Devlet politikası

Kırmızı çizgileri, tabuları, “devlet politikaları”nı aşa aşa gelen siyaset döndü dolaştı devlete sığındı. Üstelik bütün bu süreci sürükleyen aktörü de içine alarak, asimile ederek. Sivil siyasetle başlayan kariyer, “yerli ve milli” bir devlet yasakçılığına evrildi.

“Devlet Politikası” kavramını yerli yerine oturtabilmek için ataerkil kültürün siyasal tasavvuruna başvurmak gerekir. Bu kültür toplumsal yaşama baktığında bir hiyerarşi öngörür. İdeal toplum düzeninde devlet, koruyucu, kollayıcı, yol çizici otoritesiyle en üstte yer alır. Diğer tüm toplumsal siyasal kurumlaşmalar onun çizdiği sınırlar içinde iş görmelidir. Bu dizilişte toplumun kendisi, haklardan çok görevlerin öznesidir. Ona, koruyucu otoriteyi kutsayarak itaat etme rolü düşer. Bu hiyerarşinin bozulması kaotik çöküşün habercisidir ve devletin sahip olduğu bütün cihazlarla bunu engellemesi gayet tabiidir.

Bu bakış açısı içinde “sivil dünya” tekinsizdir. Toplum kendisini yönetmeye ehil değildir. Koruyucu güçlü bir otorite, zayıfların iradesinin ürünü olamaz. Öyleyse, devletin varlık nedeni, toplumsal rıza ile ilişkilendirilemez. Onun, varoluşunu anlamlandırmak için, üstlenmiş olduğu misyon dışında başkaca bir ölçüte başvurmaya ihtiyacı yoktur. Misyonunu gerçekleştireceği topluma tarihin armağan ettiği neredeyse metafizik bir varlıktır. Bu tasavvurun, devletin varlığını, hakemlik ve yönetim ihtiyaçlarına cevap verecek bir otoriteyle toplumun karşılıklı anlaşması üzerinden temellendiren “toplumsal sözleşme” düşüncesinin tam karşısında yer aldığı açıktır.  

Cumhuriyet kuşakları bu ideoloji içinden üretilen söylemin sayısız varyantlarıyla yetiştiler. Osmanlı siyasal kültürünün mirası kendisini 20. Yüzyıla aktarmakta bir engelle karşılaşmadı. Sivil siyasi aktörleri yozlaşmaya eğilimli, çıkarcı, tekinsiz gören; temel meselelerin onlara teslim edilemeyeceğini her fırsatta hatırlatan söylem kendini sürekli yeniden üretti. Devletin çekirdeği olarak kabul gören ordu, toplum nezdinde “en güvenilir kurum” olma ayrıcalığını rakipsiz korurken, halkın seçtiği vekiller maaşlarını arttırmanın peşinde, verdikleri sözleri seçildikten sonra unutan, çıkarcı figürler olarak resmedildi. Toplumsal çatışmaların sorumluluğu onlara yıkılırken, “yarattıkları hasarları” onarmak “devlet” e düşüyordu. Önlerine konulan anketlere göğüslerini gere gere “Devletin çıkarlarıyla hukuk çelişirse ben devleti kollarım” diyen hâkim ve savcılar gökten inmedi; bu ülkede yetiştiler.

“Devlet Politikası”, Türkiye siyasi literatüründe taht kurmuş bir kavram oluşunu işte bu kültüre borçlu. Öyle ki, akan suları durdurur! Bütün siyasi aktörleri ve sivil toplumu hizaya sokar. Muktedirlerin hepimizi ilgilendiren herhangi bir soruna ilişkin geliştirdiği tutumu, insan yapısı olmaktan çıkartır; dokunulmaz, tartışılmaz, kutsal bir kata taşır. Dillerden düşmeyen kırmızı çizginin adıdır ve politika üstü olduğunu iddia eder. Oysa kavramın kendi sesi bile o tutumun bir “politik tercih” olduğunu itiraf etmektedir; bütün siyasal sorunlar gibi sayısız karar seçenekleri arasından yapılmış bir tercih…

