Sinan Ateş suikastında soruşturmacılara verilen talimatın derecesi “Çözün ulan”dan “çözün”e mi geriledi?

Sinan Ateş suikastı soruşturmasında hafta içinde ortaya çıkan gelişmeler, Bahçeli’nin meclis grubundaki ültimatomuyla (“Yargılatmayacağım, tek bir evladımı vermeyeceğim, surda gedik açtırmayacağım”) bağlantılı görülüyor. Fakat bir yandan da Bülent Arınç’ın üst üste verdiği mesajlarla hatırlattığı “Cumhurbaşkanının kararlılığı” var. Bahçeli öyle Cumhurbaşkanı böyle derken bundan sonra ne olur? Demokles kılıcı bu defa taraflardan birinin değil ikisinin de elinde.

Eh, bir suikast yazısına bu kadar tuhaf bir başlık atınca önce onu anlaşılır hale getirmek lazım. Bunun için Güldal Mumcu’nun, eşi Uğur Mumcu’nun gerçek katillerinin peşinde koştuğu yıllardan aklında kalanları derlediği kitabı İçimden Geçen Zaman’a müracaat edeceğiz.

Güldal Mumcu’nun kitabında Türkiye’deki soruşturma ve kovuşturma sisteminin halini ortaya seren pek çok tanıklık, bilgi, anekdot var. Bunların hepsi fazlasıyla sinir bozucu, fakat biri var ki pek komik (hadi trajikomik diyelim). Şöyle anlatıyor Güldal Mumcu, suikastın yedinci yılında, 13 Nisan 2000’de yaşadığı tecrübeyi:

“Olay yeri inceleme ekibinden Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Uğur Badem telefon edip ziyaret etmek istediğini söyledi. Vakfa davet ettim, geldi.

“Çalışmalarına devam ettiklerini, araştırmalarını sürdürdüklerini söyledi. Ama biraz sıkıntılı bir hâli vardı. ‘Güldal Hanım, bize bulun diyorlar’ dedi.

“E başka ne söyleyeceklerdi ki’ diye sorunca, ‘Bulun ulan! denmiyor. MİT, Emniyet, siyaset arkamızda tam durmuyor’ diye cevap verdi.”

Böylece, Güldal Mumcu’nun yaşadığı bu tecrübe sayesinde anlamış oluyoruz ki devletteki soruşturma dilinin kendine has, tuhaf göndermeleri var. Buna göre, “bulun ulan” talimatı “olayı aydınlatın, yoksa yakarım çıranızı” anlamına gelirken, “bulun” talimatı “bulmayın ulan” anlamına geliyor!..

Sinan Ateş suikastı soruşturmasını başlangıçtaki hızıyla ve sonrasındaki (özellikle hafta içindeki) tuhaflıklarıyla birlikte düşündüğümde, soruşturmacılara cinayetin hemen arkasından “çözün ulan” talimatının verildiğini, fakat bir aşamada talimatın “çözün”e dünüştüğü geliyor aklıma.

Eski Cumhuriyet savcısı Bülent Yücetürk, soruşturmayı yürüten arkadaşlarını anlatıyor

Dün akşam (19 Ocak) KRT’deki “Yavuz Oğhan’la bi’de bunu dinle” programında eski cumhuriyet savcısı, hukukçu Bülent Yücetürk’ü izledikten sonra bundan artık neredeyse emin oldum. Bülent Yücetürk’ün programda anlattıklarının beni etkilemesi yalnızca onun iyi bir hukukçu olmasından değil, yanı sıra Ankara adliyesinde Sinan Ateş suikastı soruşturmasını yürüten ya da onu merakla izleyen öbür yargı mensuplarını çok iyi tanımasından, onların “iyi arkadaşı” olmasından kaynaklanıyor. (Yavuz Oğhan’ın “Bülent Bey sadece işleyişi anlatmıyor, bilgiyle de konuşuyor” derken ne demek istediğini ve Bülent Yücetürk’ün Oğhan’ın bu takdimini izlerken yüzünden geçen muzip gülümsemenin anlamını, ben ancak bunu öğrenince anladım).

Şöyle anlattı oradakilere yakınlığını:

“Ben bu arkadaşları iyi tanıyorum, iyi arkadaşlarımdır. Beraber çalıştık aynı adliyede, hepsini tanıyorum. Oradan biliyorum, bu hadise öyle bir noktaya geldi ki Ankara adliyesinde herkes bu dosyadan kaçar hale geldi. Kimse bu evraktan sorumluluk almak istemiyor.”

