“Ama arkadaşlar iyidir”: TSK’da kayırmacılık ve kadrolaşma

SADAT ve ardından TÜGVA olaylarının duyulmasının ardından aklıselim sahibi hemen herkes ordu dahil tüm kamu personeli alımlarında ve terfilerde kayırmacılığa, kadrolaşmaya geçit vermeyen, evrensel ölçütlerde ve liyakate dayalı bir sistemin önemine vurgu yaptılar. Ancak Türkiye’nin özgül koşullarında bu güzel ve ezber öneriler daha baştan boşa düşüyor.

Emekli koramiral Atilla Kıyat’ın “Üç Yıldız Bir Penaltı” (YKY, 2010) adlı anı kitabındaki bir bölümü okurken her nedense aklıma Tabutta Röveşata filmindeki Mahzun karakterinin o meşhur repliği geldi: “Ama arkadaşlar iyidir.”

1981’de kurmay albay olarak Deniz Harp Akademisi’nde öğretim başkanı olduğu sırada bir gün komutanı ile sohbet etmektedir Kıyat. Özetle alıntılıyorum (sayfalar 238-240):

Komutan, “Bugün çok yorulduk. Mesai de bitti. Hadi birer konyak içelim” dedi. Günlük konuları konuşurken sözü akademi giriş sınavına [kurmaylık sınavı – H.Ş.] getirdi.  “Bu imtihan kâğıtlarının isim kısmı kapalı olduğundan, birlikte çalıştığımız çok değerli subayları akademiye alamıyoruz. Onların yerine meslekte pek iyi yerlerden geçmeyen, sırf ders çalıştıkları için sınavı kazanan subayları alıyoruz. Gel bu sene kâğıtları isim kısmını açtıktan sonra değerlendirelim” dedi.

Çok şaşırmıştım. Bunun yönergeye aykırı olduğunu, ayrıca bizlerle çalışma imkânı olmayan subayların büyük bir haksızlığa uğrayacaklarını söyledim. Komutan anlaşılmaz bir şekilde ısrar ediyordu. Benden istediği desteği alamayınca konuyu öğretim kuruluna getirdi. Ne mutlu ki kurulda herkes benim gibi düşünüyordu.

Bahriye’de isim yapmış bir amiralin böyle bir öneriyi getirmesine aklım ermemişti. Ta ki o yıl Akademi sınavlarına gireceklerin listesini görene kadar. Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın [yazar isim belirtmiyor ama tarih itibarıyla Konsey üyesi oramiral Nejat Tümer olmalı – H.Ş.] oğlu da sınava giriyordu. Onun sınavı kazanamama ihtimali komutanı ürkütüyordu. Doğru muydu bilmiyorum ama şöyle bir söylenti dolaşıyordu: Kuvvet komutanının oğlu akademi öncesi alınması gereken hazırlık kursunu orta derece ile bitirmiş, kursu açan komutanlığın başındaki amiral, akademi sınav hakkını kaybetmesin diye, emirle bu orta dereceyi iyi yapmıştı.

Sınav sorularının hazırlık sürecinde komutan devamlı “Kuvvet Komutanımızın oğlu Akademi’ye mutlaka girmeli, bundan Akademimiz çok büyük şeyler kazanır” deyip duruyordu. Benim cevabımsa “biraz zor ama inşallah kazanır” oluyordu. Komutan, “bu çocuğu çağıralım, neleri çalışması lazım yönlendirelim” diyor; benim cevabım “hiç kimseye farklı bir şey yapamayız” oluyordu. İçime bir kurt düşmüştü.

Durum muhakemesi ve deniz taktiği sınavlarının sorularını ben hazırlayacaktım. Yanılmıyorsam 100 kadar soru. Altı soruyu, hemen hemen kimsenin bilemeyeceği, çok az kullanılan taktik talimnamelerden hazırladım. Bu soruları başkası bana sorsaydı, ben de bilemezdim.”

Alıntıyı burada kesiyorum.

Deniz Kuvvetleri komutanının oğlunun sınav sonucuna aşağıda değineceğim.

Biraz teori

Kayırmacılık kavramı, “tanıdık,” “arkadaş,” “bizden” gibi birtakım informel yakınlık tanımlamaları üzerinden ilişki bağlamlarının kurulduğu ve ilişkilerin bu informel bağlamlar üzerinden geliştirildiği pratikleri ifade etmek için kullanılıyor.