Onun ayırt edici özelliği arkasında duran yaptırım gücüdür. “Devlet Politikası” rütbesi almış siyasi tercih, tartışılması yasaklanmış bir tercihtir. Eleştirilmesi, farklı bir yol önerilmesi “siyasi meşruiyet” içinde görülemez. Faili “düşman” statüsüne sokar. Devletin meşru şiddet aygıtlarını harekete geçirir. “Düşman” cezalandırılır, susturulur. Meşru aygıtlar yetersiz kaldığında daha “derin” katlar işe karışır.  

2000’li yıllar aslında devlet adına toplumun tartışmasına kapatılmış “devlet politikaları”yla mücadele içinde geçti. Kürt politikası, Kıbrıs politikası, Ege politikası, AB politikası, Ortadoğu politikası, başörtüsü politikası… Bunlar tüm topluma değen sorunlardı ve “devlet korumasına” alınmıştı. Ancak, devletin cezalandırma mekanizmasını işletecek odağın bunu yapmaya gücü yetmedi. Sivil siyaset devleti kuşatmayı başardı. Tabular birer birer yıkıldı. Toplum nefes aldı, siyasal alan genişledi.

Bu sürecin dinamiklerini, kırılma noktalarını hepimiz izledik, meşrebimize uygun tavırlar sergiledik. Bunlar bu yazının konusu dışında. Üretilen yeni politikaların içeriğinin tartışılması da değil konumuz. Mesele, toplumu ilgilendiren her konunun tartışılabilir olmasının önemi.

Arap dünyasında bu girişimin adı “bahar” oldu. Bahar yağmuru gibi kısa sürdü. Geride çökmüş devletler, askeri diktatörlükler, yıkılmış yurtlar, kitlesel göçler, kesilmiş başlar bırakarak çekildi bu toplumsal dalga.

Bizde öyle olmadı.

Buna şükredebiliriz istersek. Ama bizde de artık bu dalgadan bir şey kalmadı geride. Kırmızı çizgileri, tabuları, “devlet politikaları”nı aşa aşa gelen siyaset döndü dolaştı devlete sığındı.

Üstelik bütün bu süreci sürükleyen aktörü de içine alarak, asimile ederek.

Sivil siyasetle başlayan kariyer, “yerli ve milli” bir devlet yasakçılığına evrildi. Başarısız bir operasyona ilişkin soruları cevapsız bırakmanın kalkanı olmasından geçtik; ekonomi yönetimini eleştirmekten tutun, rektör seçimine karşı çıkmaya kadar iktidarın sevmediği her davranış sizi başı ezilmesi gereken devlet düşmanı statüsüne sokmaya yetiyor.

Özellikle Kürt sorunu ve HDP üzerinden öyle bir politik iklim yaratıldı ki söz sonunda oy verenleri kalaşnikof mermisine benzetmeye, onlara bela okumaya dayandı. “Nihai çözüm” ü savunmanın eşiğine gelindi.

Aşı olacak yaşa geldim; aklım erdiği yıllardan bu yana siyaseti izledim; böyle dizginlerinden boşanmış, bu kadar aklını yitirmiş bir öfke diline tanık olmadım. Damat Bey’in temennisini tekrarlarsak, Allah sonumuzu hayır etsin.    

Şunu da biliyoruz: Siyasete yasaklanıp devlet gücünün korumasına alınan konuların genişlemesi ve düşmanlık dilinin koyulaşmasıyla, toplumsal rıza arasında ters orantı vardır. Sorunlar çözümsüz kalıp ikna yeteneği azaldıkça yasaklama ve zor kullanımı artar.

Bugün de tanık olduğumuz budur. 

Önceki İçerikPeki, 28 Şubat ’97 beni nasıl etkiledi?
Sonraki İçerikBakan Koca’nın uyarıları sadece ‘sıradan’ halk için mi geçerli?