Metin Karabaşoğlu

Fred ağabeyin ardından

Fred abi, Kanada pasaportu taşımakla birlikte, aslında Güney Kaliforniyalı idi. Çocukluk ve gençlik günlerini Los Angeles’ta, Hollywood’a yakın bir muhit olan Pasadena’da geçirmiş, üniversite eğitimine ise yine Kaliforniya’da, Stanford’da başlamıştı. Ancak başlayan Vietnam savaşı onun ve ailesinin hayatını geri dönüşsüz biçimde değiştirecekti. Onun tercihi, Amerikan savaş makinesinin bir parçası olmamak için, bir kitapçının raflarında bulup çok etkilendiği Nikos Kazancakis’in The Greek Passion kitabının izinde kendisini Yunanistan’a sürgün etmekti. Sonra..

Budama zamanı

Budama mevsiminde içim cız etse de dallara testere veya makas değdirirken, hayatlarımız ve düşünme yolculuğumuz ile ağaçlar arasında bir benzerlik olduğunu fark ettim. Budamamak ağaçların hem ömrüne hem verimine ket vurduğu gibi; insanlar ve toplumlar için de hiç değişmeden kalmak meziyet değil, hayat alâmeti hiç değil. Budamayı kutsayıp gördüğü her dala testere veya makas vurmak da meziyet değil elbet, o da hayırlı bir sonuç vermiyor. Nasıl ağaçlar için budama gerekiyorsa, düşünce yolculuğumuzda da eleştiri ahlâkı, beraberinde özeleştiri cesareti ve vazgeçebilme özgürlüğü gerekiyor.

Nereden nereye?

Din adaleti emrederken, seçimde sonuç alabilmek uğruna ‘adaletsizliği’ vaad etmek gibi bir vahamete şahit oldu gözlerimiz ve kulaklarımız. Yetki ve sorumluluk mevkiinden adalet sözü çıkmadı da, kendisine verilen emaneti adaletle değil ayırma ve kayırma ile kullanacağı iması zuhur etti.

Aradığımız irfana ulaşılamıyor

Hayatım boyu elitizmin karşısında oldum, ‘ehliyete’ saygım olmakla birlikte bunu ‘uzman despotizmine’ gerekçe kılmaya çalışanlardan da hazzetmedim. Ama cehaletin despotizmi çok daha tehlikeli. Doğru, elitizm kötü, ama popülizm onunkini mumla aratacak kötülükte.

Dindarların kayıp gündemi

Dindar-seküler gerilimine odun taşıyıp siyasetin ateşini harlamadığı sürece, işçiler ölmüş, kadınlar öldürülmüş, alınmayan tedbirler sebebiyle görevi başında insanlar yitirilmiş; hiçbiri dindarlarımız için dert, tasa ve gündem konusu olmuyor nedense ve nasılsa...

Kimlik kavgasının örttüğü gerçek

Sözümona ‘dindarâne hassasiyetler’in ‘insanî hassasiyetler’i örtmek için kullanıldığı garip ve çelişik bir tablo var önümüzde. Haksızlığa uğrayan ‘öteki’ ise, dindarlarımızın umurunda değil. İnsan’ı gözardı eden, ‘adalet’i paranteze alabilen, yapan ‘bizden’se haksızlığa sahip çıkabilen böylesi bir ‘dindarlık’la bu ülke dindarlarının da, bu dinin de ulaşacağı bir gelecek yok maalesef. Kimlik siyaseti ‘dindar siyasetçiler’e kazandırıyor olabilir, ama dine kaybettiriyor.

Sen Doğu’dan haber ver!

7 Ekim sonrasında olup bitenleri ‘yüz’ler üzerinden tanımlamaya kalkıştığımızda Batının ‘ikiyüzlülüğü’nden söz edeceksek, çok az istisna dışında Müslüman ülkelerin yönetimleri başta olmak üzere Doğu’nun ise ancak ‘yüzsüzlüğü’nden söz edebiliriz. Evet, Batı ikiyüzlü, ama Doğu yüzsüz. Çünkü Batıda en azından tepkisini ortaya koyan bir taraf var, Doğu ise duvar kadar tepkisiz. Her şeye rağmen Batı, insanlığın geleceği konusunda benim gibi bir Müslüman’a daha fazla umut veriyor.

Filistin’in meselesini kimler çözebilir?

