Alper Görmüş
Sinan Ateş suikastında soruşturmacılara verilen talimatın derecesi “Çözün ulan”dan “çözün”e mi geriledi?
Sinan Ateş suikastı soruşturmasında hafta içinde ortaya çıkan gelişmeler, Bahçeli’nin meclis grubundaki ültimatomuyla (“Yargılatmayacağım, tek bir evladımı vermeyeceğim, surda gedik açtırmayacağım”) bağlantılı görülüyor. Fakat bir yandan da Bülent Arınç’ın üst üste verdiği mesajlarla hatırlattığı “Cumhurbaşkanının kararlılığı” var. Bahçeli öyle Cumhurbaşkanı böyle derken bundan sonra ne olur? Demokles kılıcı bu defa taraflardan birinin değil ikisinin de elinde.
Sulu gözlü bir çocuk, pervasız bir ihtiyar…
Sulu gözlü bir çocuktu, fakat bu, düşüncelerini hayatının sonuna gelmiş yaşlı insanların pervasızlığıyla dile getirmesine engel değildi. O kadar samimi bir insandı ki, başkaları telaffuz etse “çelişki yığını” algısı yaratacak düşünceler, onun dilinde çok sesli fakat ahenkli bir senfoniye dönüşüyordu.
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (8-son): İslamcılık üstü az milliyetçilikten, milliyetçilik üstü az İslamcılığa
İttihatçılık orijinal biçiminde millî kimliğin (Türklük) dinî kimlikten (Sünni İslam) daha önemli olduğu bir ideoloji olarak şekillendi. İdeolojinin bu başat karakteristik özelliği AK Parti’yi ve devleti 2013’ten itibaren önce iş birliğinde ardından ittifakta buluşturan yeni İttihatçılık ideolojisinin de temel yapı taşını oluşturdu. 2017’de yaşanan “İslamcılığın AK Parti’den tasfiyesi” tartışması, ‘yerli’ AK Parti’nin ‘millîlik’ açığını kapatmak üzere aldığı yolun artık görünür hale geldiğini gösteriyordu.
“Yargılatmayacağım, tek bir evladımı vermeyeceğim, surda gedik açtırmayacağım”ın anlamı ne?
Devlet Bahçeli’nin, Sinan Ateş suikastı bağlamında son iki grup toplantısında tablonun bütün açıklığına ve onca sıkışmışlığına rağmen dile getirdiği ‘rest’ tonundaki çıkışları bir yanıyla onun büyük çaresizliğini gösteriyor. Fakat burada asıl sorulması gereken soru şu: Ya bu kadar çıplak bir tablo karşısında bile dediklerini yaptırır; “yargılatmaz, tek bir evladını vermez, gedik açtırmazsa?..” Böyle bir sonuç a) toplumsal ruh halini nasıl etkiler, b) bugünkü iktidar yapısı, bugünkü ve yarınki Türkiye hakkında bize ne söyler?
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (7) 15 Temmuz sonrasında gönül titreten Misak-ı Millî vurguları
15 Temmuz darbe girişimini izleyen aylarda, anlamı ve önemi ancak ‘alıcı gözle’ bakıldığında fark edilebilecek iki ‘söylem’ dikkat çekti. Bunlardan biri, Erdoğan’ın, önceki 14 yıllık iktidarı boyunca hiç telaffuz etmediği Misâk-ı Millî temalı konuşmaları, öbürü de “İslamcıların AK Parti’den tasfiyesi” tartışmalarıydı. Bunların ikisi de AK Parti’nin devletle bütünleşmesi macerasının son iki çıktısıydı… 15 Temmuz’dan sonraki Misâk-ı Millî söylemi bu yazının konusu. “Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi” dizisi, “İslamcıların AK Parti’den tasfiyesi” tartışmalarını ele alacağım sekizinci bölümle bitecek.
