13 yıl öncesinden bir Erkan Oğur portresi: Yalınlığın manifestosu…

Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın bestelediği bir türkünün düzenlemesine yardım eden Erkan Oğur birkaç gündür bazı insanlar için bir nefret nesnesi… Her kesimin sevdiği, hakkında tek bir olumsuz söz söylenmeyen bir insan için katlanılması çok zor bir tecrübe... 2008’de, odağında onu çevreleyen sevgi ve saygı hâresini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan bir Erkan Oğur portresi yazmıştım. O portreyi şimdi bir de Serbestiyet okurlarının dikkatine sunmak istedim.

“İnsan değil de ağaç olsam… dallarımın arasından rüzgâr esse… yapraklarım, çiçeklerim, meyvelerim olsa… mevsimleri yaşasam… köklerimle toprağın derinliklerine sarılsam… kuşlar konsa dallarıma, yuva bile yapsalar… böcekler, karıncalar yollansalar içime… çürütseler oralarımı… ballarım, sakızlarım olsa… gövdeme bir insan yaslanıp uyusa… ben bunları hiç bilmesem, sadece ağaç olsam…”

Bir ideali ya da bir iddiayı militanca, savaşçı bir üslupla, hatta bir adım ötesinde öfke ve şiddetle savunmada gizli bir kendini (de) ikna çabası yok mudur? Bence vardır… Onca keskinlik, aslında insanın kendi fikirlerine karşı beslediği kuşkuları gidermek üzere imal edilmiş bir savunma silahı olamaz mı? Bence olabilir.

Bir de inandığının propagandasını yapmayı, neredeyse inandığına saygısızlık addedenler var. Doğru bildiğini yapmak, bu uğurda samimi bir çaba göstermek bu insanlara yeter. Başkalarının kendilerini izlemesi ya da takdir etmesi sevindirir onları ama, buradan bir “propaganda hakkı” devşirmek, birilerini “doğru yol”a çağırmak akıllarının ucundan bile geçmez.

Hayır, mesele ilk bakışta göründüğü gibi değildir, hatta ilk bakışta görünenin tam tersi geçerlidir: Ukalâ bir “ben” duygusu değil, başka “ben”lere ve onların tercihlerine duyulan derin bir saygı söz konusudur burada.

Düşünürseniz, böyle bir dünyada, üstelik etrafınızda sizi neredeyse bir peygamber gibi izlemeye hazır sevenleriniz varsa imkânsız gibi bir şeydir bu. Erkan Oğur bence en çok bu yanıyla dikkati ve saygıyı hak ediyor.

“Ben pasif bir insanım. İçe dönük yaşayan birisiyim. Bir şeyler yaparım sunarım, kabul görür görmez veya eleştirilir filan, onlara çok kulak asmıyorum. Kapılar da açık, isteyen, merak eden gelip inceler, eleştirir. Ben insanları eğitmek istemiyorum. Ders veren insanlardan olmak istemiyorum. Şöyle yapılmamalıdır, bunun doğrusu budur, kötüsü şudur gibi… Müzik çok özel bir konu. Bana sorarsanız, yalnız yapan kişiyi ilgilendiren bir konu. (…) Ben sadece kendim için yapıyorum. Civarımdakiler, insanlar hoşlanınca mutlu oluyorum.”

“insan-dışı”

Erkan Oğur, bir konserinden önce -seyircilerinden ona artık nasıl bir şey geçtiyse- perdesiz gitarına daha hiç dokunmadan şöyle bir uyarıda bulunmuş:

“Herkesin zevklerine saygılıyım, insanlar değişiyor, kimse bu müziği dinlemek zorunda değil…”

Müziğinden hoşlanmayabilecek ve konser sırasında bunu mimikleriyle, jestleriyle ifade etmekten kaçınamayacak izleyicileri rahatlatarak konserine başlayan bir sanatçı… İşte bu türden “tuhaf” davranışları nedeniyle, sevenleri onda bir tür “insan-dışılık”, bir tür “aşmışlık” görüyor.

“Kendisinden atkısını isteyip, kendi atkısını da ustaya vermeyi teklif eden arkadaşa ‘benim atkım eski, seninki daha yeni’ cevabını veren, ama yoğun ısrarına yanıt verip atkısını hediye eden can bir insan. Dün o atkıyı taktığımda ‘enel hak’ diye bağırasım geldi.”

İnternet bloglarında, sözlüklerde onun için yazılmış metinlerin çoğu işte bu türden, sanki bildiğimiz dünyanın dışındaki bir insana göndermelerle dolu:

“Bir tekke kursa, ben de müridi olsam, ikimiz de kurtulsak bu saçma hayattan. Tüm hayatımı bir notayı doğru çaldığımı söylemesini sağlamak için harcasam. Sonra bana bu hırsın anlamsızlığını öğretse, bundan da vazgeçsem. Ağaç değil de belki yalnızca ot olsam, çiğnese geçse. Allah benim ömrümden alsın ona versin, daha yapacağı çok şey var.”

