Biz politikayı Kürşat Bumin’le sevdik

Tam iki yıl geçmiş Kürşat Bumin’siz bir dünyada yaşamaya başlayalı… Tam iki yıl geçmiş o zarif, o çelebi, o cesur entelektüeli bu dünyadan uğurlayalı… O, okurlarının ve öğrencilerinin zihnine kök saldı. O, biz öğrencilerine politikayı sevdirdi. Bugün, Kürşat Hoca’ya teslim etmem gereken bir ödev daha var: Hafıza ödevi.

Şiddete karşı bir politika tutkunu

Politikaya tutkuyla bağlı bir adamdı Kürşat Bumin. Bu tutkusunu övmekten hiçbir zaman geri durmamıştı. Politika, o kirli olan, uzak durulması gereken şeyin adı değildi. İnsanlar arasındaki ilişkinin, insanın bir şeyi başlatabilme yetisinin, özgürlüğün, eylemenin, anlamanın adıydı.

Kürşat Bumin, başkaları üzerinde etkili olmak için değil, başkalarını anlamak için yazardı. Çok sevdiği Hannah Arendt’in Kral Süleyman’dan ödünç alarak kullandığı ifadesiyle, ‘anlayan yürek’ diğer insanlarla/yabancılarla aynı dünyada sonsuza dek bir arada yaşamayı hem bizim hem de onlar için katlanılır kılardı.

1991’deki bir makalesinde verdiği sözden hiçbir zaman geri dönmedi Kürşat Bumin:

“İnsanın tarihine sahip çıkabileceği ve şiddeti kendisinden uzaklaştırabileceği tek alan olarak politikayı savunacağım. Yasasını toplumsal alanı aşan bir kaynağa dayandırmayan otonom bir toplumun yaratıcısı politikanın övgüsünü yapacağım.”

Şiddeti politik eylemin mantığına dahil etmeye çalışan her türlü düzen fikrinin karşısına yine “politika” diyerek çıkmıştı. Kendi tabiriyle, “politik ilişkiyi insanların birbirleri üstünde kurduğu bir hakimiyet ilişkisine indirgeyen” anlayışa karşı şiddetin tarihe refakat etmediğini anlatmıştı.

Bir eşitlik tutkunu

1982 yılında Yazko İnceleme Özendirme Ödülü alan kitabında (Sivil Toplum ve Devlet), siyaset felsefesinin “kurucu babalarından” yola çıkmış, özyönetimi tartışmıştı.

“Totaliter devlet, yani ‘bütün’ü kavrayan, ‘başka olan’a hayat hakkı tanımayan total-devlet, sivil toplumu kaplayarak politik, ekonomik, hukuksal, estetik, pedagojik bütün farklılıkları siliyor. (…) Demokrasi, toplum ile devletin ayrı tözden olduğunun kabulüyle, ‘başka olan’ın tanınmasıyla mümkün olur, toplumsal alanda belirecek hak istekleri ve bu istekler çerçevesinde oluşan otonom gruplaşmalarla gelişebilir.”

Tahakküm kurmak fena halde münasebetsizlikti.

Çocuklar hakkında kalem oynatmak herkesin harcı değildi, o oynatırdı. Gözü, hep ‘devletin ideolojik aygıtları’nın üzerindeydi. Bir topluma çocuk-öğrenci muamelesi yapan her tahakküm, Kürşat Bumince eleştirilirdi:

“Çocukların okulda yurttaştan önce öğrenci olması gibi, toplumdaki diğer kurumlarda da yetişkinler yurttaştan önce öğrenci olarak kabul edilmektedirler. Hastanede, fabrikada, bürokraside yetişkinden istenen şey, bilenler ve bilgi karşısında öğrenciliğini korumasıdır. Okul bu anlamda, toplumdaki kurumların prototipidir. (…) Fakat önemli olan nokta, demokrasinin ‘öğrencilik’le birlikte varolmadığıdır. Yetişkin öğrencilerden oluşan ve bir büyük Okul’a dönüşmüş toplumlarda demokrasiden söz edilemez.”

Gezgin bir entelektüel

Gezgin bir aydındı Kürşat Bumin. Düşüncesi bir limana demir atmaz, farklılıklar arasında gezinip dururdu. Ne de olsa sözün gücünü en iyi bilen entelektüellerden birisiydi; politika ile söz arasındaki ilişkinin kopartılmasından şikâyet ederdi.

O, her mahalleyi ve sokaklarını iyi bilirdi. Dertleşmeyi severdi, insanların birbiriyle dertleşebilmesini önemserdi, evvela bir toplum olabilmenin izlerini sürerdi.