Kayırmacılığın çeşitli görünümleri olabiliyor: Akraba kayırmacılığı (nepotizm), eş-dost, ahbap kayırmacılığı (kronizm), siyasi kayırmacılık (partizanlık), iktidara ve seçmen kesimlerine yönelik kayırmacılık (klientelizm) gibi. Bir kimsenin “yanında olanı” koruması, kollaması, desteklemesi, ona bu şekilde yarar sağlaması fiillerini içeren patronaj olgusu da bu başlığa dahil edilebilir.

Bu görünümlerin hemen hepsinde ortak nokta, elinde merkezi veya yerel güç bulunan bir kişi veya iradenin, kendisine verilen desteğin karşılığı olarak bir kimse ya da topluluğa bazı maddi veya manevi çıkarlar sağlaması.

Bu kayırmacılık türleri genellikle aktörler arasındaki yüz yüze ve şahsi nitelikli sosyal ilişkilere dayanıyor.

Kayırmacılık etrafında biçimlenen ilişkilere “kabilecilik”i de ekleyen Prof. Cemil Oktay, Yükselen İstemler Karşısında Türk Siyasal Sistemi ve Kamu Bürokrasisi başlıklı önemli çalışmasında onu şöyle tarif ediyor:

“Kamu örgüt birimlerindeki ya da bu birimlerle toplumsal çevre arasındaki ilişkilerde, aynı okulda okumuş olmak, aynı yöreden olmak, aynı siyasi partinin çizgisinde bulunmak gibi özgül ölçülerin yakın görünüme geçmesi, yönetim çalışmalarını düzenleyen evrensel ölçülerin ise geri plana atılması hali.”

Hatırlayacağınız gibi, tüm bu kayırmacılık meseleleri en son geçtiğimiz haftalarda TUGVA ve SADAT üzerinden patlak verdi.

SADAT ve TÜGVA ve diğer bazı rekabetler

Ortaya çıkan TÜGVA/SADAT skandallarının odağında yer alan kurumlardan biri Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) idi. Anlaşıldığı kadarıyla bir tür kronizm ve patronaj ilişkileri üzerinden TSK’da kadrolaşma çabası söz konusuydu.

İddiaya göre, 15 Temmuz sonrasının çalkantılı yıllarında SADAT, mülakat komisyonlarında görev alarak Harp Okullarına girecek adayların belirlenmesinde etkili olmuştu.

Öte yandan, tartışma ilerledikçe mülakat komisyonlarında yer alanların sadece SADAT’çılar olmadığı anlaşıldı. Balyoz ve Ergenekon davalarından beraat ettikleri için kendilerine itimat edilen kimi emekli subaylar da bu komisyonlarda görev almıştı.

Çok açık ki 15 Temmuz sonrasında FETÖ tehlikesine karşı bu iki grubun ikili bir baraj oluşturması hedeflenmişti.

Ancak, basit mantık kuralı gereği, bir grubu dışarda tutmak başka grup/grupları içeri almak anlamına geleceğine göre, içeri alınan bu gruplar kimlerdi?

Burada iki şık söz konusu. Birincisi, o tarihten itibaren subay adayı alımlarının evrensel/objektif/tarafsız ölçütlerle ve tümüyle liyakate dayalı olarak yapılmış olması ihtimali.

Diğer seçenek ise komisyonlarda görev alan bu grupların, ellerindeki bu seçme ayrıcalığını kronizm, kayırmacılık ve patronaj ilişkileri üzerinden kadrolaşma için bir fırsat olarak kullanmış olmaları.

Hem ortaya çıkan haberler, hem de memleketin kültürel topoğrafyasına ilişkin bilgimiz, ikinci seçeneğin daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu akla getiriyor.

Öte yandan, yine anlayabildiğimiz kadarıyla, bu iki grup arasındaki görüş farklılıkları sorunlar çıkarmaya başlayınca, Balyoz/Ergenekon süreçlerinden geçmiş emekli subaylar mülakat komisyonlarından diskalifiye edilmişti.

Siyasi iktidar eliyle yapıldığı anlaşılan bu diskalifiye işlemi, belli ki, en azından Harp Okulları düzeyinde, onlara ihtiyaç duyulmamasını sağlayacak başka güvenilir mekanizmaların artık iyice kurumlaşmış olduğuna duyulan inançtan kaynaklanıyordu.

Oda TV’nin duyurduğu SADAT ve gazeteci Metin Cihan’ın duyurduğu TÜGVA, bu mekanizmaların muhtemel adresi idi.

SADAT tartışmaları

Aslında, geçtiğimiz haftalardaki bu haberlerden çok önce, Temmuz 2017 gibi erken bir tarihte, emekli albay Ali Türkşen benzer bazı iddiaları gündeme getirmişti.

