Ana SayfaGÜNÜN YAZILARIHaklı çıkma şehveti

Haklı çıkma şehveti

Haklı çıkma şehvetinin zebûnu olanlar ikisinin de mahrumudurlar. Ne hilm okunur hallerinde, ne de belâgat görünür sözlerinde. “Ben demiştim.” “Yine benim dediğim oldu.” “Yine benim dediğime geldiniz.” “Yine ben haklı çıktım.” En acısı da, haklı çıkma uğruna, en kötüsünü arzu eder halde olmalarıdır. Nefretlerini doğrulamak için ötekiyi en kötü halde görmeyi arzu etmeleri ve ötekide hep kötülük aramaları, dahası gördükleri iyi şeylerden ve iyiliklerden rahatsız ve huzursuz olmalarıdır...

Bir ressam olsam, uzaktan bakıldığında yukarı doğru yükselen düz bir çizgi olarak gözüken, yakınına yaklaşıldığında ise onbinlerce iniş ve çıkış, yükseliş ve düşüş barındırdığı anlaşılan bir tablo yapar ve adını “Hayat Yolu” koyardım.

Hayat, kimilerine düz bir çizgi gibi görünse de, hakikat-ı halde binlerce, hatta belki milyonlarca iniş-çıkış, düşüş ve yükseliş barındırır çünkü. Çoğu şeyi deneme-yanılmalarla öğrenir, yürümeyi düşe kalka başarırız. İsabetli karar ve fiillerimizin pek çoğu deneme-yanılmalarımızın neticesidir ve yükselişimiz ekseriya düştüğümüz yerden olur. Hayatın bütününde, her döneminde, yılında, gününde ve hatta her saatinde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin arasında salınır durur zihinlerimiz, niyetlerimiz ve eylemlerimiz… 

Hayatın ve insanın gerçeği budur. Lâkin, aramızda kendi hayatını sürekli yukarı doğru yükselen kesintisiz düz bir çizgi olarak algılayanlar olduğu gibi, daha da ötesi, o çizgiyi daha en baştan çok yukarıdan başlatan ve hayatının hep o yükseklikte düz bir çizgi gibi aktığını düşünen insanlar var. Bu sonuncular için düşme, kalkma, yanılma ve yanlıştan öğrenme diye birşey sözkonusu değil. Onlar herşeyin en doğrusunu en baştan biliyorlar. Onların her sözü hakikat ve her eylemleri isabet barındırıyor. Sanki bütünüyle yeryüzünde hayat, bir bakıma onların isabetini bütün insanlığa isbat edecek şekilde seyrediyor. Gidişat hep onları doğruluyor. Günün sonunda hep onlar haklı çıkıyor. Olup bitenler sürekli onların dediğini doğru çıkarıyor. 

Gerçekten öyle mi peki?

Elbette değil. Ama insan âlemin merkezine kendisini koyduğunda olayları da öyle okuyor, olguları da… ‘Makine-i ahvâl’ gerçekte en bilgili ya da en bilge kişinin bile kuşatamayacağı bir çokluk, çeşitlilik, karmaşıklık içerirken, nitekim aslında en bilgili kişiyi biz iddiasızlığı, tevazuu, ‘kesin budur’ diye diretmemesi ve başka seslere kulak vermesi ile tanırken, böyleleri için herşey açık ve net, o yüzden her hükümleri kesin ve keskin. Olup biten hadisatın sürekli kendisini doğruladığını, hep kendisinin haklı çıktığını düşünen böyleleri, gerçekte durum bu olduğu için değil böyle görüyor değiller. Bilakis olup biten kendi aynalarına böyle yansıdığı için, çünkü kendi bakış ve düşünüşlerini buna göre manipüle ettikleri için böyle görüyorlar. Olup biten böyle değil ama, onlara görünen tastamam böyle…

Kendi namıma, böylelerinin ruh hali, duygu durumu ve zihin akışı için ‘haklı çıkma şehveti’ diye bir tanımın yerinde ve gerekli olduğunu düşünüyorum. 

