Enis Doko

Kötülük problemine cevap vermek (5): Bir kitabı kendi ölçüsüyle tartmak

Akademik yazının sıkıcı görünen “Bu çalışma şunu göstermektedir”, “Şu daha sınırlı sonucu savunuyorum” gibi cümlelerinin bazen bir sebebi vardır. İyi akademisyen iddiasını küçültmekten utanmaz. Çünkü daha küçük ama gerçekten gösterilmiş bir sonuç, büyük fakat kanıtlanmamış bir hükümden daha değerlidir. Belki akademinin Kötülük Problemi’ne verebileceği en önemli ders buydu.

Kötülük problemine cevap vermek (4): Kötülük problemini batı’da aramak

Kuran kötülük ve acı meselesini susturmuyor. Tam tersine soruyu anlatının içine alıyor. Melekler kan dökülmesini soruyor, Hz. Musa görünürdeki haksızlığa itiraz ediyor. Yani “Böyle şeyleri sormak Batılı bir problem üretmek” değil.

Kötülük problemine cevap vermek (3): Bilmediğimiz hikmetler ve şüpheci teizmin bumerangı

Bir acının ilahî gerekçesini göremememiz, böyle bir gerekçenin olmadığı anlamına gelir mi?Ahiret acıyı telafi edebilir; fakat tek başına gerekçelendirmez.

Kötülük problemine cevap vermek (2): Muhal Olan Ne?

“Kudret muhale taalluk etmez” doğru bir ilkedir; fakat önce neyin muhal olduğunu göstermek gerekir. Daha az acılı bir dünyanın bütün fizik ayrıntılarını bilemememiz, onun imkânsız olduğunu göstermez. Kötülük probleminin güçlü biçimi zaten “Neden herhangi bir acı var?” diye değil, “Neden bu kadar ağır, bu biçimde dağılmış ve görünürde karşılıksız acılar var?” diye soruyor.

Kötülük problemine cevap vermek (1): Doğru sorular, yanlış muhatap

Altay Cem Meriç’in Kötülük Problemi kitabı, kötülükten hareketle Allah’ın varlığı aleyhine kurulan argümanların işlemediğini göstermeyi amaçlıyor. Kitap antropomorfizm, acının bağlamı, özgürlük ve epistemik sınırlılık konusunda doğru sorular soruyor. Ancak çağdaş din felsefesinin seviyesini ölçtüğünü iddia ettiği halde alanın en güçlü kötülük argümanlarıyla karşılaşmıyor. Kitap bazı doğru cevaplar veriyor, fakat çoğu zaman çağdaş tartışmanın sorduğu sorulara değil.

Haluk Levent Olayından Dersler: İyilik Tek Kişiye Emanet Edilebilir mi?

Haluk Levent olayı bir kez daha Kierkegaardçı dersi bize hatırlatıyor: Kalabalıklar hakikat değildir!

Yanlış bir ikilem: Alkışlamalı mı? tutuklamalı mı?

Benim anlayışıma göre bir toplum hem mizahı eleştirebilecek olgunluğa hem de mizahçıyı tutuklatmayacak özgüvene sahip olmalıdır. İnandığım kitap da bence böyle bir Müslüman toplum öngörüyor: “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur...” 6-Enam 68

Modern insan neden Kurban ibadetinden rahatsız oluyor?

Kurban, modern insanın sandığı gibi ilkel bir kalıntı değil; onu steril konforundan çıkarıp varoluşun yalın gerçeğiyle yüzleştiren bir panzehirdir. Belki de bu bayram, kronolojik kibrimizi bırakıp, feda edebildiğimiz ölçüde insan kaldığımızı hatırlama vaktidir.

Yayın sayısı mı, bilimsel derinlik mi? Çin’in yeni akademi politikasından dersler

Çin’in deneyimi bize çok sayıda ders taşıyor. Bir ülke, akademik değerlendirme sistemini sadece “kaç yayın, hangi indeks, kaç atıf?” soruları üzerine kurarsa, sonunda çok makale üreten ama kendi meseleleri üzerine derinlikli düşünmekte zorlanan bir akademiyle karşılaşabilir.

Yağmur duasıyla dalga geçmek: Aslında neye gülüyoruz?

Tübitak’ın “İslam Tarihinde Katılımlı Dua Örneği Olarak Yağmur Dualarının Eko-Teolojik Analizi” projesine desteği alay konusu oldu. Halbuki bu sanıldığı gibi münferit bir proje değil. AB destekli COST programı kapsamındaki “Geç Orta Çağ ve Erken Modern Dünyada Dua Yoluyla Katılım” adlı uluslararası araştırma ağının parçası. Söz konusu ağa 38 ülkeden 291 araştırma grubu katılıyor.