Türkşen, Balyoz/Ergenekon’dan beraat eden emekli subaylarla SADAT referanslı sivil ve askerlerin bir arada görev yaptığını şimdi anladığımız o tarihlerde, Harp Okulu mülakatlarında adaylara tuhaf sorular sorulduğunu iddia etmişti. Bu sorulardan bazıları şunlardı: “Türkiye demokrasi ile mi yönetilmeli, teokrasi ile mi? Sana Genelkurmay Başkanı bir emir veriyor, cumhurbaşkanı da bir emir veriyor; hangisini yaparsın? 15 Temmuz mu destandır, Çanakkale mi?”

İki grup arasındaki tutum farklılıkları muhtemelen Türkşen’in bu paylaşımları yaptığı o tarihlerde başlamıştı.

SADAT olayını bu ayın başında duyuran Oda TV’nin bu haberi verişindeki hayli karmaşık, büyük ölçüde yanıltıcı ve mantık hatalarıyla dolu dil, aradan geçen bunca zamanın ardından, toplumda infial düzeyinde bir farkındalık yaratmak ister gibiydi:

“SADAT Başkanı Adnan Tanrıverdi Odatv’ye konuştu: Harp Okulları mülakatını 3 yıl SADAT yaptı” başlığıyla verilen haber gerçekten de infial uyandırdı. Devam eden satırlar da öyle: “SADAT’çılara mülakatlarda yer verilmemesini SADAT kurucusu emekli tuğgeneral Adnan Tanrıverdi’ye sorduk. Adnan Tanrıverdi, Oda TV’ye yaptığı açıklamada, Tanrıverdi’nin cumhurbaşkanı başdanışmanlığı görevinden ayrılmasından sonra SADAT’çıların mülakatlardan alındığı yönündeki iddialara ‘Tezvirat’ karşılığını verdi.”

Burada basit mantık kurallarına aykırı bir şeyler vardı. Tanrıverdi durup dururken bu olayı gündeme getiriyor ve bununla da yetinmeyip Külliye’deki görevinden ayrılmasından sonra SADAT’ın bu mülakatlara katılmamaya başladığı haberlerinin doğru olmadığını açıklıyordu!

Olayın aslında muhtemelen nasıl olduğunu ise, haberde Tanrıverdi ile birlikte ismi geçen emekli subaylardan Gürcan Onat’ın sosyal medyadan yaptığı açıklamadan anlıyorduk. Onat şöyle diyordu:

Caner isimli muhabir, telefonla beni aradı, çok kısa konuştuk. Ellerinde Harp Okulu mülakatlarına katılan SADAT’çı dört isim olduğunu söyledi. Kim olduklarını sordum, söylemedi. Sadece birisinin ben olduğunu ifade etti. Meğer, Adnan paşam ile de konuşmuş, Adnan paşam hiç uzatmadan, 4-5 kelime ile, böyle bir şeyin olmadığını, tezvirat olduğunu söylemiş o kadar.“

Yani Tanrıverdi’nin tezvirat (dedikodu) dediği şey, Oda TV’nin olayı haberleştirme biçiminin tam aksine, SADAT’ın mülakatlarda görev almadığı değil aldığı iddiası idi. Tanrıverdi olayı doğrulamıyor, yalanlıyordu.

Kafa karışıklığımızı kısmen gideren açıklama Milli Savunma Bakanlığı’ndan geldi:

“Haberde adı geçen ve SADAT kurucusu olduğu iddia edilen emekli personel Gürcan Onat’a, sadece 2017 ve 2018 yıllarında yapılan askeri öğrenci seçim alımlarında görev verilmiştir. 2019, 2020 ve 2021 yılı askeri öğrenci seçim komisyonlarında ise görev verilmemiştir.”

Konuyu bir yandan daha da karmaşıklaştıran, ama aslında o karmaşa içinde anlaşılır hale getiren ifadeler ise yine Gürcan Onat’tan geldi:

“Şunu da söyleyeyim, bu mülakatlarda kendi devre arkadaşlarımdan birkaç kişi daha vardı. Bizim devrelerden kimi çağırsalar, her biri, bu görevi gayet güzel ve başarılı bir şekilde yapabilecek donanım ve seviyededir. Yine çağırsalar yine giderim. (….) Ey Oda TV ve işbirlikçileri, biz bu göreve gitmeyeceğiz de kim gidecek? Soysuz değilim, Selanik’in Sabataycı dönmelerinden değilim, öz ve öz Türk oğlu Türküm. Dinim İslam. Peygamberim Muhammed Mustafa (s.a.v.). Dini vazifelerimi yapmaya gayret ediyorum. Hain, hırsız, şaki değilim. FETÖ gibi, BÇG çeteleri gibi milletime düşmanlık yapmadım.” [Vurgular bana ait –H.Ş.]

