Hamile kadın, bırak ayakta kalsın!

Bir göçmenin en sık duyduğu sorulardan biridir bu: “Mutlu musunuz orada?”. Mutluyum, çünkü çocuğumla her evden çıktığımda sırtımda beliren kasılmayı uzun süredir hissetmiyorum. Bir yere gitmeden önce, “Ya orda ağlamaya başlarsa?” diye düşünmeyeli de bayağı oldu. Yan masadan ağlayan kızıma ve bana yargılar şekilde bakan kadın ve adamları da pek özlemedim. Kimse anneliğime not vermiyor.

“Hamile kadına neden yer vereyim ki? Bana mı sormuş çocuk sahibi olurken?”

Bu hafta ne yazayım diye düşünürken Türkiye’nin en önemli tartışma platformlarından birinde, işte bu konu konuşuluyordu.

Hamile kadına yer verilip, verilmemesi gerektiği…

Ben çok başka bi’şey yazmayı tasarlarken, sabah sabah gördüğüm bu başlık yazının seyrini değiştirdi.

Zira vakt-i zamanında iliklerime kadar yaşadığım hisler gün itibariyle beni yeniden esir aldı. Yani bu yazı hasbihal etmek üzere yazılmaktadır a dostlar.

Türkiye’nin koltuk sevdası malum. Oturunca bırakmama hali, toplu taşımaya bile sirayet etmiş. Bir de bunu, -aklı sıra- argümanlarıyla destekleyip anlatmaya çalışanlar var. “Bana mı sormuş da hamile kalmış?” o ‘argümanlardan’ biri…

Şehir kültürü, toplum olma, sergilenen nazik davranışlarla yeni toplum inşa etmeyi geçtim, en temel nezaket kurallarından uzaklaşmanın tezahürü bu. Bu gibi şeylerin artık gündelik hayat rutinleri arasında olması ise işte bu yazının çıkış noktası.

Aslında durumun bu noktaya gelmesi pek de şaşırtıcı değil. Toplumdaki nezaket ve saygı seviyesini kadına ve çocuğa verilen değerden çıkarabiliriz.

“Anne olduğunda ne anladın?” diye sorsalar ilk cevabım “Onlara karşı ağır baskı uygulanıyor toplumda…” diye başlar, hayatın her alanında istenmediklerinin belli edildiğinden dert yanabilirim. Cümlelerle, bakışlarla daha da önemlisi kanun, kural ve uygulamalarla…

Kadın olarak sokaklarda istenmiyoruz, hamile olarak toplu taşımada istenmiyoruz, bebekli olarak cafelerde, otellerde istenmiyoruz, bebek arabasıyla asansörlerde istenmiyoruz. İnanmazsanız Google’a ‘Bebek arabası terörü’ diye yazın ve neler söylenmiş bir okuyun. Daha sonra da bildiğiniz diğer lisanlarda aratın. Ben “baby stroller terror” diye arattım. Google anlam veremediği için, “baby stroller mirror” mı demek istedin diye sordu. Bildiğiniz dillerde deneyin, karşılığı varsa o dili konuşanlarda bir sorun var demektir.

Kadın olarak –zaten- çok da fazla tercih edilmediğimiz iş yerlerinde, anne olarak daha da istenmiyoruz. İşe alınırken çocuk isteyip istemediğimiz, istersek ne zaman isteyeceğimiz sorulabiliyor. Anne olduktan sonra ivedilikle işe dönmemiz de -yeni yönetmelikle- tarafımıza bildiriliyor.

Kadınlar ve çocuklar evde kalsın

Kadınları istemiyoruz. Çocukları da istemiyoruz. 

Ağlayan çocukları hele hiç!

Bir kere “O kadın ana olsaydı da sustursaydı o çocuğu!”

Bu cümle kalıbı, kalabalık bir yerde çocuğu ağlayan kadının içinde yankılanan yegane şeydir. Çevreden fısıltıyla duyulması muhtemel olan bu cümle, zaman zaman kendini ‘yan yan’ bakışlarla da gösterebilir. Siz yaşadığınız tüm gerginlikle sırtınızdan ter çıkarıp, bir yandan çocuğunuzu sakinleştirmeye çalışırken, diğer yandan da utangaç bakışlarla çevrenizdekilerden özür dilemeye çalışırsınız. Çünkü; çocuk ağlıyordur. İnanılmaz! Çocuk ve ağlamak! Ve bundan tamamen siz sorumlusunuzdur. Kadın. Anne…

Türkiye’de her şeyi çok iyi biliyoruz. Kadınlı, erkekli… Ancak tek şeyi bilmiyoruz sanırım; haddimizi…

“Rahatınız yerinde mi?”

