Nâzım Hikmet doğumunun 124. Yılında, 15 Ocak’ta anıldı. 1961’de Doğu Berlin’de yazdığı “Otobiyografi” şiirine göre “14 yaşından beri şairlik ediyor”, “19’unda Moskova’da komünist parti öğrenciliği”… “Otuzunda da asılmasını istiyorlar”, “kırk sekizinde Barış madalyasının ona verilmesini”; “veriyorlar da”.
Dedelerimiz, babalarımız bir yana… Bizim kuşak da onu önce komünistliğiyle tanıyor. Çocukluğumdan iyi hatırlıyorum… Evde kitaplığı andıran bir büfeye sıralanan “Varlık Cep Kitapları” serisinden ince uzun boyuyla farklı.
Ama asıl dikkatimi çeken o kitabın saman rengi ambalaj kâğıdıyla kaplanması, saklanması… O rengin hafızamda kalması belki sonraki yıllarda en sevdiğim şiirleri arasındaki “saman sarısı”nın da pekiştirmesiyle: “Saçları saman sarısıydı, belasıydı başımızın”… Öyle düşünmek hoşuma gidiyor.
Kabıyla saklı yakılacak kitap
50’li yıllarda basılan (roman-hikâye-şiir) o cep kitaplarının hemen hepsi bugün kitaplığımızda ama o, “835 Satır” yok. Evdekiler o günlerde yine yasak o kitabın “kaplasak da mı saklasak”la da saklanamayacağını düşünerek yok etmiş olabilirler, bilmiyorum.
Her askeri darbede, baskıda var öyle meseleler. Onun şiirlerini sır gibi okuyan, hatta “Fahrenheit 451”deki gibi ezberleyip yine sır ortamlarda dillendirenler bile “roman kahramanı” değil gerçek. Eh, “Yazsam roman olur” bence en kıymetli, geçerli deyimimiz de, “Nasıl bir roman?” sorusu bugün de alev alev. Sakıncalı, yasaklı olacağı, elini yakacağı kesin ama.
Ray Bradbury’nin değindiğim o romanı zaten toplatılıp yakılan kitapların da abidesi. Öyle ki internette gördüm, Avrupalı yayın şirketi Super Terrain “Fahrenheit 451”in asla yanmayan ama kapkara sayfaları ancak çakmak, ısı tutunca okunabilen bir baskısını yapmış. Nâzım’ın da her darbede, kıpırtıda yasaklanan sakıncalı kitapları öyle. Bazı evlerde salonda tütmesin, kokmasın diye banyo sobasında -tedbiren- yakılması da hikâyelerimiz arasında.
Deftere yazılan şiirler
Nâzım’la, yasaklarla, onu aşmakla ilgili hatıralara Murat Belge’nin Mayıs 2002’de Radikal’de yayınlanan yazısı da eklenmişti: “Ortaokuldayken, annemin lisedeyken kendine hazırladığı şiir defteri elime geçmişti. ‘Salkım Söğüt’ü ve ‘Bahr-ı Hazer’i ilk olarak bu defterde görüp okumuş, çarpılmıştım. Herhalde basılı kitabı pek bulunamadığı için annem bulduğu şiirlerini bir deftere yazma gereğini duymuştu.
(…) Nazım o birkaç şiiriyle ‘en’ sevdiğim şair haline geldi. Daha sonra, lise yıllarında benim de bir şiir defterim vardı ve burada en büyük yeri Nazım Hikmet kaplıyordu. Ama lafını etmek yoktu. Ancak çok güvendiğin birkaç arkadaşla böyle şeyler konuşulabilirdi.
Aynı düşünmesem de sevebilirim
Nitekim, Nazım’ın şiirlerini bir kız arkadaşıma okutmuştum. Hep aynı hikaye: Nazım’ı ilk okuyan herkes gibi o da bayılmıştı -iyi şiir karşısında normal ve sağlıklı insan tepkisi. Ama bundan evinde konuşacak olmuştu ve kıyamet kopmuştu.
Kızcağızın ödü kopmuş, okuyup okuyacağına pişman olmuştu. O hızla beni de iyice sorguya çekmişti: ‘Komünist misin?’ Değildim, o yaşta. Gene o yaşta, ‘Kendim komünist olmadan bir komünistin yazdığı iyi şiirden zevk alabilirim’ muhakemesinin geçerli bir estetik tutum olduğunu, bu vesileyle, kendi kendime keşfetmiştim.”
Yazısının finali ise çeyrek asra ulaşıp katlana katlana bugüne gelen -tecrübe mi desem, tavsiye mi- satırlarıyla geliyor: “Şimdi Nazım Hikmet’i böyle rahatça anıyor olmamız, dolayısıyla, bu ülkenin ‘değiştiği’ni filan düşündürmesin kimseye. Bu ülkenin ‘sahip’leri, herhangi bir anlayışlarını veya tavırlarını değiştirmiş değiller. Nazım, “Ben bir ceviz ağacıyım, Gülhane Parkı’nda” diyerek, bu kurallara göre yerini belirlemişti. Gene en sağlam yer orasıdır, fazla gezinmeye gelmez.”
