında?
Laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğu (6): 20 yıl önce: Yine ‘beka’ ve ‘gayri milli’ suçlamaları, fakat bu defa suçlanan iktidar
Yine ne kadar çok benzerlik var: O zaman da ‘misyoner tehlikesi’ vb, manipülatif amaçlarla üretilmiş ‘beka’ kaygıları varmış fakat o dili iktidar değil muhalefet kullanıyormuş… Keza o zaman da ‘gayri milli’ birileri varmış ve başka birileri onları ‘vatan haini’ diye damgalıyormuş. Bir farkla ama: O zaman iktidardakiler ‘gayri milli’ imiş, şimdiyse muhalefettekiler… Böylece anlıyoruz ki rakibini alt etmek için hukuk dışı yollara tevessül edenlerin yöntemleri de aynıymış; rakiplerini ülkenin bekasını tehdit etmekle, gayri milli olmakla suçlarmış.
Otoriter liderlere karşı geliştirilen çareler: Teknokratik liberalizm, ‘daha az halk’ formülü, bürokratik sosyalizm
Otoriter liderlere karşı geliştirilen ve henüz nüve halindeki ‘çare’lerin taşıdığı radikal ton aslında hiç şaşırtıcı değil, çünkü neticede kültürel sınıflar arasındaki bir mücadeleyle karşı karşıyayız. Kimse kimseye iktidarını kavgasız-dövüşsüz teslim etmez. Bu ‘sınıf savaşı’nın önümüzdeki yıllarda daha da keskinleşeceğinden kimse şüphe etmemeli.
Trump bugün başlayacak dava ile hal’edilirse buna ‘demokrasilerin kendisini savunma hakkı’ mı diyeceğiz?
Popülist-otoriter liderlerin seçimle iş başına gelebilmelerinin yarattığı kaygı, demokrasinin işletim sistemi olan genel oy sisteminde artık işlemeyen bir şeylerin olduğunu imâ eden ve buradan da popülist liderlerin iktidara gelmelerini engelleyecek, gelseler de yönetmelerini sınırlayacak ‘bürokratik’ çare önerilerine varıyor. Tartışma elbette “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir mi” düzeyinde yürümüyor fakat onu da andırmıyor değil.
Alev Alatlı mı iktidara benzedi iktidar mı Alev Alatlı’ya?
Acaba Alev Alatlı’nın devlete yaklaşmasının nedeni Mustafa Öztürk’ün dediği gibi salt devlet katında saygı ve itibar görme arzusu muydu yoksa iktidar ve devlete zamanla hâkim olan düşünceyle kendi düşüncesi arasındaki irtibat ve benzerlik mi? Gerçi her iki durumda da o kişiye entelektüel diyemeyiz ama ikisi arasında bir fark olduğu da muhakkak. Birincilerin ‘persona’ları (maskeli kişilikleri) güçlü kişilikleri zayıftır, fakat ikinciler için aynısını söyleyemeyiz, onlar esasen samimiyetle inandıklarının peşindedir. Ben, Alev Alatlı’nın ikinci kategoriden bir devletsever olduğunu düşünüyorum.
Laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğu (5): 2007 için zemini yumuşatma kampanyaları, 2003-2006
Türkiye'de siyasi iktidarın “geçici” olmadığı, tam tersine başka alanlarda da (ekonomik, sosyal, belki kültürel, vb.) iktidar kaymaları yaratabilecek bir güçte ve kapsayıcılıkta olduğunun ortaya çıkmaya başladığı 2004-2005'ten itibaren yalnız iktidardaki siyasi sınıfa değil onlara oy veren toplumsal kesimlere karşı da korku-nefret karışımı bir duygu oluştu. Bu durumda, siyasal ve sosyal alanlara girmeye başlayan yeni iktidar sahiplerine karşı mücadelenin neye dayandırılacağı da kendiliğinden ortaya çıkıyordu: Bu duyguyu daha da büyütmek, bu yolla mevcut iktidarla onun temsil ettiği sosyal sınıfları düşmanlaştırmak ve sonunda onları geldikleri yere göndermek!