Bir göçmenin en sık duyduğu sorulardan biridir bu. “Mutlu musunuz orada?” arkasından gelen mütemmim cüzü. Mutluyum çünkü çocuğumla her evden çıktığımda sırtımda beliren kasılmayı uzun süredir hissetmiyorum. Bir yere gitmeden önce, “Ya orda ağlamaya başlarsa?” diye düşünmeyeli de bayağı oldu. Yan masadan ağlayan kızıma ve bana yargılar şekilde bakan kadın ve adamları da pek özlemedim. Kimse anneliğime not vermiyor.

Avustralya’ya geldiğimizden beri ilk ve baskın olarak tek hissettiğim şey kadın olarak da anne olarak da alanlarımın genişlediği hissi. Cinsiyetimden sıyrılarak sokakta yürüyebilmem ve de ‘özür dilemeden, rahatsız etmeden’ çocuk büyütebildiğimi fark etmem. Çocukları her yere almaları ve hatta fazlasıyla alan açmaları da cabası…

Ha, bir de “Yabancıların çocukları hiç ağlamıyor!” önermesine cevap bulmak için…

(Bu sezonluk cümle tercihen yaz aylarında sosyal medya hesaplarından ortalığa salınır. Titreyip, kendimize gelmemiz için…)

Cevap veriyorum; ağlıyorlar!

İnanmazsınız, tepinip, çığlık bile atıyorlar.

Bak yine yaz geliyor ya “önde gelen isimler” başlarlar yine sosyal medya hesaplarından “Yan taraftaki çocuk ağlıyor!” demeye… Ey Türk anne, babası. İşte bu yazı öncelikle sizin için yazılmıştır. Lütfen kendilerine bu yazı ile birlikte cevap verin. “Bizim bir arkadaş var, yerinde incelemiş. İnanılmaz şekilde çocuklar ağlıyor ve hatta tepiniyormuş. Kimse de yargılamıyormuş” deyin. İsteyene özelden video da bonus!

Göçmenlik ve Vatandaşlık

Neredeyse iki yıl olacak Avustralya’ya geleli. Göçmeniz.

 “Göçmen olarak ne zorluklar yaşıyorsun?” dedi arkadaşım geçen gün telefonda konuşurken.

“Özledin mi ülkeni?”

Bunun üzerine uzun süredir düşünüyorum aslında. Ne demek göçmen sahi? Göçmen olarak ne hissediyorum? Peki vatandaş olarak ne hissettim?

Vatandaş hissettirilmiş miydim ki?

Sahi vatandaş olmak ne demek ki?

Ben -artık- “göçmenlik” kavramını “vatandaşlık” kavramı üzerinden açıklıyorum. Ülkenin dilini bilmek mi vatandaşlık? Yaşadığın yerin sokaklarında kaybolmamak mı? Hangi idari dairede, hangi işini halledebileceğini bilmek mi vatandaş olmak?

Ülken için ortak emel, ortak gaye paylaşmak mı? Ülkenin sınırları içinde güvende hissetmek mi? Hukukuna, adaletine güvenmek mi mesela vatandaşlıkta esas olan?

Yoksa sokaklarında korkmadan yürüyebilmek, aynanın karşısında kıyafetini seksen kere kontrol etmene gerek duymamak mı? Yüzünü yere yapıştırmadan sokakta yürüyebilmek mi? Kulağına kulaklıkları takma nedeninin “yalnızca müzik dinlemek” olması mı?

“Şimdi münasebetsizin teki bi’şey söyleyecek, koca gün canım sıkılacak, iyisi mi….” demeden yalnızca müzik dinlemek…

Kahkaha attığında karakterinin gramajının söz konusu dahi olmaması mı?

Sokaklarında rahat hareket edebilmek mi yani… “Burası benim ülkem, burada daha bir vatandaşım ben” demen için çocuğunun saygı gördüğü, sevildiği, yaşayabilmesi için alabildiğine alan açıldığı bir yer ne hissettirir sende mesela? Geleceğinden pek de endişe etmemen, müzikle ilgilensin, spor dalı da çok önemli derken ulaşılmaz ve imkansızı istemediğini bilmek…

Üniversiteye gittiğinde üzerine sniperların doğrultulmayacağını bilmek yeterli olur mu ya da?

İşte tek bir soru cümlesi; “Hamile kadına yer verilir mi?” ile yeniden zuhur eden eski bir ruh halinin dökümüdür bu yazı. Neden gidiyorlar sorusunun da –sadece ucundan- cevabı.

Kusura bakmayın ama, göçmenlik içinde acı, keder, arada kalmışlık gibi dramatik kelimelerle dolu bir kavram değil nicedir benim için. Ancak muhakkak ki vatandaşlık kavramının içi yeniden doldurulmalı…

Önceki İçerik“Fosforlu Cevriye”: Aşk nasıl bir şeydir? Namus ne değildir?
Sonraki İçerikPostmodern zamanlar çetesi: Silivri’de 101 Çinli