Dahası da var, müziğinin hak ettiği özel tarzda yoğunlaşmayı beceremediği için kendini o müziği dinlemekten men etmişler dahi var:

“Benim artık dinlemediğim bir insandır. Nedeni de gayet basit (bence). Adam yaptığı müziğe öylesine katıyor ki ruhunu, felsefesi ve müziği öyle bütünleşmiş ki, bir süre sonra dinlemekle arkasından yetişemiyorsunuz. O noktadan sonra adamı kuru kuruya dinlemek saygısızlık gibi geliyor bana. Ben devam edemeyeceğim abi hakkını helal et diyorsunuz. Bir ömürlük misafiri kalbinize gömüp daha sakin rüzgârlara yelken açıyorsunuz. Ben yani. Açıyorum.”

Yüzleştirme müziği?

Bu, uç bir örnek, daha yaygın bir eğilim şu: Erkan Oğur’un bazı şarkılarını ancak uzun aralar verdikten sonra dinleyebilmek… Mesela Ekşi Sözlük’te “Pencereden kar geliyor”la ilgili 70 civarında “entry” var ve bunların önemli bir bölümü, bu “kanser eden” türkünün dinlenmesindeki zorluk üzerine… Bu türküyü 1998’de kaydedilen “Gülün kokusu vardı” albümü için stüdyoda seslendirmiş Oğur, o gün bu gündür bir daha da ağzına almamış. Çünkü her söyleme girişimi hıçkırıklarla kesiliyormuş. Büyük ısrarlara dayanamayıp sahnede söylemeye çalıştığı birkaç defa da aynı şey olmuş. Galiba uzun süredir sevenleri bu taleplerinden vazgeçmiş.

Bence Erkan Oğur’un müziğine karşı geliştirilen bu türden tavırlar bu özel müziğin herkesi samimiyete, kendisiyle yüzleşmeye zorlamasından kaynaklanıyor. Bu etkinin hangi yolla sağlandığı konusunda bir bilgim yok, sorsanız cevap veremem, ama böyle olduğuna neredeyse eminim.    

Sanatçının sesinde, sözünde, sazında her ne varsa, bunu öncelikle çocukluk yıllarından, Elazığ-Harput yöresinden devşirdiği kesin. Çığlık çığlığa susuşunun kaynağı da hiç kuşkusuz oralardan:

“Sesim güzeldi. Ama çok utanırdım, yalnızken söylerdim. Çok zorlarlardı, arkamı döner, duvarın köşesine sıkışıp iki satır duvara doğru söyler, sonra heyecandan ağlardım, söyleyemezdim. O yüzden söyleme sorunum vardır hâlâ. Hâlâ halkın önünde söyleyemem, stüdyolarda kaçamak biçimde söylüyorum.”

Bilmiyorum, belki de çocukluğunda bildiğimiz türden bir müzik eğitimi görmemiş olmasıdır sesindeki-tavrındaki bir türlü kavranamayan o garipliğin nedeni.

“O yaşlarda bir müzik eğitimi görmedim. Sokaklar, dağlar, kuşlar, civarın müziği, yöre müziği… Benim okulum aslında, Elazığ’ın köy düğünleri oldu. Köy düğünlerinde duyduğum müzikler…”

Elazığ sonrasında fizik mühendisliği eğitimi, Almanya, Amerika var. Acaba bu tuhaf bileşim olabilir mi bütün bu tuhaflığın nedeni? Bülent Ortaçgil, en azından müziğini öyle açıklıyor:

“Beslendiği yerlere hiç sırtını dönmedi, inkâr etmedi ama orasıyla da yetinmedi. Uzun zaman orayı unutmuş gibi göründü, sonra o beslendiği yerlerin türkülerini bir daha çalmaya kalktığı zaman bambaşka bir tavırla çalmaya başladı.”

“Erkan Oğur bir gün bir stüdyoda oturmaktadır. İçeri sırtında gitarıyla genç bir kız girer, Erkan Oğur’u tanımaz. Heyecanla sorar:

“- Siz de mi gitar öğrencisisiniz?

“- Ömür boyu.”

“Ömür boyu öğrenciyim” diyebilen bir mütevazılık, çalışkanlık, sebat, köklere bağlılık, çağından kopmama… Tamam da, bu özelliklerin hepsine sahip başka müzisyenler de var, neden onların müziği Erkan Oğur’un müziği kadar “tuhaf” değil?

Dedim ya, bilmiyorum. Bence kendisi de bilmiyor.

Önceki İçerikFOTO HABER | Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Lideri Devlet Bahçeli, Beştepe’de iftar yaptı
Sonraki İçerikFaiz sabit kaldı ama metin değişti