Selim Kuneralp

Nükleer şemsiye

Fransa Cumhurbaşkanı Macron Fransız nükleer şemsiyesinin Avrupa ülkelerini de kapsayabileceğini ancak kontrolun Fransa’da kalacağını açıkladı. Bu açıklamayı yetersiz bulduğu anlaşılan Polonya Başbakanı Tusk ABD veya Fransız nükleer silahlarının ülkesinde konuşlandırılmasını istediğini söyledi. Ancak Putin değil Doğu Avrupa’daki NATO ülkelerine nükleer silahların konuşlandırılmasını kabul etmek, hepsindeki NATO askerlerinin geri çekilmesini istemekte ısrar ediyor.

Beyaz Saray kabadayıları: Bundan sonra ne olacak?

AB ile ilişkilerimizin durumu malum. Diyalog göçmen sorunuyla sınırlı. Ancak yeni bir kapı açıldığı da belli. Avrupa’nın bize ihtiyaç duyduğu ortada. Ancak yıllardan beri birikmiş muazzam bir karşılıklı güvensizlik var. Bunu aşmak için bizim de bazı adımlar atmamız gerekiyor. 17-18 Mart’ta Cenevre’de yapılacak Kıbrıs görüşmelerinde terk ettiğimiz BM parametrelerine dönmeye açık olmamız iyi bir işaret olur.

Papa vefat ederse ne olur?

88 yaşındaki Papa Francis’in ciddi rahatsızlığı ve Papa seçimini anlatan ülkemizde ve bütün dünyada beğeniyle izlenen, bir çok ödül de toplayan, “Conclave” adlı film dikkatleri Papalık kurumuna çekti. Tanrı uzun ömür versin, Papa Francis vefat edip de makam boşalınca ne olacaktır? Takriben beş yüzyıl boyunca papalar hep İtalyan olmuştu. Bu kural 1978 yılında Polonyalı II. John Paul’un seçilmesiyle bozuldu. Arkadan Alman olan XVI. Benedikt, ondan sonra da İtalyan kökenli olmakla beraber 2-3 kuşaktır Arjantinli olan Francis geldi. Bu defa bir Afrikalının seçilme ihtimalinden bahsedilmekle beraber, Afrikalı kardinaller fazla muhafazakâr bulunduğu için bu ihtimali zayıf görenler da var.

Ukrayna savaşı bizi hiç mi ilgilendirmiyor?

Türkiye’nin Ukrayna savaşının seyri üzerindeki en büyük etkisi 1936 Montreux Sözleşmesine dayanarak savaşın ilk günlerinden itibaren Boğazları savaş gemilerine kapatmak oldu. Bundan en büyük zararı Rus donanması gördü. Savaşın ilk dönemlerinden itibaren Ukrayna Karadeniz’deki Rus donanmasının belli başlı gemilerini batırma maharetini gösterdi. Rusya 28 ayrı defa, Boğazlardan savaş gemisi geçirmek için müracaatta bulunmuş, ancak talepleri her seferinde geri çevrilmiştir. Putin’in bunu unuttuğunu düşünmek herhalde iyice saf olmayı gerektirecektir. Rusya savaşı kazanırsa Montreux’nun değiştirilmesini isteyeceğini düşünüyorum. Bunun için de Sözleşmeye göre beş yılda bir ortaya çıkan fırsat bir dahaki sefere 2026 ilkbaharında gelecektir.

Avrupa’nın savunması: Yeni sınamalar

Trump’un iktidara geri gelmesi, Ukrayna savaşının da öngörülebilir bir dönemde sona ermeyeceğinin anlaşılması AB’ni savunma alanında en azından yeni bir vizyon geliştirmeye itmiştir. Bu gidişle Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisi Türkiye’siz inşa edilecek. Buna sevinecek olanlar hem ülkemizde, hem Yunanistan ve Kıbrıs’ta çok olacaktır. Ben onlardan biri değilim.

Ticaret savaşları yeniden: İlkinin sonu nasıl bitmişti?

