Ana SayfaGÜNÜN YAZILARIÇiçek Pasajı’ndan “Anahit’in ruhuna”

Çiçek Pasajı’ndan “Anahit’in ruhuna”

Neredeyse yarım asır önce rakıya, masasına yakışan bir hayal mahsulüne kalktı kadehler: “Rakı içtiğin gün ölmezsin.” Ve öyle kutladılar “Dünya Ölmeme Günü”nü. Çiçek Pasajı’nın gerçek efsanelerinden… Fonda mutlaka bir akordeon sesi. Sonra o güzel insanlar, o güzelim masalardan kalkıp gittiler. O akordeoncu kadın, Madam Anahit de 22 yıl önce bugünlerde, 29 Ağustos’da gitti. Kulağımda o eski şarkı: “Benim göynüm sarhoştur yıldızların altında…”

“Rakı içtiğin gün ölmezsin”… İstatistiğini bulamasam da inanılası bir efsane, rakıya, masasına yakışan bir hayal mahsulü. Vaktiyle “Dünya Ölmeme Günü”nde can cana, -elde kadeh- cam cama kutlanmış da zaten.  

“Dünya Ölmeme Günü”ne dair kaynaklar o fikrin “Rakı ve Özgürlük Günü” vurgusuyla Tomris Uyar’dan çıktığına dair. Ama adını veren sağlam harcın, “şiir”inin Cemal Süreya’dan geldiğini düşünmek güzel: “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin”. Aynı masanın, işret meclisinin kararı… 

Bugün de bir masaya oturup anmak keyfe keder, muhabbete seher… Âb-ı şaraplı, âb-ı ateşli meyzâde dizeler 16. Yüzyıl’dan, Bâki, Fuzûli, Nev’i, Muhibbî, Hayretî, Figanî, Helâki, Zatî, Hayâlî gibi işrete nâmıyla da mütenâsip isimlerin divanlarından, masalarından yâdigâr. “Şiir en güzel bahane, hatta delil” der kaldırırsın kadehini. 

“Anılarımız şehitliğe dönmüştü”

Kaynaklara göre 26 Mart 1981’deki ilk buluşmada Tomris Uyar, Turgut Uyar, oğlu Tunga Uyar, Edip Cansever, Can Yücel, Salim Şengil, Nezihe Meriç, İsa Çelik,  Muhteşem Sunter, Mehmetcan Köksal, Dürnev Tunaseli, Pertev Tunaseli, Ömer Uluç var. Lâkin Turgut Uyar’ın 22 Ağustos 1985’de ölümüyle her yıl tekrarlanan o geleneğin tadı tuzu kalmıyor. Bir yıl sonra da Edip Cansever… O da erken, Uyar gibi 58 yaşında gidiyor.

İsa Çelik’in anlatımıyla “Hangi yıldı unuttum. Tomris’le Çiçek Pazarı’nın girişinde buluştuk. Anılarımız şehitliğe dönmüştü. Gitmeyelim oraya, dayanamayız dedik. Gittik Cavit’te oturduk. Bir daha da 26 Martlarda toplanmadık… “

“Aklıma kadeh tutuşların geliyor”

Geride Cemal Süreya’nın Uyar’a ithaf ettiği dizeler: “Ak odada oturur /Kapısı penceresinden çok /Gözlerinde yıldızlar /Serin yerde durur /Bir elinde kadeh /Öbürünü yarasına bastırır /(…) Öldüğü gün /Hepimizi işten attılar.” 

Cansever’in Uyar’ın ardından yazdığı dizeler de aklımda… /(…) İki tek votka içtik varmadan Aşiyan’a /Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık /Az sonra kalkıp gitti o /Kalakaldım ben oracıkta /Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk /- Garson! bize iki tek votka daha.”

Sonra Cemal Süreya da gidecek, 59 yaşında… Dağılan o şenlikten bir Üvercinka havalanacak: “Aklıma kadeh tutuşların geliyor /Çiçek Pasajı’nda akşam üstleri /Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor /Bütün kara parçalarında /Afrika hariç değil”. (Fotoğraf: Edip Cansever ve Turgut Uyar)

Ruhi Bey’in akordeoncu kadını

Hepsi hâlâ o günlerin müdavim meyhanelerinin tarihinde, Çiçek Pasajı’nda dolaşan gerçek efsanelerden. Çiçek Pasajı deyince mutlaka bir akordeon sesi… Orada rakısını içen Cansever’in dizelerinden, mesela “ölümünü düşleyen Ruhi Bey”den de yansıyan o sesler, siluetler: 

“Çiçek sergicisi, meyhane garsonu, meyhane patronu, kürk tamircisi Yorgo, Hayrünnisa, genelev kadını, otel katibi, cenaze kaldırıcısı Adem, akordeoncu kadın, emekli postacı vb…” hepsi geliyorlar: “Çelenklerimizle geldik, yoktunuz /Ara sokaklarda, pasajlarda aradık, yoktunuz /Meyhanelere baktık, otellere sorduk, yoktunuz/Nerdesiniz Ruhi Bey?”