Kürtler, Selahattin-Başak Demirtaş ve muhalif aydınların telaşı
DEM’in İstanbul’da aday çıkarması, hele hele Başak Demirtaş gibi güçlü bir aday çıkarması ihtimali muhalif kanaat önderlerinde bariz bir telaşa ve sinirliliğe yol açmış durumda. Bu telaş kendini, Kürtlerin ve Demirtaş’ın “otoriter iktidara karşı direnmeye çalışan demokrasi ve özgürlük cephesine ihaneti”ne dair yazılar, görüşler, sosyal medya mesajlarıyla ortaya seriyor. Bu, örneklerine daha önce de rastladığımız tipik bir ‘modern’ aydın tavrı: Başkalarının tatminini kendi tatminleri kadar ‘kıymetli’ görmüyorlar ya da başkalarının tatmininin de ‘kıymetli’ olabilmesi için o tatminlerin kendi tatminleriyle uyumlu olması gerekiyor.
Laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğu (4): Depresif-paranoyak milliyetçiliğin altın yılı, 2005
AK Parti, zihin kodlarındaki bulanıklık nedeniyle ilk yıllarında iktidarına yönelik provokatif eylemlerin doğasını doğru değerlendiremedi. Geçtiğimiz bölümlerde, bildiri dağıtmak isteyenlere yönelik linç girişimlerini ‘halkın hassasiyetleri’ gerekçesiyle haklı bulması demokratik hak ve özgürlükler konusundaki bulanık bakışının sonucuydu. Linç girişimlerini izleyen depresif-paranoyak milliyetçiliğe karşı da İslamcılığına bulaşmış milliyetçiliği nedeniyle gerekli tepkiyi vermedi, hatta yer yer duygudaşlık içine girdi. Sonraki bölümlerde ele alacağımız ülke çapındaki ‘misyonerlik karşıtı kampanya'da da aynı şey oldu.
Hrant Dink’i ölmeden evvel öldüren dava ve Türk önyargı sistemi
“Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarda mevcuttur…“ Bu cımbızlanmış cümleyle Hrant Dink’i ‘Türklüğe hakaret’ten mahkûm etmek nasıl bir şeydi biliyor musunuz? Hani ‘Abdest almadan namaza durmayın’ diyen birini şeriat mahkemesinde ‘namaza durmayın’ dediği gerekçesiyle cezalandırmışlar ya, işte tam öyle bir şeydi. Hrant Dink, yazısında ‘Türklerin kanının’ değil, tam tersine ‘Ermeni kimliğindeki Türk algısının zehirli olduğunu’ savunuyordu. Ölümünün 17. yılında Yargıtay’ın ‘imkânsız’ kararını bir daha hatırlayalım.
Kürt sorununda mağdur adına şiddet: ‘Soyun o zaman, dövüşeceğiz’in meşruiyeti kaldı mı?
Kürtler adına sürdürülen şiddete dayalı hak arama yönteminin meşruiyetine ve bu meşruiyetin sınırlarına dair 30 yıldır yazdığım yazılarda zaman zaman kullandığım bir Ortaçağ hikâyesi var. Şimdi, yine bir seçim arifesinde PKK’nın şiddet eylemlerinin yeniden bir numaralı gündem maddesi olduğu mevcut koşullarda yöntemin meşruiyetine o hikâyedeki ölçüyle bir kez daha bakmak istiyorum.
Çaresiz bıraktığından minnettarlık devşirmece: Sabahları çorba, Cumaları etli pilav
Benim ölçülerimle ahlaki açıdan en kötü yönetim, kendi beceriksizliği (ya da ideolojisi, zihniyeti vb) nedeniyle mutsuz ettiği, çaresiz bıraktığı insanlara birtakım çerezler sunan ve bunlardan dolayı kendisine minnettarlık duyulmasını bekleyen yönetimlerdir. Böyle iktidarları, sert-gaddar sorgucudan sonra elinde su şişesiyle sorgu odasına giren, sorgulananın varoluşsal zaaflarını sömürerek onu çözen ‘nazik, anlayışlı’ sorguculara benzetiyorum ve öfke duyuyorum.
Laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğu (3): 2005, ülke aniden ısınıyor, ısıtılıyor…
2005'ten itibaren ülkede ilginç bir şey olmaya başladı... Sanki, 2003-2004 darbe girişimcilerinin günlüklerinde anlattığı, arzu ettiği şey olmaya başlamış, ülke, içlerinden kesif provokasyon kokusu yayılan birtakım eylemlere, gösterilere sahne olmaya başlamıştı. Trabzon’daki milliyetçi link girişimine Başbakan Erdoğan’la TBMM Başkanı Bülent Arınç’tan gelen taban tabana zıt iki tepki, AK Parti’nin başlangıçta bir ‘koalisyon’la yönetildiğinin en net kanıtıydı.
Kızıl Goncalar’dan tarikatların rahatsız olmasına değil seküler kesimin rahatsız olmamasına bak!
Kızıl Goncalar dizisinin -tarikat ya da imam hatip mensubu- dindarları arasında ‘hoşgörüsüz’, ‘katı’ ve ‘kötü’ karakterler mevcut ama onlardan daha fazlası dizinin laik-seküler tiplemelerinde var. Ne var ki diziye “bizi kötü gösteriyor” diye sadece İslami kesimden tepki geldi. Bu tepki iktidar konumundaki dindarların kibirli ve yasakçı tavırlarına bağlandı, ki doğruydu. Peki en az öbürleri kadar ‘kötü’ temsil edilen laik-seküler kesimin diziye itiraz etmemesinin nedeni onların hoşgörülü-özgürlükçü tavırları mı yoksa o temsilde bir sorun görmemeleri mi?
Süper Kupa finalinin iptaline tepkiler: Hakikatin ‘faydalı’ çarpıtılışının muhalif versiyonu
Süper Kupa finalinin iptalinin ardından yaşananlar, ülkenin tasavvur edilebilecek en büyük lanetlerden birine dûçar olduğunu bir kez daha gösterdi: Türkiye, yalnızca eksik hakikate değil, yeri geldiğinde hakikatin düpedüz çarpıtılmış biçimlerine dahi gönüllü müşteri olmaya hazır ikiye bölünmüş bir toplum ve bu defa olgunun muhalif versiyonuna tanık oluyoruz. Muhalifi muvafıkı fark etmiyor, hakikatin ‘faydalı’ çarpıtılışı ya da ‘faydalı’ görmezlikten gelinmesi her iki kesimi de içten içe çürütüyor, birbirlerine yönelttiği eleştiriyi sıfırlıyor.
İktidarın Kürt meselesi ve laiklik faylarında kurguladığı tuzaklar: CHP birincide iyi gidiyor, ikincide tabanı nedeniyle işi zor
AK Parti iktidarı Türkiye’nin iki başat fay hattı olan Kürt meselesi (“bunlar terörle iş tutuyor”) ve laiklik eksenli kutuplaşma (“bunlar iktidara gelirse dininiz-diyanetiniz kalmaz”) üzerinden etkili bir propaganda yürütüyor. Kemal Kılıçdaroğlu, büyük hataları bir yana, en azından niyet olarak ‘Baykalizm’in düştüğü tuzağa düşmedi ve iktidarın bu araçları kullanamayacağı bir söylem geliştirmeye çalıştı. CHP’nin yeni liderliğinin bu alanlarda ne yapacağı merak ediliyordu, şimdilik görünen şu: Birincide iyi gidiyor, ikincide tabanı nedeniyle işi zor.
Laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğu (2): Mayıs 2003, ülkenin saygın anayasa profesörü: “Ne yapılacaksa beş ay içinde mutlaka yapılmalıdır
“Anayasa’ya Giriş” kitabının yazarı, Anayasa hukukçusu Prof. Mümtaz Soysal 19 Mayıs 2003’te Cumhuriyet gazetesinde kaleme aldığı Sekseninci Yıl başlıklı yazısında seçimle gelmiş beş aylık iktidarın hal’edilmesi için çağrıda bulunuyor: “Sekseninci yıla girişe şunun şurasında beş ay kaldı. Gelecek 29 Ekim'in çelişki dolu olacak ve sinsi bir cenaze namazına benzeyebilecek olan o görüntüsü yaşanmak istenmiyorsa, ne yapılacaksa o zamana kadar mutlaka yapılmalıdır.”
Laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğu (1)
2012 yılının ortalarında, başlığı ‘2007’ olan bir kitap çalışmasına başlamıştım. Niyetim, geniş gazete taramalarıyla ‘her şeyin belirlendiği’ o kırılma yılını ve oraya nasıl gelindiğini olgular üzerinden anlatmaktı. Olguları peş peşe sıralayınca doğal olarak karşımıza seçimle gelmiş bir iktidarı ‘kurumlar’ı kışkırtarak hal’etme hikâyesi çıkıyordu, yani bir mağduriyet hikâyesi… Ne var ki kitabın yazımını bitirdiğimde artık bizzat AK Parti birilerini mağdur eden bir iktidar kurmaya başlamıştı ve o koşullarda kitabı yayımlamak içimden gelmedi. Ve aradan 10 yıl geçtikten sonra, Etyen Mahçupyan’ın Gülsüm Ekinci’ye verdiği söyleşide yer alan bir değerlendirme düşüncemi değiştirdi; kitabı, özetleyerek ama bazı ilaveler de yaparak Serbestiyet’te tefrika etmeye karar verdim. Bu dizide, evet, geçmiş yılları hatırlatıyorum fakat iktidar bu geçmişi artık bir mağduriyet öyküsü olarak kullanamaz… Geçmişi, laik siyaset ve laik sosyolojinin bugünlere gelişteki sorumluluğunu hatırlatmak için deşiyorum.
Demokrasi mücadelesinde samimiyet ve kararlılığın resmi: İspanya, 1976-1981
Üçü de İspanya İç Savaşı’nın (1936-1939) cephelerinde çarpıştı. Bittiğinde ikisi yenenlerin (Faşistler) biri yenilenlerin (Cumhuriyetçiler) safındaydı. Diktatör (Franco) ölüp de (1975) demokrasi için geçiş dönemi başladığında üçü de hayatlarını demokrasinin yerleşip kökleşmesi mücadelesine adadı. Biri başbakan, biri başbakan yardımcısı, öbürü de Komünist Parti genel sekreteri ve muhalefet lideriydi. Üçü de parlamentoda kendi yoldaşlarının ‘hain’ suçlamalarına maruz kaldı. Fakat yılmadılar, sonunda 1981’de darbeci askerler parlamentoyu bastığında koltuklarının altına sığınanlar onlar değil onları suçlayanlar oldu. O ‘an’da ayakta kalan üç adamın ya da “demokrasi için mücadele öyle olmaz böyle olur”un hikâyesi…
Demokrasi derdinde samimiyet ve kararlılık sorunu: İspanya’nın Üçlü’sü, Türkiye’nin Altılı’sı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidar hırsının yoğunluğuna şahit olduktan, Akşener’in “bu bacınıza neler neler ettiler”den ibaret büyük dertlerini dinledikten ve tabii seçim yenilgisinin ardından gelen topluca yere serilme halini gördükten sonra anladık ki bizim Altılı Masa’nın demokrasiye geçiş tecrübesiyle İspanya’da 40 yıl önce yaşanan demokrasiye geçiş tecrübesi arasında büyük bir samimiyet ve kararlılık farkı var. Ünlü romancı Javier Cercas’ın “Bir Anın Anatomisi”nde anlattığı üç siyasetçiyle bizim Altılı Masa’nın altı siyasetçisinin karşılaştırılmasından çıkan ders: Hayal kırıklığı, uğruna mücadele ettiği şeyde samimi ve kararlı olmayanı yıkar, samimi ve kararlı olanı ise sarsar ama yıkamaz.