Yakılmıyor ama erişilmiyor
Bugün kitaplar bir tür “şenlik ateşi”nde yakılmıyor ama bu durum -Belge’den mülhem- “ülkenin değiştiğini filan düşündürmesin kimseye”… Mevzuu misal, kütüphanelerin ayıklanması ya da “kafaya göre” tek tip tasnifi yaygın medyada haber değeri bile taşımıyor.
Kitabın, bilginin yanma, tutuşma derecesini, yani “Fahrenheit 451”i de ortamın dijital sıcaklığıyla ölçmek mümkün. Teknolojinin sağladığı “erişim engelleri”yle iktidarın derecesine, nabzına uymayan bilgilere, online sitelere, kitaplara, haberlere ulaşabilmek yine mesele. İnternetin hızı bile devre, döneme, güne göre bazen.
TÜSİAD Başkanının “Nâzım”lı vedası
Bugün de Nâzım’ın 124. yaşını anıyoruz ama tüm bayramlardaki o eski, resmi, kalıp deyişle “idrak ediyor” muyuz pek bilemiyorum. Mesela görevdeyken gözaltına yahut Adalet Bakanı’nın deyişiyle -iki polisin kolunda, 10’unun refâkatinde- “ifadeye” alınan, hakkında “5 yıl 3 aya kadar” hapis istenen TÜSİAD Başkanı Orhan Turan’ın Nâzım Hikmetli vedası…
Hakkındaki suç iddiası “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak”... Dava süreci ne durumda bilemiyorum ama Başkan Turan Nâzım’ın doğduğu gün, 15 Ocak’ta görevini tamamlayıp, seçimle devrediyor.
Vedasının finali de Nâzım’ın “Dâvet” şiirinin dizeleriyle; “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür /Ve bir orman gibi kardeşçesine”… Ve ekliyor: “Bu dizeler yalnızca bir umut çağrısı değil, bir sorumluluk davetidir.”
İdrak edildi mi bilmem ama
Bu dâveti yine o eski bayramlık deyişle “Başkent Ankara’da, tüm yurtta, yavru vatan Kıbrıs’ta ve dış temsilciliklerimizde ulusça idrak edildi” mi yine bilemiyorum. “O şablon eskidi, kalktı mı acaba?” diye internete de bakıyorum.
Hayır, karşımda açılan onca sayfaya bakınca kalkmamış ama değişmiş biraz sanki. Sayfalarca “Kandil, Kadir Gecesi” mesajları var; “tüm yurtta ibadet ve dualarla idrak edildi”. Aynı gün, bu yıl 15 Ocak’da yeni Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Safi Arpaguş da Miraç Gecesi vesilesiyle mesaj yayınlıyor. Ardından da Malatya’daki program TRT’den canlı yayınlanıyor: “Miraç Gecesi’nin sene-i devrini ibadetle, dualarla idrak ediyoruz.”
“Kendini inşa”ya şiirin etkisi
Konuşmasındaki bir cümlesi yazım için de mânâlı: “Kendini inşa eden insan toplumu inşa edecektir.” İnşa sürecime yapı malzemelerim arasındaki edebiyatın, şiirin etkisini düşünüyorum. Miladıma “temel atan” şiirleri… İlkokulda ezberletilen, çoğu unutulan, duygularıma, hayatıma pek kolon olamayan şiirleri saymazsam Nâzım’ın yeri başka.
70’lerde farklı düşüncelere, hayatlara yelken açan, fırtınaya kâğıttan şeytan uçurtması gibi dalan “deli kan”a, kasırga gibi yaman ve “dünyayı değiştiren” şiirler gerek zaten. O yüzden Nâzım’ın sevda şiirlerinden çok “öfkeli” dizeleri duyuluyor “birlikteyken”… Onlar türkü, şarkı, marş, “şarkı-türkü marşı” oluyor.
Dar vakitlerde sevgiyi söylemek
Aşka, sevdaya zaman, yer yok belki… Ya da Behçet Necatigil’den mülhem, sevgileri yarınlara bıraktık belki, geniş zamanlar umuyorduk da, çirkindi sanki dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek… Yârin yanağından gayrı her şeyde, her yerde, hep beraberiz de, bir gece, aniden bastırıyor “öteki” dizeler.
“Saçları saman sarısıydı kirpikleri mavi, belasıydı başımızın” ya, bir gecede öğretiyor hayat: “Tahir olmak da ayıp değildi Zühre olmak da, hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değildi…” Nâzım’ı o gecelerde tanıyorum belki, tanıyoruz her geceyi sabaha erdiren arkadaşlarla…
Sevdayı, ayrılığı, hasreti öyle tanıyınca, daha önce Nâzım’ın politik dizelerinin izinde Enver Gökçe, Hasan Hüseyin’e, Ahmed Arif’e sadece “mapus ziyareti” yaparken, o şairlerin de sevdaları, ayrılıklarıyla hemhal oluyoruz. Dokunuyor bize…
Şairi asıl meziyetiyle sevmek
Nâzım’ın bazı şiirleri başka bir şehre taşınmış çocukluk arkadaşları gibi, uzağımda kalıyor sonra. Bir daha aramıyorum o şiirleri… Ama bir dönem kuytuda kalan, hatta ötelenen bazı şiirlerini de hissederek anlıyorum, “tarih olamayacak” kadar her dem taze kalabildiğini fark ediyorum.