Çiçek Pasajı’nın madamı 

Yoklar artık; destanların diliyle o güzel insanlar, o güzelim masalardan kalkıp gittiler… Çiçek Pasajı’nın simgesi akordeonlu kadın, Madam Anahit de yok. 22 yıl önce bugünlerde, 29 Ağustos 2003’de gitti. Turgut Uyar gibi onun ölüm nedenini de özetleyen o beter kelime siroz; siroza bağlı kalp yetmezliği. 

Hazin tesadüf, onun da hikâyesi geçen pazar yazdığım yazıya (“Derdimi kimlere desem…”), Samuel Agop Uluçyan’a (nam-ı -bu- diyar Sami Hazinses’e)  ekleniyor. O da “Tarihte Bugün”e yine sesiyle, müziğiyle de eklenen bir “Türkiye Ermenisi”: “Anahit Yulanda Varan”.

Yorgo’ya körüklenen aşk

O hoş edası-sedasıyla “ortam marşı”na dönüşen şarkısı da kulağımda; “Yıldızların Altında”. Rakılarını yudumlayanlara akordeonuyla gönlü de sarhoş hayaller, efkârı hoş tebessümler armağan ediyor. Kaptanzâde Ali Rıza Bey’in o asırlık şarkısında da öyle bir tarih var zaten. 

Seyyan Hanım’ın telaffuzunda “Benim göynüm sarhoştur” olan -koşar adım- güftesinde var: “Yanmam gönlüm yansa da”… Seyyan “eşit” demekmiş. Yıldızların altında, Çiçek Pasajı’nda da öyle gibi o günlerde… En inanılası yalanlardan. 

Ecnebiyse zevkin Madam Anahit’te Edith Piaf’tan “La Vie en Rose” filan da mevcut. Seyyan Hanım’ın tangoları da Çiçek Pasajı’nda taş plaklarda dönmüştür muhtemelen. 

 “Güzel evliya”ya akordeon adağı 

Madam Anahit de doğma büyüme İstanbullu. 1926’da Taksim’de doğmuş, Talimhane’de eski Niagora Manavı’nın karşısındaki bir evde… Hep Tarlabaşı’nda oturmuş. Beyoğlu zaten mekânı… Yazları Heybeliada’da kalıyorlar ailesiyle. Orada, 16-17 yaşlarında akordeoncu Yorgo’ya âşık oluyor. Güzel çalıyor delikanlı. 

Ondan özenip annesini Yüksek Kaldırım’da ikinci el enstrüman satan Papajorci’ye sürüklüyor. Cezmi ErsözMadam Anahit’le yaptığı röportajı ilk baskısı 1990’da yayınlanan “Son Yüzler” kitabında aktarıyor: “Fiyatı 170 liraydı. Çok heyecanlanmıştım… Hemen Saint Antoi­ne’a gidip, adak yaptım. Mum diktim… Saint Antoine, güzel ev­liyadır.” 

Adağı tutuyor, kullanılmış Hohner marka bir akordeon alıyorlar: “Papajorci bana, Artepenon diye çok değerli bir hoca vardı; onu buldu… Kadıköy’deki Halkevi’nde ondan klasik müzik eğitimi aldım. Bakmayın şimdi, vahşi şeyler çalmak zorundayız… Ekmek pa­rası. Ne yapacaksınız?” O günden ölümüne, 77 yaşına kadar kucağından bırakmıyor akordeonu… 

Müzikal evlilikler-boşanmalar

İlk eşi de müzisyen, Noray. Akordeon, kontrbas, piyano çalıyor. İstanbul’da “Samsun”, “Ankara” vapurlarında, Büyükdere Beyaz Park’ta çalmış uzun süre. Anahit 17 sene evli kalmış ama adam çok sinirli; küpesinden giyimine her şeye karışıyor. “Boşamış onu”… Sonra yine bir müzisyen “Solak Hüseyin”. Onu da boşamış, yine evlenmiş. 

O da olmamış, ilk kocasına dönmüş: “Boşandığına var­ma derler, ama ne yapacaksın!.. O  da öldü. Çok içerdi. Bilirsi­niz, müzisyenler nasıl içer… Şimdi bir talibim var. Kim biliyor musunuz?.. Fahrettin Aslan’ın şoförü… 15 yıldır severmiş beni. Ne yapalım kısmet artık.” En çok rahmetli Ayhan lşık’ı severmiş. O da gelir dinlermiş onu. 

Önemli bir düzeltme!