İsrail savaş makinesini mevcut şartlarda Müslüman dünya tek başına durduramaz. Filistin’in meselesi, İsrail’in Filistinlilere saldırısı sözkonusu olduğunda ‘insan hakları’yla ilgili bütün söylemlerini unutuveren Batılı yönetimlere bırakılarak çözülecek bir mesele değil. Ama öte yandan, ‘insan’ diye bir canlı olduğunu, farklı inanç, renk, cinsiyet, ideoloji, yaşam tarzı tercihlerinden milyonlarca, belki milyarlarca insanların buluşma noktası olabildiğini bu hengâmda bir kez daha gördük. Dünya ‘biz ve onlar’dan ibaret değil. Dünyanın her yerinde kötüler olduğu gibi, dünyanın her yerinde iyiler de var. Kötülerin dayanışmasıyla oluşan zalimliği kırmanın yolu, ‘hepsi bir’ toptancılığında çözüm aramaktan değil; bu toptancılıkları aşarak, iyilerin buluşup dayanışmasını mümkün kılacak bir inisiyatifi başarmaktan geçiyor.

Hendekten çıkan ders

Kur’ân’da beş kez tekrarlanan “Hiçbir kimse başkasının günahını yüklenmez” âyetiyle ders verilen “Birinin hatasından dolayı başkası sorumlu tutulamaz” ilkesi mucibince, kendisiyle savaş halinde olunan topluluklar içerisinde dahi doğrudan mü’minlere kılıç doğrultanlar dışında hiç kimse mü’minlerin kılıçlarının muhatabı edilmemiştir. Gölgesi altında cennetin olduğu kılıçlar, işte bu şekilde hak gözeten, sınır aşmayan, masumu cezalandırmaya kalkışmayan kılıçlardır. Bugünün diliyle konuşursak, Asr-ı Saadetteki savaşlarda hiçbir zaman ‘topyekün savaş’ mantığıyla hareket edilmemiş, ‘sivil unsurlar’ asla ‘meşru bir hedef’ olarak görülmemiştir. O kadar savaşta bu kadar az zayiat olmasının bir sebebi, savaşın her şeyi meşru hale getirmediğini bilmekle gelen bu hukuka riayet hassasiyetidir.

Yitirdiğimiz bakış; Maruf’un duası

Öfke taşımak, nefret yüklenmek, hınç biriktirmek, husumet beslemek, kin tutmak, linç üretmek, lânet ve beddua etmek için deyim yerindeyse nöbete yatmış bir ‘din dili’nin egemenliğine maruz haldeyiz bugün. ‘Dindar’ ile ‘kindar’ kelimelerini neredeyse birbirinin müteradifi haline getiren sevgisiz bir din dili kol geziyor ortalıkta. Ne zaman dinin bir kere daha öfke, nefret, hınç, linç, kin, husumet, beddua ve lânet sebebi kılındığını görsem, aklıma bir kez daha Maruf’un duası gelir.

Hiçbirimiz güvende değiliz

Yaşadığımız büyük musibetten ben bunu hakkalyakîn öğrendim: Doğru düşmanımız değil, ama yalan çok büyük düşmanımızdır. Bilim düşmanımız değil, ama cehalet çok büyük düşmanımızdır. Hakikatle savaşılmaz, hamasete dost olunmaz. Çünkü hamaset canları heder eder, hakikat ise hayat kurtarır. Deftere yazdım. Asla unutmayacağım… Defter sadece devletlûlarda yok, bizde de var. Hesap Günü yazıcı meleklerin açacağı defterden neler çıkacağına ise hiç girmiyorum bile…

Bir haydutun portresi

“Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar…” Bediüzzaman’ın bu sözü, “padişahın halifemizdir ve ulu’l-emre itaatin mü’minlere farzdır” söylemi üzerinden, müstebit de olsa yöneticilere itaatle yükümlü olduğumuz şeklindeki, hemşehrisi hamalları da etkileyen anlayışa bir cevap niteliğindedir.

Aklın yolu: ortak akıl

Bediüzzaman Said Nursî’ye göre adalet, hürriyet ve meşveret, bir mü’minin olmazsa olmazıdır. Ortak aklı işletmektir aslolan. Vefat ettiği ana kadar onun başta kim olduğuna bakmaksızın istibdadın karşısında, hürriyet-adalet-meşvereti esas alan bir yönetim anlayışının ise yanında yer aldığı aşikârdır.

Büyük değildir büyüklenen

Geleneksel kalıplar içindeki büyüklük, hiçbir özel çaba, yetenek, emek, ehliyet ve meziyet gerektirmeden sahip olunan bir niteliktir. Misal, yaşının daha büyük olması, erkek olarak doğmuş olması, bir hanedanın evladı olması, bir kişinin ‘büyük’ olarak tanımlanması için pekâlâ yetmektedir. Peki, akıl ve iz’an ile tartıldığında, bu özellikler gerçekten bir kişiyi büyük yapmaya ve başkalarını onun tâbii kılmaya yeterli midir?