Parantez: İzne ayrılan soruşturma savcısı, Umre’ye giden koordinatör başsavcı vekili

Tam bu noktada Yavuz Oğhan’ın programından ve Bülent Yücetürk’ün anlattıklarından biraz uzaklaşıp dosyadan ‘kaçanlar’ ve dosyaya yeni gelenler bahsini kısaca hatırlayalım.

Suikast soruşturmasını ilk andan itibaren cinayet günü (30 Aralık) nöbetçi savcı olan Ayhan Ay yürütüyordu. 17 Ocak Salı, yani soruşturmanın on sekizinci gününde Ayhan Ay’ın dört günlük izne ayrıldığı açıklandı.

Savcılık soruşturmalarında bir soruşturma savcısı ile onun çalışmalarını koordine eden bir başsavcı vekili görev yapıyor. Soruşturma savcısı gibi başsavcı vekili de başlangıçtan bu yana görevdeydi, fakat on sekizinci günde onun da umreye gittiği açıklandı. Yani ortada ne soruşturma savcısı kalmıştı ne de koordinatör başsavcı vekili.

Bunun üzerine Başsavcılık soruşturmaya bir yeni savcı (Durmuş Ali Kaya) ve bir koordinatör başsavcı vekili (Durdu Özer) atadı.

Başsavcılık, dün (19 Ocak) bir açıklama yaparak, basındaki “soruşturmaya yeni bir savcı atandığı” şeklindeki haberlerin hatalı olduğunu söyledi. Başsavcılık diyordu ki, atanan savcı “yeni” değildir, izne çıkan savcı Ayhan Ay’la birlikte çalışacak ikinci bir savcı atanmıştır dosyaya; çünkü olay kapsamlı ve geniştir. Yine koordinatör başsavcı vekili de umreye gittiği için haliyle onun yerine de bir koordinatör başsavcı vekili atanmıştır. (Yani ortada hiç garip bir şey yoktur, her şey çok normaldir.)

Bülent Yücetürk’e göre soruşturmada olan bitenler ve giden-gelen savcılar

Şimdi yeniden programa ve Bülent Yücetürk’ün açıklamalarına dönelim; onun anlattıkları, yaşananların o kadar da ‘normal’ olmadığını açıkça gösteriyor.

Yücetürk’e göre olayın başlangıcında savcıya herhangi bir müdahale yok. Kendisine ulaşan bilgilere göre cinayetten hemen sonra Adalet Bakanı Bekir Bozdağ başsavcıyı arıyor ve nereye giderse gitsin bu olayın mutlaka çözülmesini istiyor (“çözün ulan” aşaması). Fakat olay bir noktaya geldiğinde birdenbire herkesin kimyası bozuluyor. Talimat sahiplerinin kararlılığında gevşemeler oluyor (“çözün ulan”ın “çözün”e dönüştüğü an) ve o andan itibaren başsavcılık da tutumunu değiştirmeye, Yücetürk’ün kelimeleriyle “hatalar yapmaya” başlıyor.

Peki o an tam neresi? Yücetürk’e göre o an, cinayetten sonra tetikçiyi Ankara dışına çıkarttığı suçlamasıyla gözaltına alındıktan saatler sonra serbest bırakılan Tolgahan Demirbaş’ın bu hafta içinde ikinci kez gözaltına alındığı an. (Demirbaş, MHP milletvekili Olcay Kılavuz’un evinden gözaltına alınmıştı.)

Yücetürk’e göre soruşturmanın en kritik isimlerinden biri olan Tolgahan Demirbaş’la ilgili süreç şöyle gelişmişti: Polisler, cinayetten hemen sonra savcı Ayhan Ay’a tetikçi Eray Özyağcı ile ilgisinin olduğunu düşündükleri bir kişinin bulunduğu evi telefonunun HTS kayıtlarından tespit ettiklerini söylemiş, savcı da bu kişinin gözaltına alınmasını istemiş, fakat tutuklama için yeterli delil toplayamayınca Demirbaş’ı serbest bırakmıştır. Peki savcı Ayhan Ay geçtiğimiz günlerde ikinci kez neden gözaltı emri vermiştir? Elinde yeni deliller mi vardır? Bülent Yücetürk’e göre bu soruların cevabı ‘evet’tir ve üstelik davet etmeyip ‘mevcutlu’ olarak getirilmesini istemesi, Demirbaş’ı tutuklamaya sevk edeceğinin işaretidir.

Savcı Ayhan Ay işte tam bu noktada izne ayrılmıştır. Yücetürk şöyle anlatıyor: Savcıya, tutuklamaya tevessül etmemesi söylenmiş, kabul etmeyince de ‘izin’ formülü bulunmuştur.