Modern Yetimler-İsa Aras olayının farklı bir boyutu

Bir çocuk için en büyük yalnızlık kimsenin olmaması değil, birilerinin olup aslında orada olmamasıdır. İşte bu noktada “modern yetimlikler” başlar.

Kalabalık Hakikat midir?

Son yazı beklediğimden çok daha geniş bir yankı buldu. Bu da tartıştığım meselenin ortak bir sinire dokunduğunu gösteriyor. Kıymetli yazar Aydın Ünal Yeni Şafak gazetesindeki yazısında yazıma kısmen cevap verdi. Eleştirileri hakkında birkaç not paylaşmak isterim.

Mahalle Dindarlığı: Mehmet Akif Ersoy olayına Kierkegaardçı bir bakış?

Dindar bir okulda okumak, muhafazakâr bir ailede doğmak, "o mahalle"de büyümek Kierkegaard’ın perspektifte dindarlık değil, sadece sosyolojik bir coğrafi kaderdir. Siz aslında sosyolojik bir grubun üyesisiniz. Bir kişi muhafazakâr bir çevrede yetişmiş ve tamamen o normları gösteriyor gibi gözükebilir. Ama bu kişi hala içsel olarak Estetik Evrede olabilir. Dışarıdan görünen o "dindar" kabuk kırıldığında ortaya çıkan yaşam tarzı (eğlence, cinsellik, mal hırsı gibi), kişinin aslında başından beri manevi olarak estetik evrede olduğunu gösterir. Yani bir "savrulma" değil, bir "ifşa" söz konusudur.

İnsan evrimden muaf olabilir mi?

Evrim tartışmalarını ele aldığım yazı dizimizin bugünkü bölümünde evrim tartışmasının kalbine odaklanacağız. İnsanlar diğer canlılarla ortak ataya sahip midir? Diğer bir deyişle diğer canlılarla akraba olduğumuz söylenebilir mi? Bu soruya cevap aramadan önce tartışma bağlamı içindeki yerine bakmakla başlayayım.

Evrim bir Din midir?

Bir bilimsel teori, hayranları veya düşmanları tarafından ideolojik olarak sahiplenilebilir, mitleştirilebilir veya belki kutsallaştırılabilir, ancak bu kültürel yansımalar/okumlar onun bilimsel karakterini değiştirmez.

Evrim tartışmalarında asıl soruyu kaçırıyoruz?

İhsan Şenocak’ın evrim kuramını eleştiren kitap yazması ile evrim kuramı tartışmaları İslami camiada yeniden gündeme geldi. Ben evrim teorisinin başarılı bir bilimsel kuram olduğu kanaatindeyim. Diğer taraftan ben Müslümanım. Evrenin ve tüm canlılığın bir yaratıcının planı dahilinde yaratıldığı kanaatindeyim. Yani hem evrimci hem yaratılışçıyım ve ikisinin çeliştiğini düşünmüyorum. Hatta bu iki kavramı karşı karşıya getirmenin bir kategori hatası olduğu kanaatindeyim.

Teknokrasi neden sosyal bilimleri kurtaramaz?

Geçtiğimiz günlerde Ali Balcı hoca Serbestiyet’te “Türk Sosyal Bilimi krizde midir?” isimli bir yazı kaleme aldı. Balcı burada çok sayıda itiraz edilmesi güç doğru tespitte bulunuyor. Balcı eleştirdiği “ideolojik bilimcilik” yerine kanaatimce bir başka hatalı bir pozisyon olan “metodolojik teknokrasi”yi koyuyor. Bu yazıda metodolojik teknokrasinin neden çözüm olamayacağını iki kritik varsayımını irdeleyerek ele almaya çalışacağım. Kanaatimce eleştiriye değer dört temel varsayım var, fırsat bulursam diğer ikisini de ele alacağım.

Neden kandilleri kutluyorum?

Her yıl ne zaman bir kandil kutlasam sosyal medyada çok sayıda eleştiri ve saldırı paylaşımı ile karşı karşıya kalıyorum. Aynı şey yine birkaç gün önce Mevlid kandilini kutladığım zaman gerçekleşti. Bu yazıda bu eleştiriler üstüne düşünmek istiyorum. Her ne kadar bu dar bir konu gibi görünse de din ve hayat ilişkisi noktasında, dinin köküne dönmeye çalışan İslamcı reformcu hareketlerin kanaatimce önemli bir zaaflarını anlama açısından önemli.