ABD’deki bugünkü durum 1930’ların bir tekrarına benziyor ama baştaki hokkabaz sayesinde gerçekten komediye benzeyen tarafları var. Oysa 1930’ların trajediyle bittiği malum. 1930’larda da ABD dünyaya sırtını çevirmiş, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan düzenden uzak durmuş, hatta Milletler Cemiyetine üye dahi olmamıştı. Ekonomik politikası da korumacılığın en uç noktalarına kadar gitmişti. ABD gümrük vergilerini ortalama %45’e çıkarmıştı. Bunun sonucunda kriz Avrupa’ya yayılmış, Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesinde önemli bir etken olmuştu. Bu da dünyayı İkinci Dünya Savaşına sürüklemişti.

Trump hızlı başladı

Avrupa başta Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) olmak üzere uluslararası kurallar içeren kuruluşların Trump döneminde işlevsizliğine karşı paralel önlemler almaktadır. Ne yazık ki Gümrük Birliği’nin derinleştirilmesi ve modernleştirilmesi bir AB ülkesi olan bizim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olarak adlandırdığımız Kıbrıs Cumhuriyeti’ne uygulamamak konusundaki bence yanlış ısrarımız nedeniyle 10 yıldır bir milim ilerleyememektedir. Bu arada Meksika’dan Malezya’ya kadar birçok ülke AB ile ticari ilişkilerini derinleştirmek suretiyle onun pazarında bizi sollamaktadırlar. Bunun bedelini de üreticilerimiz ve işçilerimiz ödeyecektir.

Ortadoğu’da yeni dengeler

Diğer taraftan Suriye’nin yeni yönetimi İsrail ile artık savaşmayacağını açıklamakla mantıki bir şey yaptı. 14 yıllık iç savaş sonrasında tabiri caizse dümdüz olan Suriye’nin yeniden imarı için gerekli kaynaklar ancak Batıdan ve bilhassa Körfez ülkelerinden gelebilir. Onlar da artık Orta Doğu’da İsrail ile barışık bir düzen kurulmasını istemektedirler. THY’nin Şam’a geçen hafta başlayan seferlerine İran vatandaşlarının binmesine Suriye makamlarının izin vermemesi değişimin ne kadar büyük olduğunun bir göstergesidir.

Güneş gerçekten Çin’den mi doğuyor?

Geçenlerde İstanbul’da katıldığım bir toplantıda konuşmacı olan ve bir üniversite tarafından ülkemize davet edilen Singapurlu emekli büyükelçi ve profesör, ölçüsüz ifadelerle Çin’i övücü bir konuşma yaptı. Çin’in karşılaştığı başta nüfusun yaşlanması ve azalması gibi sorunları dile getirdiğimde bunların robotların daha fazla kullanılması ile aşılabileceğini, Uygur sorunundan bahsettiğimde Şinkiang halkının (tabii Doğu Türkistan demedi ve Uygur adını kullanmadı) Gazze’deki Filistinlilerden daha iyi durumda olduğunu anlattı.

Trump’u beklerken

Dünya haklı olarak Trump dönemine endişe ile bakıyor. Gerçekten Ukrayna’ya, hatta Avrupa’ya sırtını çevirip Çin’le hasmane bir ilişkiyle girecek mi? Orta Doğu’da İran’la bir mücadeleye tutuşacak mı? İsrail’e vereceği destek nereye kadar uzanacak? Ticaret savaşları başlatacak mı? 2015 Paris Sözleşmesinden yeniden çekilerek iklim değişikliğine karşı mücadeleye ölümcül bir darbe indirip küresel ısınmanın daha da artmasına sebep olacak mı? Ve tabii başta komşuları Kanada ve Meksika ile NATO müttefiki Danimarka ile kavga edecek mi? Trump’ın önündeki en büyük fren görev süresi.