Bülent Yücetürk böyle önemli bir davada soruşturma savcısının izne ayrılmasının, onun çalışmalarını koordine eden başsavcı vekilinin de umreye gitmesinin olacak bir şey olmadığını söylüyor. Böyle bir talep olsa bile başsavcının bu talepleri reddetmesi gerektiğini anlatıyor.

Yavuz Oğhan tam bu noktada göreve getirilen yeni koordinatör başsavcı vekili Durdu Özer’in MHP yetkilileriyle çekilmiş fotoğraflarını ekrana yansıtıyor ve soruyor (mealen): Hadi diyelim ki hakikaten soruşturma savcısının izne ayrılmasını gerektiren çok önemli bir kişisel gelişme oldu. Yine dosyadaki başsavcı vekili de umreye gitmek zorundaydı; çünkü bu sene gitmezse bir daha gidemeyecekti ve bu da maneviyatında ciddi problemlere yol açacaktı. Peki neden üzerinde zaten bir sürü şaibe olan bir dosyaya MHP’ye yakın bir başsavcı vekili atanmıştı? Bülent Yücetürk’ün cevabı tam şöyle oldu buna:

“Bu başsavcı vekili milliyetçi olarak bilinen, o çevrelerle tanışıklıkları olan bir arkadaştır. Bu atamanın tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bu arkadaş cesur da bir arkadaştır. Muhtemelen ‘ben yaparım’ demiştir. Diğerlerinin çoğu da ‘aman benden uzak dursun’ demiştir.”   

Yücetürk, soruşturmaya ikinci savcı ilavesini soruşturmanın kapsamı ve genişliğiyle açıklamanın ikna edici olmadığını söylüyor ve soruyor: 18 gün sonra mı anlaşıldı soruşturmanın kapsamlı olduğu? Tam Tolgahan Demirbaş’a tutukluluk ihtimalinin baş gösterdiği bir anda mı?

Bülent Arınç’a göre hâlâ “çözün ulan” aşamasındayız

Soruşturmadaki Tolgahan Demirbaş hadisesini herhalde Devlet Bahçeli’nin “Yargılatmayacağım, tek bir evladımı vermeyeceğim, surda gedik açtırmayacağım” ültimatomundan bağımsız düşünemeyiz.

Fakat bir yandan da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararlılığından söz ediliyor. Bülent Arınç DW Türkçe’ye ve Habertürk’e verdiği iki söyleşide de dile getirdi bunu. En son dün gece Habertürk’te Mehmet Akif Ersoy’un sorularını cevaplandırırken şöyle dedi: “Benim için teminat şudur. Sayın Cumhurbaşkanımızın yakınlarından aldığım bilgiye göre bu hadiseden fevkalade üzülmüş, ‘Bunu araştırıp bulacaksınız, bana sonucunu getireceksiniz’ demiş.”

Peki, Bahçeli öyle Cumhurbaşkanı böyle konuşurken ne olmak ihtimali vardır? Bahçeli, daha önce de yazdığım gibi https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/yargilatmayacagim-tek-bir-evladimi-vermeyecegim-surda-gedik-actirmayacagimin-anlami-ne-115215/ yukarıdaki ültimatomuyla Erdoğan’a sesleniyor ve ‘Üç Hilal’in yargılanmasına, tek bir evladımın dahi alınmasına, surda gedik açılmasına izin verirsen ittifakı patlatırım’ demeye getiriyor.

Patlatabilir mi? Patlatabilir ama kendi partisini de patlatma pahasına…

Dolayısıyla Erdoğan’ın bunu blöf olarak görmesi ve ‘soruşturmaya devam’ demesi akla yatkın geliyor. Çünkü bu sayede o da MHP ve Bahçeli’nin tepesinde bir Demokles kılıcı tutmuş oluyor.

Fakat işte Erdoğan’ın gideceği yerin de bir sınırı var. Yani aslında ikili arasında bir dehşet dengesi mevcut.

Şu da var: Önceki faili meçhul siyasi cinayetlerde emniyet ve yargı mekanizması içinde soruşturmayı farklı yerlere taşımak isteyen güç odakları yoktu. Bu defa gerek emniyette gerekse de yargıda Sinan Ateş’i seven ve soruşturmayı sonuna kadar götürmek isteyen bir Ülkücü kanat var. Yani siyasi irade bir noktada durmak istese bile, soruşturma, içeriden sızan bilgilerle siyasi iradenin rağmına kapatılamayabilir.

Ne var ki muhalefet, Cumhur İttifakı’nın bu en zayıf halkasına yeteri kadar yüklenemiyor.