Kur’an mealleri tartışmasını kutupsuz düşünmek: yasaksız denetim mümkün mü?

Bir kısım meallerin içeriği gerçekten “fantastik” diyebileceğimiz boyutta ifadelere sahip. Akademik mealler ile cemaatlerin kendi taraftarları için hazırlattığı mealler dışında, aslında Arapça bilmediği halde farklı mealleri okuyup kendi mealini yazan “amatörler” bile var. Denetleme yasaklamayı ya da kitap imha etmeyi içermek zorunda değil. Yasakçı olmayan denetleme mekanizmaları kurmak mümkün. Mesela bir olası çözüm gönüllü bir sertifikasyon sistemi kurmaktır. Diyanet veya başka yetkili/nitelikli bir kurum, dilbilimsel ve akait standartlarını karşılayan çeviriler için onay belgeleri verebilir

MacIntyre, ahlak anlayışımı nasıl değiştirdi?

Kendi felsefi yolculuğumu derinden etkileyen düşünürlerden biri, yakın zamanda (21 Mayıs 2025) vefat eden, çağımızın en önemli ahlak felsefecilerinden Alasdair MacIntyre'dı. Onun çığır açan eseri After Virtue (Erdemin Peşinde) benim bakış açımı değiştirmede çok önemli bir rol oynadı. Modernist bir ahlak teorisyeninden, klasik erdem ahlakına ve Sufizm gibi geleneklerde bulunan ahlaki vizyona değer veren birine dönüştüm. Alasdair MacIntyre'ın düşüncesi yalnızca teorik bir çerçeve değildir. Aynı zamanda bir medeniyetin durum teşhisidir. Üstelik biz Türkiye de bu medeniyetin parçasıyız.

Celal Şengör’e cevap: Bilim bizi ölümsüz yapabilir mi?

Bu aralar Celal Şengör yine deprem ile gündemde. Ancak 23 Nisan depreminden 3 gün önce sosyal medyada ölümsüzlük ile ilgili sözleriyle gündeme gelmişti. Şengör şöyle diyordu: "Ölümsüzlüğü bulmak çok kolay. Beyin bir bilgisayar. Beyne eşdeğer bir bilgisayar yapıp beynini ona yükleyebilirsem, bitti; ölümsüzsün." Bu yazıda Celal Şengör hocanın iddiasını felsefi bir mercekle inceleyecek, iddiası üstüne düşüneceğiz. Bu egzersiz bize popüler bilim tartışmalarına neden felsefenin de eşlik etmesi gerektiğinin güzel bir örneğini sunacak.

Canikligil olayı üstünden ifade özgürlüğünü düşünmek

Gençliğinde markette kasiyer, anketör, internet kafe kasiyeri ya da tarla işçisi olarak çalışmış bir Müslüman olarak muhtemelen Canikligil’in alt sınıfı kategorisindeyim. Öyle görmese bile söylemlerini iğrenç buluyorum. Ancak buna rağmen Canikligil’in tutuklanmasını doğru bulmuyorum. Peki neden? Karşı kamptan biri olarak sevinmem ve bu durumu savunmam gerekmiyor mu? İşte bu yazıda bu soru üstüne düşünmek istiyorum.

Üniversite ve medeniyetin yavaş ölümü

Bir akademisyen olarak benim hissiyatım ülkemizde de beşerî bilimlerin zayıfladığı yönünde. Mühendislikler ve tıp fakülteleri olan üniversitelerde bunlar üniversiteyi domine ediyor. Diğer taraftan ülkemizde sosyal bilimler ile beşerî bilimler ayrımı çok iyi anlaşılmadığı için mühendislik olmayan üniversitelerde de işletme, psikoloji ya da iktisat gibi sosyal bilimler beşeri bilimleri domine ediyor. Sadece bir avuç alana hâkim adamın okuyacağı ve muhtemelen 20 yıl sonra unutulacak teknik makaleler, endekslerde yer aldıkları için uzun vadede daha etkili olacak kitaplara tercih ediliyor. Beşerî bilimlerde yazan akademisyenlerin de bu yola girmesi sağlanmaya çalışılıyor. Ne yazık ki ülkemizde akademik kurumlar bile bu iki ayrı disiplinin doğası ve çıktılarının farklı olduğunun farkında değiller.

Cem Köksal olayından dersler (2): Çağdaş dünyada liderliğin kırılganlığı

Köksal olayında gördüğümüz gibi modern dünyada otorite her zamankinden daha zayıftır. Liderleri koruyan bir gelenek ya da kapitalist dünyada kurumsal sadakat yoktur. Daha da kötüsü iletişim çağının sağladığı hızlı iletişim her kararı artık kamusal alana taşıyor. Liderlerin her söz ya da davranışı artık potansiyel bir kamusal anlatı. Tabii sonuç yine önceki dersle aynı, bir lider güvenilirliğini bir kez yitirdiğinde, kısa vadede geri kazanılması neredeyse imkansızdır.