Güce yaslanan, çöker

Otoritesini ister bürokratik, ister geleneksel, ister dinî alan üzerinden inşa etmiş olsun farketmez, kim bir tahakküm ilişkisi inşa ediyor, karizmasıyla ve gücüyle otoritesini sürdürmeye çalışıyorsa, bunu bu şekilde sürdürmenin imkânı artık gözükmüyor. Yaşanan gerilim, sürdürülen kutuplaşma, giderek artan ve her üç alanda birbirine omuz veren otoriterleşme eğilimleri de esasen tam da bu tıkanmaya verilmiş çaresiz bir ‘ömür uzatma’ tepkisi niteliğinde.

Tedbirsizlik kader, sorumlusu Allah mıdır?

Kendi elleriyle yaptıkları kötülükler veya almaları gerektiği halde almadıkları önlemler sebebiyle zuhur eden felâketler sözkonusu olduğunda katıksız bir ‘Cebriye’ olarak işi ‘kader’e getirenler, güzel şeyler sözkonusu olduğunda ise ortadaki neticeyi Mu’tezile’nin bile tahammül edemeyeceği tavizsiz bir derecede sahiplenerek ‘ben yaptım, benim sayemde, ben olmasaydım...’ söylemleri üretiyor.

Dindar olmayan muhafazakârlık makbul; muhafazakâr olmayan dindarlık, aykırılık

Gelenek ile din, muhafazakârlık ile dindarlık arasındaki gerilimi görmemiz ve irdelememiz gerekiyor... Bu, en başta dindarlar için gerekli. Çünkü muhafazakâr reflekslerin gölgesinde dindeki fıtrîliğin, insanîliğin ve adalet hassasiyetinin aşındırıldığı şu süreçte başta gençler olmak üzere toplumun geniş kesimleriyle dini konuşabilecekleri bir alan açabilmeleri ancak böyle mümkün olacak.

Den Lebenden zur Mahnung: “Yaşayanlar için bir uyarı”

Şu tutumdan uzak dur. Şu damgayı kullanma. Şu söylem ile arana mesafe koy. Ateşle oynama. Ötekileştirme. Tehdit gibi gösterme. Tehdit etme. Dikkat et, düşünerek konuş, aklıselimle hareket et. Yoksa kazanayım derken herkese kaybettirir, ülkene yazık eder, nice hayatı heder edersin.

Gözlemcilikten istifamın öyküsü (Bayram tatlısı niyetine)

Hayatın içinde olanlardan değil kenara ittiklerinden olma korkusu ve herkese değil sadece dar bir mecraya konuşuyor hale düşme endişesi ile gençlik yıllarında insanların içine karışarak dikkatli gözlerle ortalığı süzerdim hep. Bu sebeple her kesimden insanı görebildiğim, duyabildiğim, gözlemleyebildiğim ortamları bir fırsat zemini olarak gördüm. Ama otuzlu yılların nihayetine varmadan, bu gözlemcilikten istifa ettim.

Büyük resim

Hz. Musa ve Firavun kıssasındaki yeni farkettiğim bir detay, binlerce sene öncesinden bir olay gibi değil de, bugünün de bir gerçeği olarak gözüküyor gözüme... Koca bir topluma yönelik büyük bir zulmü örtmeyi hedefleyen ve aslında bu zulmün sonucu olarak ortaya çıkan münferit bir ‘iyilik’ fotoğrafı... O fotoğraf üzerinden oluşturulmak istenen bir izlenim ve yine o fotoğraf üzerinden üretilmek istenen bir borçluluk psikolojisi: “Sayemde...” “Sayemizde...”

Bir vefat, bir hatıra ve düşündürdükleri…

Düşünüşü, yaşayışı ve bilhassa görünüşü ile dinin kurallarını uygulamada ‘ruhsat’la değil ‘azimet’le hareket ettiği ve belirli şekil unsurları üzerinde haddinden ziyade durduğu, dolayısıyla dinin geniş olan yolunu daralttığı izlenimi oluşturan bir hocanın dinen bir problem görmediği için iştirak etmekten öte bizzat kıldırdığı bir cenaze namazına, müftülükler niye imam ve belediye niye cenaze aracı göndermedi acaba? Burada gerçekten dinî hassasiyetler miydi öne çıkan; ‘millî ve idarî endişeler’ mi?

Şiddeti hamiyet bilmek

Tarih, ‘hamiyet’ kılıfına büründürülmüş ‘şiddet’in, aklıselimi boğarak, güya ‘adına’ hareket ettiği milletin ve vatanın başına ne felâketler açtığına ve ne utançlar yaşattığına dair nice ibretle yüklü. Şiddet ayrı şeydir, hamiyet apayrı birşey. Şiddet, hamiyet değildir. Vatanseverliği şiddetin tasallutundan kurtarmak gerekir. Vatanseverliği ve hamiyeti ilimde, adalette, aklıselim ve itidalde aramak gerektir...

Dini mi seviyorlar, tahakkümü mü?