Yeni yıla başlarken

Devrimin ilk günlerinde Suriye ile bir deniz yan hududu anlaşması imzalayıp tabiri caizse Libya ile yapıldığı şekilde bu defa Yunanistan’a değil (Rum) Kıbrıs’a gol atma heveslilerinin ortaya çıktığını tebessümle karşıladım. Suriye ile yapılacak anlaşmanın sıkıntısı ise o ülkenin kurulduğundan bu yana Hatay’ın Türk toprağı olduğunu kabul etmemesidir. Suriye’nin bir gün Hatay’ın Türk toprağı olduğunu kabul etmesini ben de tabiatıyla içtenlikle diliyorum. Ancak yeni yönetimin ilk işleri arasında bunu yapmasını beklemiyorum çünkü bunu yaparsa içeride aleyhine kullanılacak malzeme yaratmış olacağına şüphe yok.

Yılın son AB yazısı: Yeni bir şey yok

18 Aralık tarihinde kabul edilen ve medyamızın radarına pek girmeyen ancak tüm aday ülkeleri, hatta aday ülke olmayan Kosova’yı da kapsayan bir çeşit performans raporu teşkil eden Konseyin Genişleme Sonuç Bildirisi’nde, Konsey Batı Balkanlar ile Ukrayna ve Moldova’nın AB üyelik perspektifine tam ve tartışmasız desteğini tekrar ediyor. Türkiye için ise aday ve bir çok alanda stratejik bir partner olduğu hatırlatılmakta, ancak diğerlerinden farklı bir konuma oturtulmakta, başka bir deyimle üyelik hedefinden bahsedilmemekte, dolayısıyla üye ülkeler böyle bir hedefe ulaşılması taahhüdünde bulunmamaktadır. Gürcistan için ise ülke hükümetinin attığı adımların Avrupa hedefiyle bağdaşmadığına değinilmektedir.

Yine bir Arap ülkesinde bahar, yine aynı tartışmalar

Suriye’deki devrime ülkemizdeki yorumcuların ve siyasilerin bazılarının bakış açışını hayretle izlediğimi belirtmem lazım. Özellikle ilerici, solcu veya Atatürkçü geçinen bazı kesimlerin belki de sırf Esad’ın sahte bir laiklik söylemi, eşinin başı açık olması gibi sebeplerden dolayı saymakla bitmeyen işlediği suçları görmezden gelmeyi tercih etmektedir. Bu umarım sadece Esad rejiminin çökmesinin iktidarın başarısı olarak görülmesinden muhalefetin rahatsızlık duymasından ibarettir. Endüstriyel çapta bir yolsuzluk ve katliam abidesi yaratmış olan Esad rejiminin ve onunla birlikte Baas partisinin tarihin çöplüğüne gömülmesi ne şekilde gerçekleşirse gerçekleşmiş olsun sosyal demokrat bir parti için ancak sevinç kaynağı olmalıdır. Başka türlüsü düşünülemez.

Demokrasilerine sahip çıkan halklar

Halkın demokrasi için mücadele verdiği yeni örnek Güney Kore. Benim de üç yıl boyunca Büyükelçi olarak görev yaptığım için yakından tanıdığım, severek beğendiğim Kore demokrasisi de bir badireden geçmektedir. Kore halkında gösteri ve protesto geleneği epey güçlüdür. 1980’li yıllarda kanlı bir şekilde sonuçlanan bu gösteriler daha sonraki dönemde, 1988 yılında askeri diktatörlüğün bitmesine ve ülkenin tarihinde ilk defa demokrasiyle yönetilmesine yol açmıştı.

Hukuk ve siyaset

UCM faaliyete geçtiği 2002 yılından bu yana 67 adet tutuklama emri vermiş, yargılananların hepsi ise kendi hükümetleri veya sığındıkları ülkelerin hükümetleri tarafından mahkemeye teslim edilmiştir. Şimdiye kadar görülen davaların hepsi Afrika ülkeleriyle ilgilidir. Bu nedenle Afrika’lı bir çok yorumcu UCM’ni Batının tekelinde olan bir örgüt olarak görmekteler. Son olarak UCM Savcısı İngiliz uyruklu Karim Khan, Myanmar Cuntasının lideri General Min Aung Hlaing aleyhine bir dava açarak tutuklama emri çıkartılmasını talep etmiştir. Böyle bir karar çıksa dahi uygulama ihtimali Myanmar’da rejim değişikliği olmadıkça pek görünmemektedir.

Türkiye, Avustralya’yı neden veto etti?