Cem Köksal olayından dersler: Hangi sekülerlik?

Cem Köksal hatalı olsa bile konunun yargıya taşınmasının doğru olmadığı kanaatindeyim. Konu hukuki zeminde değil, toplumsal zeminde tartışılması gereken bir konu. Olayın işini kaybedecek boyuta tırmanması da bana göre gerekli değildi. Bu olay, kurumsal tarafsızlık ile kültürel kimlik arasındaki denge üstüne düşünmemizi gerektiriyor. Şirketler Köksal'ın savunduğu gibi katı seküler bir kurumsal duruş mu sergilemeli, yoksa dini ve kültürel uygulamaları kabul eden kapsayıcı bir duruş mu tercih etmelidir? Böylesi bir kapsayıcılık tarafsızlığa zarar vermez mi?

14 Şubat üstüne: Gerçek Aşk bu olmayabilir mi?

14 Şubat Sevgililer Günü, aşkı kutlamak için bir bahane olabilir ama aşkın doğasını anlama noktasında çok yüzeysel ve hatta yanıltıcı bir portre sunar. Bir felsefeci olarak beni rahatsız eden en önemli boyutu bu. Popüler kültürün romantik ve erotik aşka yaptığı aşırı vurgu, gerçek sevginin derinliğini ve çeşitliliğini gölgede bırakıyor. Oysa aşk sadece ani tutkular, büyük jestler ya da pazarlanan hediyelerle tanımlanamaz. Gerçek sevgi, zaman içinde gelişen, fedakârlık, bağlılık ve sorumluluk gerektiren bir süreçtir.

Bize yapay zekâ takacaklar!

“Oyun büyük yeğenim, bize çip takacaklar. Benden söylemesi”… Türkiye’deki komplocu dostlardan duymaya alıştığımız yaygın bir cümle. Anlayamadığım bir şekilde çip Anadolu distopya senaryolarında önemli yeri olan bir nesne. Ancak bu yazıda beni gerçekten endişelendiren yeni bir tehditten konuşmak istiyorum. Toplanın yeğenler, bize yapay zekâ takacaklar!

Kartalkaya trajedisi: Kader ve ahlâksız kapitalizm

Otele daha çok ne müşteri çekecekse, oda fiyatını ne artırırsa onu yaparım. Yangın önlemleri ne müşteri çeker ne de fiyatı arttırır. Dolayısı ile ona para harcamaya gerek yok! Bu kazanın tek sorumlusu bu otelin sahibi ya da ona göz yuman yetkililer değil. Aynı zamanda bir kanser gibi toplumda yayılan ahlaksız kapitalizmdir. Bu kültür ifşa edilmeden, özel önlemler almadan ve etkin bir şekilde mücadele etmeden daha çok böyle trajedi görürüz ne yazık ki.

Bir Müslüman yılbaşını kutlar mı?

1 Ocak’ta yeni yıl kutlamanın bir Müslüman geleneği olmadığı açık. Peki hal böyle iken bir Müslüman neden yeni yıl kutlar? Bu yeni yıl kutlamalarına karşı çıkmak için başlı başına bir gerekçe değil mi? Bu soruların cevabı basit: Neden tıp bayramı, İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunu ya da 1 Mayıs işçi bayramını kutluyorsa ondan. Yeni yıl kutlamaları çoğu insan için küresel insan deneyiminin bir parçası olarak kutlanılır.

Dedemin zekât felsefesi ve Peter Singer’ın etiği: Küresel açlıkla yüzleşmek

Dedeme şu soruyu sordum: “Allah neden Afrika’daki insanları beslemiyor, bu olan olayların sorumlusu O değil mi?”. Dedem merhamet dolu bir bakış atıp: “Allah değil biz suçluyuz. Biz zekât versek öyle mi olacak?” Bu cevap beni tatmin etmedi: “İyi de zekât Müslümanlara farz, Müslümanlar mı suçlu yani” dedim”. Cevabı bu yazıya beni iten şeylerden biridir: “Zekât dini bir emirden ibaret değil. Zekât bir ahlaki yükümlülük. Her insan dinsiz bile olsa ihtiyacı olana vermeli.” Dedem haklı olabilir mi? Gelin çağımızın en önemli etikçilerinden biri ile beraber düşünelim.