Dini gerçekten seven biri, maksadı eğer buysa bunun tam aksi sonuç veren, olumlu etki uyandırmayıp aksülamel yapan, yaklaştırmak yerine uzaklaştıran, ‘sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz’ hadisindeki uyarının aksine ‘sevdirmeyip nefret ettiren’ bir üslubu, tutumu, davranışı niye sorgulamaz, niye ısrarla ve inatla devam ettirir?

“Sana ne?”

Herkesin birer ferd olduğu, herkesin iradesinin ve dolayısıyla tercih hakkının olduğu, başkalarının hukukuna ilişir şekilde sorumluluğu mucib bir yöne evrilmediği sürece dışarıdan buna müdahale hakkımız olmadığı, müdahale gerektiren durumlarda ise sınırın hukukla çizilmiş olduğu, bundan öte herhangi bir konuda sorulmadıkça yargı belirtmenin karşımızdaki kişiye saygısızlık anlamını taşıdığı, maalesef bu topraklarda genel kabul görmüş hususlar arasında değil.

Nasıl oluyor?

Kendisini veya aidiyetini ‘seçilmiş’ ve ‘özel’ görmenin veyahut yapıp ettiklerine bir maslahat kılıfı giydirerek ‘amaç adına aracı kutsallaştırmanın’ gelip dayandığı yer, inancın gerektirdiği sınırların sorumsuzca, hatta pervasızca ihlali olabiliyor. Kendisini hesaptan muaf hale getiren seçilmişlik anlayışı, ahlâkî planda ilkelerin çiğnenmesi, amelî planda ise ilâhî emirlerin aşınması yahut aşılması ile sonuçlanıyor. Yakın dönemde bir topluluğun fertlerinde bunu görmüştük. Bugün bir başka topluluğun mensuplarında aynısını görmeye devam ediyoruz...

Kafamdaki sorular

Bir Yaratıcıya ve O’nun Hesap Günü yarattıklarına bu hayattaki davranışlarıyla ilgili hesap sorarak vereceği ödül veya cezaya inandığı halde o Yaratıcının insan için koyduğu en temel ahlâkî ölçüleri çiğneyenler olgusu; yanısıra, inanmadığı için kendisine ‘herşey mubah’ kılmayan, bilakis bir ahlâkî alan içinde yaşamaya gayret edenler gerçeği, her iki durumun sebepleri üzerinde beni uzun uzun düşünmeye yöneltiyor.

Hiç hata yapmayanların ülkesi

Hatadan öğrenemeyenlerin ülkesi, çünkü sözümona ‘hiç hata yapmayanların’ ülkesi. Muhakkak bir izahı var olup bitenin, suçun ve kabahatin havale edileceği bir başkası var muhakkak… Bu, sadece tek tek kişilerle ilgili bir durum da değil. Hatasızlık iddiası, dolayısıyla hatadan öğrenememek, yazık ki kollektif bir özelliğimiz… Her yerde ve her zaman hep biz haklıyız, hep onlar haksız, hep birileri bize yanlış yapıyor, bizim yanlış yaptığımız söyleniyorsa bilin bakalım o işin aslı ne…

İki doktorun hikâyesi

Bediüzzaman’ın aşiretler arasında yaptığı seyahatte meşrutiyet ve hürriyet üzerine münazaralarını biraraya getirdiği 1911 tarihli Münazarat’ında, ‘kamuoyu katılımı ve denetimi’ni istibdat ile meşrutiyet, bugünün diliyle konuşursak otokratlık ile demokratlık arasındaki en temel farklardan biri olarak tesbit etmesi nicedir dikkatimi çekiyor.

Görün beni diyen ırkçılık sorunumuz

Okullara ‘insan’ değil ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı bir Türk’ yetiştirmeyi buyuran bir anayasamız var. Hangi etnisiteden olursa olsun insanı aziz bilen bir müfredat içinde yetişmiyor çocuklarımız. Medya dili hiç bu şekilde değil. Sokakların ve aile meclislerinin dili de değil. Irkçılık bu ülkede hep vardı ama hep görmezden gelindi.

ÇOCUKLARLA KONUŞURKEN | Bizim evin futbol halleri

Bize göre, izlediğimiz maçlarda, pozisyon gereği oluşan bir faulden sonra faulü yapan oyuncunun faul yaptığı oyuncudan özür dilemesi ve kalkmasına yardım etmesi, faul yapılan oyuncunun da jest veya mimikleriyle özrü kabul ettiğini göstermesi, bir maçın en güzel sahnelerinden idi meselâ. Emek hırsızlığına yeltenmeden dürüstçe oynanan bir maçtan sonra, sonuç ne olursa olsun, iki takım oyuncularının birbirlerini tebrik etmeleri de öyle.