Çözüm önerileri gerçekten çözüm mü?

SADAT ve ardından TÜGVA olaylarının duyulmasının ardından, aklıselim sahibi hemen herkes, ordu dahil tüm kamu personeli alımlarında ve terfilerde kayırmacılığa, kadrolaşmaya geçit vermeyen, bilimin ve aklın ışığının önderliğinde, evrensel ölçütlere ve liyakate dayalı bir sistemin önemine vurgu yaptı.

Ancak Türkiye’nin özgül koşullarında bu güzel ve ezber öneriler daha baştan boşa düşüyor.

Çünkü kayırmacılığa dayalı kadrolaşma girişimlerinin hemen hiçbiri kendi kadrolaşmasını “kadrolaşma” olarak görmüyor ve bu görmeyişi türlü kavramları yardıma çağırarak meşrulaştırıyor.

Bu meşrulaştırma girişiminde bazen Gürcan Onat’ın yaptığı gibi dinsel söylemler seferber edilirken, bazen de Kıyat’ın komutanı amiralin yaptığı gibi daha seküler/bürokratik gerekçeler devreye sokuluyor: “(…) birlikte çalıştığımız çok değerli subayları akademiye alamıyoruz.”

 “Kurumun iyiliğini düşündüğünü, bilimin ve aklın ışığını elinde tuttuğunu” iddia edenlerce de izlenen ve tam da bu illüzyon nedeniyle fark edilmesi daha güç olabilen bu yaklaşımın bir diğer örneğini, 2021 YAŞ kararlarını Cumhuriyet TV’ye değerlendiren eski askeri hâkim Ahmet Zeki Üçok’un (6 Ağustos 2021) konuşması boyunca sıkça zikrettiği “arkadaşlarımız” sözcüğü üzerinden okumak da mümkün:  

“Tabii biz, terfi etmesi gereken arkadaşlar mı terfi ettiler, yoksa siyasi saikler veya cemaatlerin etkisi var mı diye bakıyoruz. Bir de biz tabii ki Balyoz ve askeri casusluk sürecindeki arkadaşlarımız var, onlarla ilgili olarak değerlendiriyoruz. Ben denizci arkadaşlarımızla konuştum, dediler ki, albaylıktan amiralliğe terfi edenlerin, denizde bizzat fiilen görev yapan arkadaşlarımız olduğunu; Kara Kuvvetlerinde, onun daha kozmopolit bir yapısı var, onlar içinde hak ettiği düşünülenler var, işte hak etmediği değerlendirilenler var, tarikatlarla ilişkili olduğu düşünülen kişilerin de terfi ettiğine ilişkin değerlendirmesi oldu arkadaşların. Yani genel olarak, ben çok radikal şeyler duymadım, sadece deniz kuvvetlerinde …’nın ve …’nın emekli edilmesine ben şaşırdım çünkü ikisi de çalışkan arkadaşlarımızdı.” [Vurgular bana ait – H.Ş.]

Mevzuat kadrolaşmaya yol veriyor mu?

Harp Okullarına öğrenci kabulünün yasal mevzuatta nasıl düzenlenmiş olduğunu anlamak için 4566 sayılı Harp Okulları Kanununa başvurduğumuzda, görüyoruz ki kanun koyucu Meclisimiz bu konuyu yürütmeye (askerin kendisine) havale etmiş.

Başka bir deyişle Türkiye toplumu, yaşamsal kurumu olduğunu söylediği ordusunu yönetecek subayları seçme işine pek karışmak istememiş.

Bu kanunda bir öğrencinin hangi koşullarda okuldan atılacağı epey teferruatlı biçimde yer bulmuşken, öğrencilerin nasıl alınacağına ilişkin tek bir koşul bulunuyor. “Giriş Şartları” başlıklı maddede belirtilen o tek koşul şu: “Harp okullarının öğrenci kaynağı lise ve dengi okul mezunlarıdır.”