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (6) ‘otoyol’: Devletle bütünleşme macerasında geri dönüşsüz an: 15 Temmuz 2016
Dışa ‘açılma’ boyutunu da kapsayan sert ‘millîlik’; dozu giderek yükselen Batı karşıtlığı (‘anti-emperyalizm’) ve Kürt antipatisinin Kürt düşmanlığına evrilmesi… 15 Temmuz (2016) sonrasının bu üç temel siyaseti, Gülen cemaatinin devlet dışına sürülmesinin ötesinde bir tahayyülün yapı taşlarını oluşturuyordu. Artık, cemaatten arındırılmış ve ‘millîleştirilmiş’ devletle siyasi iktidarın, ‘her kafadan bir sesin çıkmadığı’ yeni bir siyaset ve toplum düzeni oluşturmak amacıyla oluşturdukları yeni bir ittifak vardı.
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (5) 2015-2016: Laiklik kutuplaşması yerine millîlik kutuplaşması
Cumhurbaşkanı Erdoğan ‘yerli ve millî’yi ilk olarak 7 Haziran ve 1 Kasım (2015) seçimleri arasında kullandı. Tesadüf değildi. Erdoğan 15 Temmuz darbe girişiminden önce muhafazakâr kitleleri ‘millîliğe” davet eden bir dil geliştirmeye başlamıştı; iktidarını artık laiklik temelli kutuplaşma üzerinden götüremeyeceğini anlamıştı, ‘millîlik’ çok daha elverişli bir kutuplaşma imkânı vaat ediyordu. Ve kararını verdi: Türkiye siyasetindeki temel saflaşma eksenini ‘laiklik’ten ‘millîliğe’ çevirecekti.”
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (4) viraj: Darbe davalarının sonu ve ‘Cemaat dışı’ devletle sıcak ilişkiler
Ergenekoncularla 2014’ün başından itibaren başlayan yakınlaşma (sonrasında ittifak), Erdoğan-devlet bütünleşmesinde ‘viraj’ın alınması anlamına geliyordu. O noktadan geriye dönüş yine de ihtimal dahilindeydi fakat 15 Temmuz’dan itibaren bunun mümkün olmadığı bir yola girildi, çünkü o bir otoyoldu ve geriye dönüş artık mümkün değildi.
ANALİZ | İmamoğlu’nun çağrısıyla o atmosfer doğmasaydı, Kılıçdaroğlu’nun Almanya gezisi sorgulanır mıydı?
Şurada yüzyüze bakıyoruz: Şayet mahkemeden İmamoğlu’na siyasi yasak kararı çıkarsa ne olacağı hususunda hepimizin açıkça söylemese de inandığı senaryo şuydu: Başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere muhalefet liderleri kararı kınayan açıklamalar yapar, Kılıçdaroğlu da belki bir basın toplantısıyla Almanya’dan kınamalara katkı verirdi. Böyle bir siyasi atmosferde kimse de Kılıçdaroğlu’na “oldu mu ya sayın Kılıçdaroğlu” diye sormazdı.
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (3) endişe: Gezi ve 17-25 Aralık (2013)
2013 Aralık’ı 2013 Haziran’ından çok daha ürkütücüydü iktidar açısından. Altı ay içinde yaşanan bu iki travmatik olay Erdoğan’ı çok zor bir tercihle karşı karşıya bırakacaktı: Toplumun yarısı kendisine düşmandı ve şimdi devletin de yarısı karşısına geçmiş, onu devirme isteğini açıkça ortaya koymuştu. İşte o çaresizlik içinde Erdoğan ‘eski’ devletle barışmaya karar verdi ve bir daha geri dönmemek üzere virajı aldı.
