Peki, 28 Şubat ’97 beni nasıl etkiledi?

28 Şubat’tan önceki ve sonraki bütün darbeleri, darbe teşebbüslerini tüm Türkiye olarak birlikte yaşadık ve birlikte toplumsal hafızamızın derinliklerine bastırdık, gömdük. Psikoloji bilimi diyor ki travmalar konuşmadan, yaslar tutulmadan iyileşmez. Madem öyle, zamanın doğruluğunu hep ispatladığı bir sloganı yineleyelim: “Ya hep beraber ya hiçbirimiz!”

28 Şubat 1997’de üniversiteli ya da memur değildim, evli, iki çocuk annesiydim. Mahalleli kadın arkadaşlarımla düzenli tefsir okuyor, Ramazanlarda ya kendi ya komşu evinde mukabele okuyordum. Haftada üç gün, Ümraniye’de dindarların kurduğu bir vakıfta İslami ilimlere giriş dersleri alıyordum. Refah Partisi’ni destekliyordum elbette. Akit ve Zaman gazetelerinden kuponla tefsir ve meâl biriktiriyordum. 28 Şubat şahitliğine buradan bakabilirim. Başörtüsü “sorunu”nu televizyondaki tartışmalardan izliyor, mahalle komşularımla haftalık okumalarımızda televizyona çıkan tesettürlü kızların, nasıl da sunucuya, diğer konuğa ağzının payını verdiğini konuşup gururlanıyordum. O kızlar, o kızları okula almayan dindar erkekler ve kadınlar şimdi nerede?

O yaz mahallenin anaokulu yaşındaki çocuklarına evimi açmıştım, aynı yaşta bir oğlum vardı. Çocuklara dini sevdirerek öğretmek istiyordum, elti kızlarıyla çocukları oyunla eğlenceyle eğitiyorduk. Kuran okuma dersi de vardı tabii. Aile apartmanından yakın bir akrabam kenara çekip “bu dersleri çabuk bitir başına ne gelecek belli değil” dedi.

Anlamışsınızdır sıkı siyaset takibi yapıyordum o zamanlar. Mahallede kafa dengi, sıkı fıkı arkadaşlarla örgütlenir, başörtüsü eylemlerine katılırdık kadın başımıza. Eşi “Erkekler dururken siz niye gidiyorsunuz eyleme?” diye sorunca “Sorunu çözün, biz de çıkmayalım!” demiştik. İşte o eylemlerden birinden sonra eve kadar bir “sivil” tarafından takip edildiğimi fark ettim. Sonrasında bir jandarma köye gidecek, akrabalarıma beni soruşturacak, köydeki teyze oğlu öfkeyle beni arayacaktı. “Sen ne işler çeviriyorsun?”

Organize eden vakıf bir gece yarısı basılarak kapatılacağı haberi verildiğinden, İslami ilimlere giriş dersleri yarım kaldı. Ertesi sabah derse gidip durumu öğrenince derslerin bitmemesi, vakfın kapanmaması için çözüm aramıştım. İddialı iddialı “Ne gerekiyorsa yapalım, eylemse eylem” minvalinde bir şeyler dediğimi hatırlıyorum. Şimdi o arkadaşlar, o vakıf, vakfa giderken Marmara Üniversitesi önünde/ilahiyat camiinin karşı kaldırımında eylemlerini izlerken gözlerimi dolduran kızlar nerede?

Açık lise sınavlarına girerken Fatih’te bir lise hariç kimse örtümü açtırmadı. Fakat her gün gazete ve televizyonlarda başörtülü kadınlara yapılan eziyetlerin korkusuyla, tarikat ehli insanların yapıp ettiklerinin utancıyla mı bilmem evin dışındayken tarif edemeyeceğim bir çekiniklik hakimdi. Kadınlarla bir aradayken azalan bir hâl! Örtülü olmayan kadınlara sürekli Başörtüsü sorununu, şeyhlerin yanlışlarını, haksızlıkları, eziyetleri açıklama hâli. O zamanlar da Müslümanlığın yükü -örtülü, dindar kadınların- bizim omuzlarımızdaydı. Bunu daha birkaç yıl önce ayağıma basıp özür dilemeyen birini “ilk kez” uyardığımda fark etmiştim.

Bilim ve Sanat Vakfı’nı da o sıralarda (sağ olsun bir arkadaşım sayesinde) fark etmiştim. Özellikle eğitimden mahrum kalan kızlar için açıldığını söylemişti. Ötekileştirme, kavramı da yavaş yavaş gündemime giriyordu o sıralar. Taksim’de bir sanat merkezinde Marksist Estetik dersine katılacağım, işten çıkmış koştura koştura binayı bulmuşum. Kapıdan benden önce giren kıza “Marksist Estetik, hangi katta biliyor musunuz?” diye soracak oldum. “Ama Marksist Estetik dersi ooo!” deyişini yüzündeki ifadeyle birlikte unutmadım hiç. Ders veren kelli felli hocaların estetik dersinde lâf nasıl olup da güncel siyasete geldiyse iktidar partisini eleştirirken sınıftaki tek örtülüye gözlerini dikmelerini de. Dindar insanların -çoğu erkek- iktidarın yükü de alakan olsun olmasın -örtülü dindar kadınların- bizim üzerimizdeydi. Şimdi o iktidar, o hocalar, o kız nerede, diye sormama gerek yok, hepsi yerli yerinde.

İlk üniversite sınavına 2008’de girdim. Başı açık fotoğraf isteniyordu. O fotoğrafa hâlâ bakamam. Sadece zorla başı açık çekilen fotoğraflardan bir sergi yapılsa… Tamam tamam, yapılmasın, namahrem var! Şimdi o fotoğraflar e-devletin sanal uzayında duruyor.

Yazının tamamı için:

http://husnuzan.com/?p=102
Önceki İçerikAltın Küreler Çin, Kraliçe, Chicago Yedilisi ve Jane Fonda’ya gitti
Sonraki İçerikTarihsel haklılık, sekterlik, otoriterlik…