Maalesef o mesele de hazin bu ülkede. Ayhan Işık’ın ölümünün ardından “herkesin şefkatli, vefalı amcası” Nubar Terziyan duygu dolu, zarif bir taziye ilanı vermiş gazetelere. “Ruhuna Fatiha, nur içinde yat” diye “Müslüman taziyesi”yle biten ilanının altına “Amcan Nubar Terziyan” yazınca kopmuş kıyamet. 

Aileden gürültülü bir tekzip ilanı gelmiş hemen. “ÖNEMLİ BİR DÜZELTME” başlığıyla… Özetle, “Çıkan ilanla Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. Akrabalarımız bellidir”. Ailesi Selanik göçmeni olan Işık’ın da aslında “Işıyan” olan soyadını yanlış anlaşılmasın diye değiştirdiğini yazıyor bazı kaynaklar. “Ses uyumsuzluğu”yla da olsa iltisak tehlikeli, hoş da gelmiyor anlaşılan.

Tarihi yuvasına biçilen paha

Anahit’in Ersöz’le röportaj yaptığı günlerde de zormuş hayatı. “Cümbüşçü dayısı ve samimi dostu sağlık memuru Müyesser Hanım”la kalıyor: “40 yıldır iğne yapardı… Şimdi yaşlandı artık; dayımla kendisine fu­kara aylığı veriyorlar. Gördüğünüz gibi biz bu Tarlabaşı’ndaki evde; güçlükleri de olsa bir hayat sürüyoruz… 

Fakat mutluluğumuz pek uzun sürmeyecek gibi. Geçende yıkım kâğıdı geldi… Gelin, bankadan paranızı alın, diyorlar… Şaşırdık yıkıldık tabii. Burası yüz senelik bina. Tarihi bina… Hiç yıkılır mı efendim?  

Bu daireye 1.5 mil­yon lira paha biçtiler… Kümes bile alınmaz. Ne kadar komik değil mi? (O günlerin ev fiyatlarına baktım, hakikaten öyle. En ucuzu çift haneli milyonlarda…)” O ev sonra, bugün ne oldu, bilmiyorum. Tahminlerim var tabii. 

Cenazesinde 30 kişi

“Anahit Yulanda Varan”. Çiçek Pasajı’nın yakasındaki kırmızı çiçeğiyle, dudaklarına bol gelen kırmızı rujuyla, kocaman gözlükleriyle, tizlerde kısalıveren o buruk sesiyle, tiril tiril elbiseleriyle en çok da akordeonuyla unutulmaz simgesi. Bazen esnaf ona kötü davransa da sokak müzisyenlerinin tanrıçası belki. 

Beyoğlu’nun “akordeoncu kadın”ı  29 Ağustos 2003’de ölüyor. Cenazesinde 30 kişi varmış sadece! Şaşırdım okuduğumda… Bu ülkeyi tanısam da inanamadım. Mezarı bile vefadan nasibini alamamış. 

“Çiçek gibi ah be cancağızım”… 

Savaş Ay yazmış yıllar önce, uğraşmış da mezarının düzeltilmesi için (“Parev (merhaba) eski dostlar”, Sabah, 4 Ekim 2011): “Bir mezar taşı bile olmayan Çiçek Pasajı’nın ünlü sembolü akordeoncu Madam Anahit’in köhne mezarına da rastlıyorsunuz… Bunca bakımlı, zengin mezarı arasında Anahit’in mezarı toprak, üstünde ot bitmeyen, isimsiz, paslı istavrozu bile yan yatmış halde. Niye ki?” 

Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yatıyor. Bugün ne haldedir, yine bilmiyorum. Ne diyeyim; “Yanmam gönlüm yansa da /Ecel beni alsa da /Gözlerim kapansa da /Yıldızların altında”… Bizi “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar” da aydınlatırdı bir zamanlar. Onların o şarkıda “Belki duyulur sesim” diye dile gelen nağmeleri de… Değil mi ki, “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal /Bâkî kalan bu kubbede bir hoş seda imiş”.

Son yerine Sezen Aksu’dan “Anahit’in Ruhuna” gelsin: “gittin mi sahiden, gittin mi /bir devir daha bitti mi böyle /sen hep biraz benim kalmıştın /e hep kalamazdın ya öyle /(…) benim hemen geceye akmam lazım /bu gece beyoğlu’nu yıkmam lazım /anahit’in ruhuna, orta yerinde pasajın /çiçek gibi ah be cancağızım”. (Fotoğraf: Madam Anahit Sezen Aksu’yla)

(¹) “Taki Çenerini ve Arkadaşları (Giovanni Demetrio Cenerini-Taki Abi)”, Bercuhi Berberyan, Adalı Dergisi, Mart 2022.

- Advertisment -