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (2) Devlet-Erdoğan yakınlaşmasının ‘nüve’si Uludere 2011 hakkında birkaç söz daha
“Dün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın grup konuşmasını dinlerken içimden şu geçti: ‘İşte budur...’ Uludere’deki elim olay konusunda, her önüne gelenin küçük, küçücük, mide bulandırıcı bir popülizm yaptığı günlerde, ülkenin başbakanından beklenen ses budur. (...) Evet, Sayın Başbakan. Doğru olanı yaptınız. Siz ordumuzun arkasında durdunuz; biz de sizin arkanızdayız.” (Ertuğrul Özkök, 4 Ocak 2012)
Yeni ittihatçılığın müsvedde tarihi (1) Nüve: Uludere, 2011
Günümüzde AK Parti iktidarıyla devlet bütünleşmesine bakıp devletin AK Parti’yi teslim aldığını ya da tam tersine Erdoğan’ın ortada devlet diye bir şey bırakmadığını, yani devleti bir Erdoğan devletine dönüştürdüğünü düşünenler yanılıyor. Bu tezlerde olduğu gibi ortada birinin kaybedip öbürünün kazandığı bir tablo yok; bu, kaybedenin demokrasi ve özgürlükler olduğu bir kazan-kazan oyunu. Türkiye İslamcılarının içindeki devlet geni, gelişmelerin onları sürüklediği bazı mecburiyetlerle birleşince ortaya böyle bir tablo çıktı. AK Parti’nin Uludere’yle başlayan devletle dansının 10 yıllık tarihi bunu açıkça gösteriyor.
Hablemitoğlu iddianamesindeki cinayet gerekçeleri: Devlet ve TSK için iki ‘şer’den hangisi ‘ehven?’
Hablemitoğlu iddianamesinde iki olası cinayet gerekçesinden söz ediliyor ve bunlar akla şu soruyu getiriyor: Devlet ve TSK için hangisi ehven-i şerdir? “Bir eşinin daha olmadığı kahraman bir TSK mensubu”nun dört başka ‘kahraman’la örgüt kurup para için cinayet işlemesi mi, yoksa aynı kahramanın bir devlet postu için rakibini öldürmeyi göze alması mı?
Kutuplaşmanın yan etkileri: Zekâyı durgunlaştırır, ahlâkı ve özsaygıyı erozyona uğratır
Yol açtığı tahammülsüzlük, öfke, saldırganlık, şiddet, siyasi düşmanlık gibi belirtiler satıhta görülebilir olduğu ve öne çıktığı için, kutuplaşmanın kötülükleri bahsi açıldığında hep oralara odaklanıyoruz. Oysa kutuplaşma derinde, çok derinde, çok daha kalıcı problemler üretiyor. Kutuplaşma ahlak ve özsaygı erozyonuna, hatta zekâ durgunluğuna yol açıyor.
‘İzmir Duvarı’ ve ‘beyaz göç’
“Laik-seküler hassasiyeti olan geniş kesimler, siyasal alandaki rekabetin ‘distopyan bir İslâmcılığı’ işaret etmesiyle, mikro-bireysel dünyalarına çekiliyordu. Bu çekilme süreci aynı zamanda siyasal İslâm ve taşra muhafazakârlığından nispeten korunan ‘steril ve pür’ mekânlarda yaşama arzularını da tetikliyordu. İzmir, ‘beyaz göç’ diye tabir edilen bu mekânsal yönelimin temerküz ettiği alanların başındaydı. Özellikle Urla, Çeşme, Seferihisar gibi denizle iç içe ilçeleri, kültür motivasyonlu seküler tabakaların yeni yaşam alanı olarak cazipti.”
ANALİZ | Bahçeli ‘erken seçim’ diyecek beklentisi ve muhalif ruh hali
Bir dün öğleden sonra yakılıp gece boyunca harlanan “Bahçeli Cumhur İttifakı’nı dağıtacak, erken seçim çağrısı yapacak” ateşine bakın, bir de bugünkü hüsrana… Gerçeklerle değil ‘ah keşke’lerle tahmin ve analiz yapmanın bedeli bu hüsran.