Âkil İnsanlar Heyeti’nde yer almasıyla ilgili bir sohbetimizde, “atanmıştan âkil olmaz!” demişti. Çözüm sürecine katkı sunduğu Âkil İnsanlar Heyeti deneyiminin en güzel yanının da insanların kamusal alana çıkıp “ben de şöyle şöyle düşünüyorum” diyebilmesi, yani yurttaşların ortaya konuşması olduğunu söylemişti.

Herkesin Ankara gündemine odaklandığı konularda o siyaset ile toplum arasındaki bağın peşindeydi.

Hakkaniyetli bir eleştirmen

Münasebetsizliklerden pek hazzetmezdi. Haksızlık yapanı radyosunda tiye alır, hakkı yeneni köşesine taşırdı. Haksızlık karşısında slogan atmaz, ‘iyi’ olanı düşünsel mirasın içinden geçerek tane tane anlatırdı.

Başkalarının hayatı önemliydi ama karışmak için değil, dinlemek için önemliydi. Öbür türlüsü uzak durulması gereken bir ahlakçılıktan başka bir şey değildi.

En ağır adaletsizlikler karşısında mizahını konuşturur, gülünçlükleri bir bir gösterirdi.

Bir keresinde, siyasi parti kapatmayı marifet sayan ve bunu süslü cümlelerle anlatan Anayasa Mahkemesi Başkanını, muzip mizacıyla zavallı duruma düşürmüştü.

Medyanın en güçlü eleştirmeniydi o.

Sözünün gücü yetmeyince “pes doğrusu” demeyi ve dedirtmeyi bilirdi.

Hesaplaşmanın izcisi

Türkiye için hayli “erken” sayılabilecek bir dönemde, Ermeni meselesini tartışmadan yeni başlangıçlar yapmanın mümkün olmadığını söylemişti Kürşat Bumin. Tepemize üşüşen hayaletlerin bilincindeydi:

“Bu ülkede ‘Şiddetin Arkeolojisi’ni konuşacaksak, bunu özellikle Ermeni meselesinden başlatmak zorundayız. Şiddete milat olarak Kurtuluş Savaşı’nı izleyen yılları koyarsak -ve bunun altını özellikle çizerek, tahlillerimize ‘bir zamanlar beraberdik’ şeklinde başlarsak-, birilerinin hayaleti yine bizi rahat bırakmaz.”

Yeni Şafak’taki yazı serüveninin son günlerine kadar sorumluluk etiğini tartışıp, suçluluk sorununun peşine düştü. “Ermenilerden Özür Diliyorum” bildirisini eleştirirken de suçu değil sorumluluğu üstlendi. Politik sorumluluk, olmazsa olmazıydı.

Sivaslıydı; ülkücü bir babanın solcu bir oğluydu. Köşesinde Madımak Katliamını yazmaktan hiç vazgeçmedi. Dindar okurlarının gözünün içine hep “Kimse yok mu o gün orada ne işi olduğunu anlatacak?” diye baktı.

Bir kent tutkunu

Bir demokrasi tutkunuydu Kürşat Bumin. Günümüze, yurttaşlığı katederek ta Antikite’den uzanırdı. Yaşadığı şehirler hakkında söyleyecek çok sözü vardı.

Mesela deprem gündemini tartışmak için deprem olmasını beklemez, bir mahallenin trafik ışıklarında görme engelli yayaların karşıdan karşıya geçmelerini güvenli hale getirmek amacıyla yerleştirilen sesli uyarı sisteminin bozulmasını dert edinir ve yazardı.

Şehirler, hiç de öyle yabana atılacak bir konu değildi:

“Şehri konu alan bir düşüncenin önündeki engelin de ülkedeki politika anlayışının değişmesiyle kalkacağını söyleyebiliriz. Yeni politik yapı gerçek bir adem-i merkeziyetçi yapı olmalıdır. Ekonomik, toplumsal, kültürel bütün alanlarda güçlenmiş, hemşehrileriyle gerçek bir diyalog içine girmiş yerel yönetimler, insanları olduğu gibi, şehirleri de birbirinin aynı yapmaya çalışan, bir büyük ‘Bir’ peşinde koşan merkeziyetçi bir yapının karşısında tek çıkış yolu gibi görünmektedir. İnsanları ve şehirleri kendi malı gibi gören bir gücün karşısında, ‘Bu bizim şehrimiz’ diyerek düşünmeye ve yaşamaya başlayacak şehirlilere herhalde ancak bu yoldan geçerek ulaşılabilecektir.”

Kürşat Bumin’in sözü, kendisi gibi zarif ve derinlikliydi.

Bir tavrı ve tarzı vardı.

O, okurlarının ve öğrencilerinin zihnine kök saldı. O, biz öğrencilerine politikayı sevdirdi.

Önceki İçerikAli Bayramoğlu: ‘Siyasi dengeler nasıl değişir?’
Sonraki İçerikVahap Coşkun: ‘AK Parti’nin Kürt siyasetinde bir değişikliğe gitmesi kaçınılmaz’