Türkiye’nin COP-31’e aday olduğunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bakü’de yaptığı konuşmadan öğrendim. Aynı zirve için iki yıldır uğraşan Avustralya hükümetinin bir pazarlık süreci içinde bazı konferans öncesi faaliyetlerin ülkemizde yapılmasını önerdiğini, ancak bu önerinin reddedildiğini yine yabancı kaynaklardan öğreniyoruz. Neticede Avustralya’nın adaylığı bizim engellememiz nedeniyle Bakü’de onaylanamamış, ülke konferans için gerekli hazırlıklara başlayamaz olmuştur.

ABD seçimleri ve sonrası

Bazı gözlemciler Trump’un Suriye’deki 900 ABD askerini geri çekeceğini, YPG/PYD’ye desteğini keseceğini bekliyorlar. Gerçekten de önceki döneminde Trump böyle bir arzuyu dile getirmiş, ancak askeri danışmanları tarafından vazgeçirilmişti. Şahsen ABD desteğinin kesilmesinin o kadar kolay olmadığını düşünüyorum zira YPG/PYD’nin gözetimindeki kamplarda 10.000 kadar İŞİD’ci terörist ve ailelerinin bulunduğu bilinmektedir. ABD ve ona refakat eden diğer Batı ülkelerinin kuvvetleri çekilirse bu kampların akıbeti sadece Batı için değil, aynı zamanda Rusya için de ciddi bir sorun olacaktır. Kaldı ki ABD’nin boşaltacağı alana İran’ın yerleşme ihtimalini de gözden çıkarmamak lazım. Bu da herhalde işimize gelmeyecektir.

AB: İlerlemesiz rapor

Geniş Avrupa’yı bir araya getiren Avrupa Siyasi Topluluğunun geçen hafta Macaristan’da yapılan zirvesine Cumhurbaşkanının iki yıldan sonra ilk defa katılmış olması, Trump’un seçilmesinden önce kararlaştırılmış olmakla beraber iplerin tamamen kopmadığını olumlu bir işaretidir. Toplantı sırasında Kıbrıs (Rum) Cumhurbaşkanı ile samimi bir ortamda gayrı resmi bir şekilde de olsa görüşmüş olması her ne kadar resmi Kıbrıs politikamızda bir değişiklik anlamına gelmemişse de, muhakkak AB çevrelerinde olumlu şekilde not edilmiştir. Umarım bu tür temasların arkası gelir ve Trump’un uygulaması beklenen politika neticesinde ABD’nin Avrupa’da yaratacağı boşluğun telafisinde ülkemiz hak ettiği yeri alır.

Selim Kuneralp: Dünyaya sırtını çevirmiş bir Amerika görebiliriz

"1920'leri hatırlatan sağa kaymanın Amerika'da bir geçmişi var. Yani dünyaya sırtını çevirmek, izolasyonizmim. Orta Doğu'da daha İsrail yanlısı bir politika izleyeceği kesin denebilir. Çin’e karşı katı bir ekonomik politika izleyecek gibi görünüyor."

Seçimleri çalan çalana

Maduro oyların %54’ünü aldığını ilan ettirmiş, muhalefetin adayını ülkeyi terk etmeye zorlamış, adaylığı engellenen esas lider ise saklanmaya mecbur bırakılmıştır. Muhalif adayın %65 ile seçimin esas galibi olduğu genel kanaatti. Gürcistan’da eski başbakan ve Rus yanlısı oligark İvanişvili’nin, oy satın almalar ile sandıklara müdahalelerin bolca görüldüğü bir seçimde zaten iktidarda olan partisi %53 oy aldı. Oy satın almalar için 150 milyon dolar harcandığı söylenmektedir. Cezayir ve Tunus ise tipik seçim çalma örnekleridir.

Dış politikada yeni arayışlar

BRICS ile ilgili ilk baştaki heyecanın biraz dağıldığını görüyoruz. Son zamanlarda Batıya tekrar göz kırpma işaretleri de verilir oldu. Şansölye Scholz’un İstanbul ziyareti de en azından Almanya’da ülkemizle ilişkilerin çığırından çıkmasını önleme iradesinin mevcut olduğunu gösteriyor. Ülkemiz Batı değerlerinden büyük ölçüde kopmuş olmasına rağmen yabana atılabilecek bir konumda değil.