Ve bu halin hemen her kesimden müntesibi var. Mesela, katı bir ‘pozitivist’ de haklı çıkma şehvetiyle mâlûl olabiliyor, kendisini takvâda dünya markası zannedecek derecede iddialı bir ‘dindar’ da… İlkine bakılırsa, bilim sürekli onun dediklerini doğruluyor. İkincisine göre ise, din hepimizin tam da onun durduğu yerde durmasını emrediyor. Milliyetçilikten sosyalizme her ideolojinin müntesipleri içinde de haklı çıkma şehvetinden tadanların haddi hesabı yok, şu veya bu parti yandaşları arasında da. 

Gerçek hiç de öyle değil halbuki. Ama haklı çıkma şehvetinde bakışı da, düşünüşü de bozan öyle bir zehir var ki, sahibini gerçeğin öyle olmadığına inandırmanın imkânı bulunmuyor. Bediüzzaman Said Nursi’nin dediği gibi, ‘ayinesinin müşahedatına tâbi’ bir hayat yaşıyor böyleleri, gerçeklik algısını da buna göre inşa ediyor. 

Bunun için kullandıkları yöntemleri, âletleri var ama… 

Meselâ, lehine olan, kendisini güya haklı çıkaracak istisnayı kural; aleyhine olan kuralı ise istisna haline getirmeye çok teşne böyleleri. Kendilerini destekleyen içi boş bir ‘emâre’ onlar için kesin delil (burhan) değerinde; onları yanlışlayan kesin delilin ise ufacık bir emâre kadar kıymeti yok. Sözlerini, fiillerini, hükümlerini yahut duruşlarını yanlışlayan kubbe mesabesindeki olgulara ‘yok hükmünde’ muamelesi yaparken, kendilerini doğrular gözüken hardal habbesi, yani tohumu kadar küçük bir olguya Ayasofya kubbesi muamelesi yapmaktan yüksünmüyorlar. Kendilerini haklı çıkarma potansiyeli varsa, hususi, ayrıksı bir durum onlar nezdinde ‘genelgeçer’ bir hakikat mertebesine yükselirken, onları doğrulamayan umumî tabloyu ‘hususî bir durum’a indirgemeye çok yatkın haldeler. Kendilerini yanlışlayan herşey ‘münferid’ oluyor, kendileri lehine gözüken münferid bir hadisede ise başlıyorlar ‘bunlar böyle, bunlar var ya bunlar, işte bunlar, bunların hepsi…’ söylemlerine. Aleyhlerine gördükleri ‘mutlak’ı kayıtlar altına alırken, kayıtları ve kısıtları olan bir ‘mukayyed’i mutlaklaştırma derdindeler hep. Lehlerine olan kum tanesini görürken aleyhlerine olan dağı gözardı etmek, ‘haklı çıkma şehveti’nin zebûnu olanların uzmanlık alanı niteliğinde. 

Eh, böyle olduktan sonra kim haksız çıkabilir ki? Bütün bunları yapmaya meyyal, teşne, razı, hele ki müştak ve muhtaç olduktan sonra, elbette herkes haklı çıkar.

Oysa ‘hak’ biz değiliz, ‘el-hak’ da bizim ismimiz değil, âlemler Rabbinin ismi. İnsanız biz; dener yanılır, tekrar dener, yine yanılır yahut isabet de ederiz. Ama isabetli olmayı deneye yanıla öğreniriz. Bazan düz durur, bazan düşeriz; ve düşmelerimizden, nerede nasıl düşüldüğünün dersini alıp tedbir almayı başardığımız gibi, kalkmayı da öğreniriz. Sıklıkla yanılırız karar, düşünce ve eylemlerimizde; ama haklı çıkma şehvetinden uzak durabiliyorsak, o yanılgılar bizim için bir imkâna dönüşür ve hatalarımız bizim öğretmenimiz olur. Keşifleri ve icadları yapan insanların ortalama bir insandan daha fazla deneme-yanılma yaşayan, daha fazla hata gerçekleştiren insanlar olması bir rastlantı değildir. 

Hem her konuda biz haklı olmayız; hayatın olağan akışına ve insan gerçeğine aykırı bir durumdur bu. Çoğu durumda başkaları haklı çıkar. İyi ki böyle olur. Çünkü en çok da bu sayede istişare etmenin, aklına akıl, bakışına bakış eklemenin, başka sese kulak vermenin, başkalarından öğrenmenin erdemini farkederiz. 