Onu sadece politik şiiri, komünist kimliğiyle sınırlamamak özgürleştiriyor şiirimizi; bizi de belki. Ve Nâzım’ı şiirin tek üstadı, peygamberi gibi değil “insan”, hatta “çocuk” haliyle sevince, ustalığını, hayatını orada keşfedince, yeni şiirlere, yeni şairlere aralanıyor sanki gecelerimiz.
Bir şairi, ideolojisi, yaşam biçimi, karakteriyle değil şiiriyle (yani asıl meziyetiyle) sevebilmenin bahtiyarlığına ulaşıyoruz. Ve yüreğimizin tutuşma derecesi değişiyor. Ateşi ısıtıyor yalnızlığında bile.
Duvarın arkasını görünce…
Şiirin ortaya yuvarlanmış kafiyeli, hamasi bir şeyler değil, edebiyatın en yüksek, büyülü hali olduğunu, bazen bir şairin bir dizesinin, koca bir romanın dünyası kadar geniş olabildiğini “pür politik şiir”in, “sanatta slogan ritmi”nin ötesine geçebilince öğreniyoruz.
Kendi duvarlarımızın ötesine geçince, Zeynep Casali’niden mülhem, tenimizden bile önce gelen duvarlarımıza bir gözetleme deliği açılınca, değişiyor dünya da… Bazen çekiç ritminden ibaret kalan “hayatın müziği”, “şiiri” değil sadece; hayatın bizzat kendisi, ritmi, nabzımız değişiyor.
“Yapraklara dallara, yeşillere allara”
İki yanı keskin bıçak misali hayatı bölen siyasetin -elle- kavranabildiği dönemlerde, zor belki “öteki” şairleri sevmek, öteki hayatlara, sana komşu düşüncelere “Hoş geldine gitmek”. Ama “Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı olmak” da çok zor.
“Edebiyatın koca çınarı” diye anılmak hoş da Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”daki “Ben bir ağacın kendisi değil, manası olmak istiyorum” deyişi başka… Mânâsında 124 yaşındaki Nâzım’ın “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür /Ve bir orman gibi kardeşçesine”sini de barındıran dizelerini “yapraklara dallara /yeşillere allara /nice nice yıllara” idrak edebilmek başka.
Ceviz ağacının alerjisi
On bir yıldır yaşadığımız evin bahçesi var. Gelir gelmez ilk önce bir ceviz fidanı dikmiştim. Seçimimde Nâzım’ın da, çocukluğumun, ilk gençliğimin “taze ceviz zamanları”nın da payı olmuştu elbet. Ceviz ağacımız 11 yaşına bastı. Nâzım’ın şiirindeki gibi “budak budak, şerham şerham” denir mi bilmem ama ergenliğini bayağı iri, daldan dala yaşıyor.
Geçen yıl bir komşumuz söyledi, Ceviz ağacı sülfür gazı yayıyor, alerji de yapabiliyormuş. Alerji yaratabileceği şiiriyle de sabit ama gazını bilmiyordum doğrusu. İnternete baktım; “altına oturursanız sersemletir”…
Bahçedeki rengâhenk dizeler
Bugün yaşadıklarımızın yarattığı “sersemleme”de yani sözlük anlamıyla “zihni toplayamama, kafa karışıklığı, bildiklerini hatırlayamama, unutma, beyni dönme”de etkisi var mıdır bilmiyorum doğrusu. Ama dert değil; imkânsız görünse de ben de “bir ağacın kendisi değil, mânâsı olmayı” hayal ediyorum bazen. O mânâ ayıltıyor insanı.
O gazla bakıyorum bahçeye… Gündüzü gecesi, farklı mevsimleri, Onat Kutlar’dan miras “isyancı baharı”, güneşi, yağmuru, karı, esintisi, rüzgârı, fırtınasıyla, bahçeyi babasının evi gibi dolaşan kedileri, tedirgin de olsa dallarda şarkısını söyleyen kuşlarıyla başlı başına bir şiir, sevda imkânı gibi geliyor bana.
“Rengâhenk” bir şiir… Can Yücel’in adlı adınca dizeleri mesela: “Bir yelkenli bayrağı al /- Mor da olabilir – /Almış yaprağına rüzgârı /Rumca bir şarkı patlatıyor /Denizin gözüne gözüne”… Hepsiyle birlikte, cümbür cemaat gelen dizeler de bu yazıyı yazdırıyor işte.