Savaşlar nasıl biter?

Bugünkü şartlarda ne Ukrayna savaşında, ne de Orta Doğu’da buna benzen bir dış müdahale olası görülmediğine göre ve saldırgan taraflar olan Rusya ile İsrail’e karşı kısmen yarım ağızla uygulanan yaptırımlar da fazla etkili olmadığına göre savaşların kendi dinamikleriyle devam etmesi en kuvvetli ihtimaldir. Özellikle Gazze ve Lübnan’da meydana gelen mezalimin boyutları her gün artsa ve kamu oylarında infiale yol açsa da uluslararası toplumda değil müdahalede bulunmak, yaptırımları etkinleştirmek iradesinin bulunmadığı açıktır. Dolayısıyla her iki savaşın da taraflardan biri tükenmeden maalesef sona ermesini beklemek yanlış olur.

Birleşmiş Milletler iflah ve ıslah olur mu?

Dünya kamuoyu Gazze, Lübnan ve Ukrayna savaşları karşısında uluslararası toplumun hareketsizliğine haklı bir tepki gösteriyor. Ancak burada suçlu BM değil, onun üyesi olan devletler. BM dünya jandarması olacak bir konumda değil. Kore Savaşında olduğu gibi her savaşa BM müdahil olup kendine göre bir düzen kurmaya kalkacak güçte olsaydı bu gücün ne şekilde kullanılacağı sorusu da bence sorulmaya değer. Böyle bir durumda işler daha mı iyi olurdu, daha mı kötü olurdu bilmek pek mümkün değil.

Korumacılık hortladı: Türkiye’ye etkileri

Avrupa Merkez Bankası eski başkanı ve eski İtalya başbakanı Mario Draghi’nin AB Komisyonu’nun isteği üzerine hazırladığı raporda yaptığı teklifler arasında AB sanayiini desteklemek için 800 milyar euroluk bir fonun kurulması da vardı. Oysa rekabeti bozacak teşvikler DTÖ kurallarına aykırıdır. Ne yazık ki DTÖ ihtilafların çözümlenmesi mekanizması nerede ise 10 yıldır felç içinde olduğu için ABD, AB, Çin ve başkalarının kuralları ihlal etmelerinin bir yaptırımı kalmadı. Bu gelişmelerin neticesinde küreselleşmenin geriye gitmesi tehlikesi ciddi bir şekilde baş göstermeye başladı.

Türkevi hatıralarım

1976 sonlarına doğru genç memur olarak ilk tayin yerim olan Birleşmiş Milletler (BM) Nezdindeki Daimi Temsilciliğimize atanmıştım. Gerçekten Türkevi binası 3 milyon dolara IBM’den satın alınmıştı. Kaparo yanlış hatırlamıyorsam 300 bin dolardı. Ancak 70 sente muhtaç olduğumuz dönemde eksik parayı toparlamak pek kolay olmuyordu. Süre kısalıyordu. Sonunda bir Amerikan bankasından Hazine'nin borç olarak aldığı birkaç yüz milyon dolarlık paranın küçük bir kısmı IBM’e ödenmiş, bina da bizim olmuştu. IBM döneminden kalma yırtık yer halılarının ben ayrılıncaya kadar kullanıldığını hatırlarım. Giriş katındaki vitrinleri süslemek için çok fazla bir malzememiz yoktu. Atatürk ve zamanın Cumhurbaşkanı Korutürk’ün fotoğrafları, birkaç Kütahya çinisi ve bakır eşya ve tabii bayraktan ibaretti teşhir ettiklerimiz.

200 yıldır Mısır’la ilişkiler hep sıkıntılı oldu

Mısır’la ilişkilerimizin nerede ise 200 yıldır hep inişli çıkışlı olduğunu hatırlamak gerekiyor. Belki de bu normal sayılmalıdır. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısı ve 20’inci yılın ilk yılları dışında iki ülke arasındaki ilişkiler hep bir rekabet ortamında cereyan etti. Hem Osmanlı hem Cumhuriyet dönemlerinde muntazam aralıklarla meydana gelen krizlere ana hatlarıyla göz atmak belki bu seferki yakınlaşmanın da pek kalıcı olmayacağına işaret edebilir.