Kanunun bu tek maddeyle dokunup geçtiği giriş şartları konusu, daha ayrıntılı olarak Milli Savunma Bakanlığının çıkardığı Harp Okulları Yönetmeliğinde düzenlenmiş. Yönetmelik’te bu koşullar için “… ilgili kuvvetin personel ihtiyaçları göz önüne alınarak her yıl Bakanlık tarafından belirlenir” deniliyor. Mülakat konusu da bu yönetmelikte geçiyor: “Yapılacak yazılı sınavda, değerlendirme testinde, fiziki yeterlilik testinde ve mülakatta başarılı olmak.” Ancak yönetmelikte, mülakat komisyonları ile ilgili hiçbir düzenleme yok.

Anlaşıldığı kadarıyla bu konu tümüyle, atanmış bakanın ve TSK’nın tasarruf alanında bulunuyor.

Seçilmişleri sürece dahil eden bir örnek: ABD modeli

Dünyanın en büyük askeri gücünün sahibi ABD’de subaylar, tıpkı bizdeki gibi Kara, Deniz ve Hava Harp Okullarında yetiştiriliyor. Bunlar dışında sivil üniversitelerden de subaylar alınıyor, ancak ordu yönetim kademelerinin belkemiğini ve beynini Harp Okulları mezunları oluşturuyor.

Her biri Ivy League’in hemen altında yer alan, akademik olarak nitelikli bu Harp Okulları, bizde şu an olduğu gibi başında sivil rektörün olduğu bir “Milli Savunma Üniversitesi”ne değil, bizde eskiden olduğu gibi Kuvvet Komutanlıklarına/Bakanlıklarına bağlı. 

Fakat sivil kontrol ve çeşitliliği sağlayan bambaşka bir mekanizma var:

ABD harp okullarına öğrenci olarak girmek istiyorsanız bir senatörün veya bir temsilciler meclisi üyesinin sizi aday göstermesi gerekiyor (congressional nomination) Bunun için de başvuru aşamasında, Harp Okulundan önce bir seçilmişi ikna etmeniz gerekiyor.

Gerek Harp Okullarına kabul şartları, gerekse kongre üyelerinin aday gösterme işlemlerinin nasıl yapılacağı, Savunma Bakanlığının veya Genelkurmay’ın inisiyatifine bırakılmadan, tüm detayları ile yasayla düzenlenmiş durumda (US Code, Title 10 altında).

Kongre üyelerinin her birine toplam beşer kontenjan veriliyor. Bu kontenjanların her biri için kongre üyesi 10 aday gösteriyor. Harp Okulları ancak kendilerine kongre üyeleri üzerinden gelen bu havuzdan seçim yapabiliyor.

Dolayısıyla seçilmişler subay kadrolarının oluşturulmasında doğrudan doğruya sürecin içinde yer alıyorlar.

Öyle ki, bir öğrenci okula kabul aldığı zaman, onu aday olarak gösteren kongre üyesi Harp Okulu’na davet ediliyor ve bu mutlu haberi ve kabul mektubunu öğrenci, kongre üyesinin elinden alıyor.

Her insan-yapımı sistem gibi bu sistemin de kusurları olabileceğini söylemeye gerek yok. Örneğin, özellikle Cumhuriyetçilerin siyahlara ve kadınlara yönelik ayrımcılık yaptıkları iddiaları var.

Ancak bunun önüne geçmenin de yollarını arıyorlar.

O subay sınavı kazandı mı?

Tahmin edeceğiniz gibi, yazının başında bahsettiğim o subay, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın oğlu, kurmaylık sınavını kazandı.

Üstelik, Kıyat’ın “bana sorsalar ben bile bilemezdim” dediği o çok zor altı sorunun tamamını da doğru işaretleyerek!

Kıyat kitabında kimsenin günahını almak istemediğini, ancak soruların o subaya verildiği kanaatinde olduğunu yazıyor.

Bitirirken söylemek gerek ki emekli amiral Kıyat, saygın bir emektarı olduğu kurumunun dar çıkarlarını değil toplumunun genel yararını önceleyerek bu olayı kitabında kamuyla paylaşma uygar tutumunu göstermesinden dolayı teşekkürü fazlasıyla hak ediyor.

Kayırmacılık ve kadrolaşmaya gerçekten çözüm bulmak isteniyorsa, herkes, hiçbir kurum veya grubun partikülarist çıkarına, hiçbir “arkadaşımız”ın “iyi”liğine güvenmeye gerek bırakmayan, mümkün olduğunca çok çeşitli taraf ve temsilcinin açık ve şeffaf biçimde değerlendirme süreçlerine katıldığı, denetime açık, hesap verebilir ve seçilmişleri işin içine katan bir uygulama önerisi üzerine kafa yormalı.