Ulusalcıya sesleniş: Çelebi’ye, Feyzioğlu’na kızma o kadar, bir gün sen de…
Bu iktidar artık milliyetçiliği ayakları altına almış, dünyaya açık bir iktidar değil. Başladığı noktadan tam tersine evrildi, yani ulusalcıların-milliyetçilerin yanına geldi. Dolayısıyla onların iktidara yaklaşmalarında ya da katılmalarında garipsenecek bir şey yok. Senin için en önemli şey özgürlük ve demokrasi değilse, hatta özgürlük ve demokrasiyi dünya görüşünün temelini oluşturan şeylere bir tehdit gibi algılıyorsan, bunun en güçlü savunucusuna yaklaşmanda beis yok.
Hablemitoğlu cinayetindeki polis-savcı kadrosu ve güldüren mugalata: ‘FETÖ’cü polisler ve savcılar delil toplamadı…
2002’de işlenen Hablemitoğlu cinayeti soruşturması 2015’te yeniden canlandırıldığında görüldü ki dosya bomboş. O kadar ki, bırakın böyle siyasi bir cinayeti, sıradan cinayetlerde bile otomatik olarak baş vurulan standart delil toplama işlemleri bile yapılmamıştı. Bu tuhaflığı açıklamak üzere 2015’ten günümüze kadar hiç bıkmadan tekrar edilen bir tez var ki en az bu tuhaflık kadar tuhaf: “Dosya boştu” deniyor, “çünkü ‘FETÖ’cü polis ve savcılar delilleri toplamadı, kararttı…” 2002 ve sonraki yıllar için pek komik bir tez…
‘Leş analizler’ bu defa iddianame formatında zuhur edecek gibi…
Geçtiğimiz hafta devletin haber ajansı, Hablemitoğlu cinayeti soruşturmasını yürüten savcılık makamından aldığı bilgilere dayandırdığı bir haber verdi. Habere göre soruşturma tamamlanmış, iddianamenin yazım aşamasına gelinmişti. Doğrusu çok ilginç bir haberdi. İçinde ÖKK ve MAK’ın hiç geçmediği, onların yerini “eski askerler”in ve “Hablemitoğlu’nu öldüren çete”nin aldığı, Levent Göktaş’ın ‘çete’ ile "FETÖ' arasındaki irtibatı sağlayan kişi olarak sunulduğu tuhaf mı tuhaf bir haber… İddianame böyle yazılacaksa yakında çok ilginç bir metinle karşılaşacağız demektir.
Emekli askerler sorunumuz: Dün darbeci, bugün savaş kışkırtıcısı
Savaş atmosferi onları önemli kılıyor, televizyonlara ve başka programlara davet ediliyorlar. Oluşmasına katkıda bulundukları mevcut atmosfer olmasa kimse kapılarını çalmayacak; eh, neticede onlar da insan ve bu hava kaybolmasın istiyorlar. Söylemeye gerek yok; bu elbette onların savaşçı duyguların köpürtülmesindeki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Erdoğan’a ‘gollük pas’ olmak ya da onu CHP’nin de evet diyeceği ‘sadece başörtüsü’ için Anayasa değişikliğine zorlamak
2008’de AK Parti başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılması için Meclis’e Anayasa değişikliği teklifi verdiğinde, başörtülülerde hayal kırıklığı yaratan bir gelişme oldu; bazı aydınların öncülüğünde ‘şartlı evet’ kampanyası başlatıldı: Sadece başörtüsü yasağının kaldırılması kabul edilemezdi, yanısıra YÖK ve başka yasaklar da kaldırılmalıydı. Geldik 2022’ye; bu defa da Erdoğan “Yalnız başörtüsü olmaz, yanına aileyi, LGBT’yi de koyacağım, bu gollük pası kaçırmam” diyor. Bakalım başörtülüler, Meclis’te yüzde 100’e yakın bir oyla geçecek Anayasa değişikliği fırsatını ‘gollük pas’ uğruna tepmeye hazırlanan Erdoğan’a ne diyecek?