Dahası hakikat asla tek renkli, tek biçimli, tek katmanlı ve tek boyutlu değildir. İyi-daha iyi-en iyi derken, güzel-daha güzel-en güzel derken, doğrusu-daha doğrusu-en doğrusu derken, nice katmanları vardır hakikatin. Böyle olduğu için de, gördüğümüz hakikat bile olsa hakikati gördüğümüze indirgemek ölümcül sonuçlara yol açar ekseriya. İlaç şifa sebebi iken her ilacın her hastalığa şifa olmaması; dahası bazı durumlarda bazı ilaçların deva değil zehir olması gibi bir durumdur bu. Yahut ilacın şifa olduğu durumlarda dahi, ayarı kaçtığında, miktarı, dozu ve dozajı iyi ayarlanmadığında yine deva değil dert olması, hayata değil ölüme hizmet etmesi gibi bir durumdur. 

Zaten o yüzden “yarım hekim candan, yarım hoca dinden eder” işte.

Ve yine o yüzden ‘hilm’ ilmin zirvesi, belagat ise ilimlerin şahı addedilmiştir. Çünkü ilgili konunun bilgisi yanında, durum, ortam, zaman, kişi bilgisini de edinerek doğru ölçüyü doğru yerde doğru üslupla takdim ve doğru şekilde tatbik etmeyi mümkün kılandır hilm; basitçe ‘yumuşak huyluluk’ diye geçiştirilemeyecek bir yüksek anlayış düzeyidir. Yine bu yüzden, hakikatin ‘mukteza-yı hale mutabık’ şekilde söylenmesi ve uygulanması anlamıyla belagat, bugünlerde boş bir retorik ve hamasete indirgenmiş olmasına karşılık, doğru anlamıyla ilimlerin zirvesidir.

Ama haklı çıkma şehvetinin zebûnu olanlar ikisinin de mahrumudurlar. Ne hilm okunur hallerinde, ne de belâgat görünür sözlerinde. Onlar, bir kere daha haklı çıkma derdindedirler hep. “Ben demiştim.” “Yine benim dediğim oldu.” “Yine benim dediğime geldiniz.” “Yine ben haklı çıktım.”

En acısı da, haklı çıkma uğruna, en kötüsünü arzu eder halde olmalarıdır. “Sonu iyi olmayacak” dedikleri her şeyde, pis bir gurur yaşamak uğruna, feci bir sonucun zuhurunu ummaları ve istemeleridir. Nefretlerini doğrulamak için ötekiyi en kötü halde görmeyi arzu etmeleri ve ötekide hep kötülük aramaları, dahası gördükleri iyi şeylerden ve iyiliklerden rahatsız ve huzursuz olmalarıdır… 

Demem o ki, haklı çıkma şehvetine kapılmış olanların hayata, insana, içinde yaşadıkları topluma ve dünyaya kazandırabileceği bir güzellik, bu halde kaldıkları sürece yok maalesef. Ve haklı çıkma şehveti ile mâlûl olanlarda, kürek kadar dile karşılık, başka sesleri işitmelerini mümkün kılacak fındık kadar bir kulak dahi işlemiyor. Akılları haklı çıkma arzularına köle, gözleri haklı kılma şehvetlerine esir. 

Haklı çıkma şehvetiyle yaşayanlar topluluklara ve toplumlara, ülkelere ve dünyaya kötücül bakış, söz, çatışma, ötekileştirme, kutuplaşma ve çatışmadan başkasını hediye etmiyorlar. Toplumları ve insanlığı, ‘her zaman haklı’ böylelerin peşine düşmek değil, ancak onların şehvetinden ve söyleminden uzaklaşmak kurtarabilir. 

Daha iyi, daha bilgece ve daha huzurlu bir hayatı da, her kesimden haklı çıkma şehvetlileri değil, hayatın bir nevi ‘müebbed öğrencilik’ olduğunu, hepimizin buna yazgılı olduğunu düşünenler kurtaracak. 

Çünkü ancak böyleleri başka seslere de kulak verebilir ve ancak böyleleri anlamaktan anlaşmaya bir yol inşa etmeyi başarabilir.

- Advertisment -