Aşırı yüklemenin etkisizliği

Medyada açık ve doğrudan bir destek ve itaat beklentisi içindeki iktidar, yürüttüğü agresif ve kuşatıcı politika ile ana akım medyanın kıymetli etkisini de orta vadede kendi aleyhine tahrip etmiş oldu. İktidar, diğer alanlarda olduğu gibi medyada da aşırı yüklemenin getirdiği bir etkisizleşme ile yüz yüze kaldı.

Her yeni günü, iktidarın medya üzerinde tahakküm kurma icraatlarından bir yenisi ile karşılıyoruz. Geçenlerde, çok uzun bir aradan sonra ilk kez, bir televizyon 5 gün süreyle ekran karartma cezası aldı.

Bir zamanlar, kararmış televizyon ekranlarının demokratik bir ülkeye yakışmadığı tartışmaları yapılmış ve zorunlu eğitici materyal yayınlama türünden daha alt düzey cezalarla çözüm aranmıştı. Görünen o ki; iktidar “demokratik ülke” olmanın sunduğu itibarı artık pek önemsemiyor ve onun yerine itibarı ele güne karşı olabildiğince şaşaalı görünmek ve bu konuda hiçbir masraftan kaçınmamakta buluyor.

İktidar, medya üzerinde kendinden önceki hükümetlerle kolay kolay kıyaslanmayacak bir kontrol gücüne sahip. Bunu mümkün kılan sebeplerden biri iktidar yoğunlaşması. AK Parti döneminden önce medya, çoklu iktidar odakları arasında kendine alan açabiliyor, belli bir manevra kabiliyetine -bu kabiliyeti her zaman demokrasi lehinde kullanmasa da- sahip olabiliyordu. Bugün bir ittifaka yaslanıyor olsa da bütün iktidar tek bir merkezde, yürütmede, bir kişide yığılmış durumda. İkinci önemli sebep ise medyanın hayati önemini tecrübeyle öğrenen AK Parti’nin en başından beri medya üzerine ciddiyetle eğilmesi, meseleyi stratejik bir öncelik olarak görmesidir.

AK Parti’nin medya üzerindeki kontrolünün kabaca iki alanı var. Bu alanlar üzerindeki kontrol en genel ifadeyle havuç-sopa politikası ile şekillendiriliyor.

İlk kontrol alanı medya sahipliği veya medya sermayesi üzerinden oluşturuldu. Bu alanın ilk ayağında, büyük sermayeli bazı medya şirketlerinin iç çemberde yer alan güvenilir akraba veya tanıdıklar tarafından işbirliği yoluyla satın alınmasının sağlanması var. İkinci ayakta, eskiden beri aynı siyasi hareketin içinde bulunan, düşük sermayeli medya şirketlerinin iktidarın nimetlerinden bol bol faydalanmasının sağlanması yer alıyor.

Bu iki ayak birleşik halde, kelimenin tam anlamıyla “iktidar medyası”nı oluşturuyor. Ne var ki bu yapılar, hızla kaba ve doğrudan bir propaganda aygıtına dönüştüler, adeta birer parti bülteni haline geldiler. Tek merkezden belirlenen iletişim taktikleri, ortak haber ve yayın dili, tamamen açıktan yürütülen partizan yaklaşım ve nitelik düşüklüğü bu türden medyanın etkisini her geçen gün erozyona uğrattı.

Bugün artık tiraj ve reyting düşüşleri, ulaşabildikleri çevrenin daralması, güven ve itibar kaybı ile bu kategorideki medyanın etkisi hayli zayıflamış durumdadır. Ancak bu, tamamen işlevsiz kaldıkları anlamına da gelmez. Bunlar, iktidarın politika ve söylemlerini bilhassa çekirdek seçmene yayma, onları duygusal açıdan besleme, tercihlerinin doğruluğunu pekiştirme, şüpheye düşmelerine fırsat bırakmama ve böylece desteği tazeleme işlevini görmektedir.

Medya sahipliği alanındaki üçüncü ayak ise büyük sermayeli ve belli bir yayın standardına sahip medya şirketleri üzerinde dolaylı kontrol elde edilmesi ile oluşturuldu. Bu medya şirketleri, arkalarındaki dev holdinglerle birlikte, devlet iktidarının tüm imkanlarını ölçüsüzce kullanabilme kabiliyetine sahip bir hükümetin havuç ve sopa yönteminin muhatabı oldular. Bazısı pes ederek, havuç peşindeki taliplere medya gruplarını devrettiler, bazıları da yeni dönem koşullarına kendiliklerinden uyum sağlayarak sistem içinde kalmayı ve havuçları toplamayı tercih ettiler.

Bu kategorideki şirketlerin etkisi ilk grupla kıyaslandığında daha yüksek görünmektedir. Ne var ki, bu medya platformları kutuplaştırıcı siyasetten ve iktidarın, muhalif olan bir yana, gri alanları bile hedefe koyan agresif medya-iletişim taktiğinin yol açtığı katı bir oto-kontrol ve oto-sansürden muzdarip hale geldiler. Her geçen gün yavanlaşan, tatsızlaşan ve kendi kendini tekrar eden bir yayın üretimine mahkûm oldular.