ANALİZ | Polisevine saldırıyla belediyede gözaltılar aynı güne denk geldi (ya da getirildi) ve iktidar gazetecileri ‘gereğini yaptı…’
26 Eylül gecesi saat 23:30’da Mersin’de Tece Polsevi’ne silahlı-bombalı saldırı düzenlendi. Ertesi sabah (27 Eylül) erken saatlerde Mersin Büyükşehir Belediyesi personelinden 22 kişi gözaltına alındı. İktidar basını gözaltıların saldırı soruşturması kapsamında gerçekleştirildiğini yazdı. Oysa iki olay arasında bağlantı yoktu, gözaltılar bir KCK soruşturmasının parçasıydı. Peki, iktidar basınının gözaltıların gerçek nedenini bilmiyor olması düşünülebilir mi? Tabii ki biliyorlardı fakat onlar “gereğini yapan” gazetecilerdi ve bu fırsatı kaçırmamışlardı.
‘Söz’ü boğmak isteyen her türden radikallik için münbit bir toprak: Mersin
Mersin’de Polisevi’ne yapılan saldırı herkesin aklına 7 Haziran – 1 Kasım 2015 arasını getirdi. Bense, seçim öncesinde yaratılmak istendiği artık iyice belli olan korku ve tedirginlik atmosferinin 2015 tarzından ziyade 2005 tarzında kotarılma ihtimalinin daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün belediye ve sığınmacılar başlıkları nedeniyle, Mersin o günlerden çok daha hassas ve ‘münbit…’ O halde: 2005’te Mersin’de ne olmuştu ve sonrası nasıl gelmişti?
Otoriterliğe karşı siyasi sertlik ve kararlılık: Evet ama yetmez!
Popülist-otoriter siyasetler duyguları istismar ederek büyüyorlar ve insanlığın önündeki sorunlara çare olma ihtimalleri yok. Fakat demokrasiler neden bu tür siyasi akımlar üretiyor? Popülist-otoriter liderler kitlelere neden cazip geliyor? Bu liderler insanların hangi duygusal-psikolojik ihtiyaçlarını karşılıyor? Demokrasiler, bu sorulara cevap vermeden, yükselen ve kendilerini açıkça tehdit eden otoriter devletleri-liderleri salt siyasi kararlılık ve sertlikle geriletemezler.
Tarih, 2022’yi demokrasilerin otoriterliğe karşı muhkem durmayı karara bağladığı bir yıl olarak kayda geçirebilir
Biri 2021’in (6 Ocak, Trump’çıların Kongre baskını), öbürü 2022’nin (24 Şubat, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı) başlarındaki iki olayın, otoriterliğin yükselişi ve tehlikeleri konusunda demokrasiler üzerinde uyarıcı bir etkide bulunmaması düşünülemezdi. Merak edilen, demokrasilerin bu uyarıcılar karşısında nasıl bir tavır alacağıydı. Ortaya çıkan ‘barbar enerjisi’ karşısında yatıştırmacı bir çizgi mi izleyeceklerdi yoksa kararlı bir tutum mu sergileyeceklerdi? Son iki yılda ama özellikle son aylarda ortaya çıkan bir dizi gelişme, demokrasilerin hem de birlikte verdikleri bir kararla ikinci yola girdiklerini akla getiriyor.
Fatih Terim: Türkiye’nin insan hali…
Bundan tam 14 yıl evvel, yine bir Eylül ayında bir Fatih Terim portresi yazmıştım. Güzin Sarıoğlu dünkü “Fatih Terim harikalar diyarında” başlıklı yazısında ondan söz etti. Madem öyle, dedim, ben de o yazıyı 14 yıl sonra bir daha yayımlayayım… Okuduğumda şunu gördüm: 2008 Türkiyesi, kendisiyle birlikte -artık ne kadar değiştiyse- Fatih Terim’i de değiştirmiş gibi görünmüş o zaman gözüme. Fakat şimdi baktığımda, bir Rusun Nobel ödüllü yazar Svetlana Aleksiyeviç’e söylediği o çok çarpıcı söz geliyor aklıma: “Rusya’da 5 yılda her şey değişir fakat 200 yılda hiçbir şey değişmez.”