BRİCS, ŞİÖ, AB ve NATO

Rusya ile Çin’i karşısına alan bir ittifak mensubu olacaksınız, diğer taraftan da onların Batı karşıtı ekonomik model ve askeri güç oluşturma çabalarına ortak olacaksınız, işte orada sıkıntı çıkar. Nitekim hiçbir NATO üyesi, AB üyesi veya aday ülke ne BRİCS’e ne de ŞİÖ’ye üye olmaya çalışmıştır. AB ve NATO içinde çıban başı olan Macaristan dahi bunu yapmaya çalışmamıştır. Ülkemizde özellikle iktidar ve Çin ile Rusya sevdalıları cephelerinde dünyanın çok kutuplu olmaya doğru gittiğini, ülkemizin de böyle bir ortamda stratejik otonomisini arttırmak istemesinin doğal olduğunu iddia eder dururlar. Oysa dünya çok kutuplu bir yapılanmaya doğru gitmiyor. Soğuk savaş sonrası tek kutuplu yapı belki ortadan kalktı. Ancak yerini tekrar iki kutuplu bir yapı aldı.

Vize serbestisi başka bahara

Peki kriterler yerine getirilse acaba vizeler kalkar mı sorusu da sorulabilir. Bunun cevabının olumlu olacağından emin değilim maalesef. 15 Temmuz 2016 darbe girişimden sonra ülkemiz kaynaklı kaçak göçmen ve ilticacı akımı katlana katlana gitmeye başladı. Vize diyalogunun başladığı dönemde ülkemiz kaynaklı ilticacı sayısı yılda 5000 iken, geçtiğimiz yıl 100.000’e ulaştı. Bu şartlarda vize serbestisini konuşmak çok zor olacaktır. Kriterler yerine getirilip yukarıda bahsettiğim iki kanun tadil edilse bile bunların tatbikinin ilticacı sayısını azaltıp azaltmayacağının belirlenmesi birkaç yıl alacaktır.

Yine Avrupa Birliği, yine boş laflar

AB ülkelerinin vize kolaylaştırma yoluna gitme konusundaki iştahsızlıkların başlıca nedeni her yıl gittikçe artan sayıda ve yüzbinleri geçen ülkemiz kökenli kaçan göçmenler sorunu olduğu açıktır. Buna karşılık toplantı sonrasında yaptığı açıklamalarda Bakan Fidan altı kriterin yerine getirilmesi konusunda ilgili kurumların çalışmalarını sürdürdüklerini duyurdu. Bu çalışmaların on yılda tamamlanamamış olması iktidarın pek bir acelesi olmadığının işareti sayılmalıdır. Aslında eksik kriterlerin en önemlisini teşkil eden Terörle Mücadele Kanunu’nun AB’nin istediği şekilde kurucu üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi standartlarına uyarlanması mümkün olabilse ülkemiz çok farklı bir yer olurdu.

Bangladeş ve Venezuela: Tespitler, sonuçlar

Bangladeş ve Venezuela tecrübelerinin gösterdiği gibi yıllanmış olan ve ayrıca ülkenin mahkemeler başta olmak üzere tüm kurumlarını ele geçirmiş olan iktidarların seçim yoluyla değişmesi kolay olmuyor. Hatta imkânsız denebilir çünkü modern çağda örneği yok. Ayrıca dikkat çeken husus Bangladeş ekonomisinin devrik rejim zamanında çok iyi bir performans göstermesine rağmen rejimin halk tarafından devrilmiş olmasıdır. Venezuela’da ise halkın rejim karşıtlığının önemli bir nedeni petrol zengini ülkenin yanlış politikalar neticesinde fakirleşmiş olmasıdır. Bu iki ülkeye bakılınca halkın refahını arttırmanın her zaman onu tatmin etmeye yetmediği sonucuna varılabilir.