Örneğin tartışma programlarında konu ne olursa olsun hep aynı kişilerin davet edilmesi, kamuoyunda sıklıkla eleştiriliyor. Bunun en temel sebebi bu şirketler ve esasında sermayedarları açısından yüksek risk yaratmayacak sunucu, yorumcu ve konuk havuzunun hayli daralmış olmasıdır. Bu kategorideki medya, pandemi döneminde biraz rahatlamış olsa da, mesele yerli yerinde duruyor.

Bu kanallarda cumhurbaşkanının neredeyse her konuşması canlı yayınlanırken, muhalefet liderlerinin yüzlerinin doğru dürüst görülmediği gerçeği daha fazla perdelenebilir gibi değil. Belki de bu yüzden, bir iki kanalda zincirlerin biraz gevşetildiğine, biraz daha cesurane girişimlerin boy gösterdiğine tanık olmaya başladık.  

İktidar açısından bakıldığında, medyada yürütülen agresif mevzi kazanma stratejisi bu kategoridekiler bağlamında ne ölçüde yerindeydi tartışılır. Örneğin Doğan Medya gibi light-muhalif kimlik taşıyan bir yayın kuruluşu, o haliyle varlığına izin verilseydi, 15 Temmuz’da tanık olduğumuz gibi, iktidar açısından çok daha güçlü ve etkili bir meşruluk ve ikna hizmeti sunabilirdi.

Bana kalırsa açık ve doğrudan bir destek ve itaat beklentisi içindeki iktidar, yürüttüğü bu agresif ve kuşatıcı politika ile ana akım medyanın kıymetli etkisini de orta vadede kendi aleyhine tahrip etmiş oldu. Elbette bu agresif stratejinin tümden işe yaramadığı veya hiçbir etkisinin olmadığını ileri sürmüyorum. Sadece bu yolda “sarf edilen” ile ortaya çıkan “sonuç” arasında büyük bir uçurum olduğunu düşünüyorum. İktidar, diğer alanlarda olduğu gibi medyada da aşırı yüklemenin getirdiği bir etkisizleşme ile yüz yüze kaldı.

Zira, medyanın çok büyük bir kısmında doğrudan veya dolaylı ciddi bir kontrole sahip olmasına rağmen iktidara bu yeterli gelmiyor olmalı ki, daracık alanlara sıkışmış muhalif medyaya adeta nefes aldırmıyor. Neredeyse tamamına yakını küçük sermayeli veya yarı-amatör kuruluşlar, alternatif internet girişimleri, tek tek hedefe konan muhalif sunucular, gazeteciler, yazarlar ve sosyal medya üzerinde de sıkı bir kontrol sağlamak istiyor.

Böylece iktidarın medya üzerindeki tahakkümünün ikinci ayağına gelmiş oluyoruz. İktidar, muhalif medya üzerinde dolaylı ve gizli kapaklı değil, açıktan ve göstere göstere ve her geçen gün şiddetini artırarak baskı uyguluyor, “sopa” kullanıyor.

Aşırı kontrol, geleneksel ve büyük ölçekli medyanın güvenilirliğini, kalitesini, inandırıcılığını ve iktidar-muhalefet dengesini yitirmesine yol açtıkça, alternatif ve küçük ölçekli medya mecraları cazip hale gelmeye başladı. Ana akım medyanın etkisi azaldıkça alternatif ve küçük ölçekli medyanın etki gücü göze daha çok batmaya başladı, dolayısıyla baskı da arttı.

Gerekçe olarak en çok kullanılan “cumhurbaşkanına hakaret suçlaması” artık yeterli gelmiyor; Abdülhamit gibi tarihi kişiliklere hakarete, Diriliş Ertuğrul gibi diziler hakkında mizah yaptırmamaya kadar uzanmaya başlıyor. Etkisi yüksek haber programı sunucuları veya gazeteciler hedef haline geliyorlar. Küçük ölçekli kanallar uzun süre taşıyamayacakları para ve yayın cezalarına maruz kalıyorlar.

Sürekli daha fazla kontrol kurma girdabı; Mahir Ünal’ın başlattığı ve sonradan fiyasko ile sonuçlanıp iptal edilen “profile yeşil top yerleştirme” veya Twitter’ın açıkça kanıtlarını gösterebileceği kadar büyük bir ölçeğe ve örgütlülüğe sahip manipülasyon hesapları vakalarında olduğu gibi, yersiz veya aşırı iletişim faaliyeti kazalarını sık sık üretmeye başladı.   

İktidarın buradan bir geriye dönüşü pek olası görünmüyor. Epey bir zamandır iktidar, hükümet etmek yerine, dev bir propaganda bakanlığı gibi hareket ediyor. Ne var ki, propagandada aşırı dozun yarattığı etki kaybı her geçen gün daha fazla hissedilir oldu.

Önceki İçerikAK Parti İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı önemli açıklamalar yaptı
Sonraki İçerikHiçliğin ortasında bir veda