ANALİZ | RTÜK Başkanı Ebubekir beyin insanı çaresiz bırakan ‘tarafsızlık’ vurgusu
Her şeyin apaçık olduğu durumlarda her şeyin apaçık olduğunu ispatlamaya kalkmak yalnızca faydasız değil, mantıksal olarak saçmadır da. Fakat yine de birileri çıkar ve ortada yanlış bir şeyin olmadığını söylerse yapabileceğiniz iki şey vardır: Susmak ya da bu ağrınıza gidecekse gülmek; bu da az bir çaresizlik değil. RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in “Tarafsızız”, “Bütün kanallara eşit mesafedeyiz” sözleri insanda böyle bir çaresizlik duygusu yaratıyor.
Otoriterliğin alâmet-i fârikası olarak ‘Türkiye Modeli’: Yönetimde, ekonomide, iletişimde…
Gazeteci olarak benim ayıbıma sayabilirsiniz: Türkiye İletişim Modeli diye bir modelin varlığından haberdar değildim; ta ki Reuters’in, İletişim Başkanlığı’nın kendisini iktidarın kollarına bırakmış gazete ve televizyonları nasıl denetlediğini incelediği haberine tepki gösterirken Fahrettin Altun’un ‘model’in altını bu defa kalınca çizmesine kadar… Böylece ‘Türkiye Yönetim Modeli (Türk Tipi Başkanlık Sistemi) ve Türkiye Ekonomi Modeli’nden sonra ‘biricik’ karakterde bir modelimizin daha olduğunu anladık. Gerçi üçünde de içerikler pespaye ama ne gam; ‘biz’e has ya!
Hablemitoğlu cinayetini İpekçi-Mumcu cinayetler serisine bağlayan görüşler, ya da ‘leş analizler’de gerileme
Hablemitoğlu cinayeti soruşturmasının, Türkiye’nin son 40 yıllık aydın cinayetleri serisini Kontrgerilla bağlamına oturtma ihtimalinin heyecan yaratmamasını anlamak mümkün değil. Susurluk soruşturmasının vaat ve ima ettiğinden daha önemli bir soruşturmayla karşı karşıyayız ama, Susurluk’ta gördüğümüz heyecanın yerinde yeller esiyor. Onun yerine gördüğümüz şey kâh göz kapama kâh tuhaf analizlerle olayı perdeleme çabası… Fakat galiba son iki haftada bu eğilimde bir gerileme, ilk bakışta görüneni görmezlikten gelmeme yönünde bir eğilim var.
Yine de şu soru geçerli: Lider karşısında sürekli susanları mı tercih edersiniz, bir parlayıp bir sönen Bülent Arınç’ları mı?
Bülent Arınç’ın, “kral çıplak” dedikten sonra Erdoğan’ın davetine icabet edip Manisa mitingine katılmasını ve orada Erdoğan’a oy istemesini eleştirenlere, “Yoksa benim miting meydanında kürsüye çıkıp ifadelerimin tam tersi yönde bir konuşma yapmamı (mı bekliyordunuz)” diye sorması çok çarpıcı. Haklı. Yine kendi sözleriyle “Akıl onu gerektirir ki böyle bir kalabalığa söylenecek söz ancak budur…” Fakat işte bütün mesele burada: “Kral çıplak”tan sonra o kürsüye çıkmamak gerekirdi. Çıktıktan sonra zaten “akıl” hangi talimatı verirse o söylenir. Ama bu, Arınç’ın büyük çelişkisini izale etmiyor.