İktidar ve duygu üretimi (2): Yanılabilen hükümet ve sık sık onu ‘düzelten’ lider formülünün sağladığı faydalar
İdarenin, geniş halk kitlelerinin canını yakan gündelik uygulamalarına halk adına müdahale eden ve ‘son noktayı koyan’ Cumhurbaşkanı imajının duygu yaratmaya matuf ‘çalışılmış’ bir strateji olduğunu gösteren çok örnek yaşadık. Bu örneklerde Erdoğan geniş kitleleri rahatsız eden gelişmeleri izliyor, sonra da onları ilk defa duymuş gibi ‘müdahale’ ediyor, yanlışları gideriyor, halkın öfkesini yatıştırıyor.
İktidar ve duygu üretimi (1): Muhalefetin yasa tekliflerinin tamamını reddederek hakkında ‘etkisiz, sünepe aktör’ hissi uyandırmak
AK Parti, duyguların düşüncelerden daha muhkem ve uzun ömürlü olduğunu bilen ve bunu iktidarı için kullanma becerisine sahip bir parti. Kampanya dönemlerinde bu becerinin ‘akut’ versiyonlarına şahit oluyoruz; fakat bunlar, konjonktürün sunduğu mönüyle sınırlı, ‘kullan-at’ türünden, tabir caizse anlık duygu yönetimleri. Bir de sürekli olarak müracaat edilen, stratejik karakterli, her zaman devrede olan duygu yönetimleri var. İktidar, bunlardan ikisini çok seviyor ve kullanıyor. AK Parti, toplum hakkında laik-seküler muhalefetten ve onların partilerinden çok daha gerçekçi fikirlere sahip.
Denizciler 20 yıl önce de ABD ve NATO’yu Karadeniz’de görmek istemiyordu (bkz. Özden Örnek günlükleri)
Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu “NATO'yu veya Amerika'yı Karadeniz'de istemediğimizi beyan ediyoruz” dedi ve nedenlerini bazı güncel ve askeri gerekliliklerle sınırlı tuttu. ABD ve NATO savaş gemilerinin Karadeniz’de bulunması konusunun en önemli veçhesinin ‘askeri’ içerikte olması eşyanın tabiatı gereği… Fakat daha altta siyasi-ideolojik bir bakışın, ABD-NATO’dan uzaklaşma ve Rusya’ya yaklaşma gibi bir boyutun da bulunduğunu saptamazsak mesele eksik kalır.
Pek spekülatif bir 50+1 yazısı: Erdoğan zemini yumuşatmak için ‘imkânsız’ı istedi, şimdi ‘mümkün’ü telaffuz edecek
Erdoğan, yalnız Bahçeli’nin değil muhalefetin de ‘hayır’ diyeceğini bildiği halde neden “50+1’i terk edelim” dedi? Çare olarak yüzde 30-35’le seçilmiş başkan modelini öneriyor ama o da biliyor ki bu oranlarla başkanlık sistemi olmaz; gerçekçi değil, kimse kabul etmez ve asla uygulanamaz. Dünyadaki başkanlık sistemlerinin hiçbirinde böyle bir seçim sistemi yok. O zaman da akla şu soru geliyor: Acaba sırada Erdoğan’ın muhalefetin de kabul edebileceği ‘gerçekçi’ önerisi ya da önerileri mi var ve onlar neler?
Kılıçdaroğlu CHP’si (3): Kozadan çıkma hamlesi inandırıcı olmadı çünkü sahih değildi
CHP ne yaparsa yapsın kendisini yüzde 25’e sabitleyen tarihi ve psikolojik bagajıyla esaslı bir biçimde hesaplaşamazsa etrafındaki kozayı parçalayamayacak. “Kılıçdaroğlu denedi işte, o da çare olmadı” itirazı yüzeysel bir bakışla haklı görülebilir fakat öyle değil. ‘Yapacağız’ demek ve bir şeyler yapıyor gibi görünmek başka gereğini yapmak başka. CHP’de “kozayı parçalamak” dışında bir çözüm olmadığına hâlâ inananlar varsa Kılıçdaroğlu’nun iyi niyetli hamlesinden doğru dersi çıkarmalı: Bir cemaat partisini, sesini toplumun bütününe ulaştırabilen bir partiye dönüştürmek çok ama çok zor bir iştir.