Harikalar Diyarı

Her şey yalan, kurgu olabilir, hatta “hayat” kendini algoritmalar üzerinden var eden sanal bir dünyada geçebilir. Ama tekdüze, bıkkın hayatında o ana kadar geçmeyen zaman, o ekranda kuş olup geçiyor. Hem artık sabırsızlıkla beklediği bir şey de var…

Amandine: Orada mısın, ne yapıyorsun?

Zorro: Evet buradayım, çiftlikteki hayvanlarıma bakıyorum…

Amandine: Hayvanlarla meşgul olman hoşuma gidiyor. Hayvanları severim.

Zorro: Amandine gerçek adın mı?

Amandine: Evet gerçek adım, yalanlardan hoşlanmam.

Internette bir sohbet odasındalar. Amandine bir fotoğrafını gönderiyor Zorro’ya… Sıcak, şirin bir ev ortamında, kanepede oturuyor. Zorro “Çok güzelsin…” diyor, ekrandan kendisine bakan sarışın fotoğrafa.

İlerleyen sohbetleri, Amandine’in gönderdiği fotoğraflar, videolarla açılıp saçılmaya başlıyor. Zorro sadece hayal ettiği, giderek hayal bile edemeyeceği arzularının o ekranda gerçekleşmesinden mutlu. Her gün, aşkıyla, erotizmiyle, sohbetiyle tüm arzularına seslenen bir rüyayı yaşıyor artık. Rüyalar karşılıklı akan kelimelerle gerçek oluyor.

Lâkin ekranda âşık olduğu, yazışarak, kelimeleriyle seviştiği kadının adı Amandine değil. Hatta kadın da değil… Fildişi Sahili’ndeki Abidjan’da yaşayan siyahi bir delikanlı. Zorro’yu yani gerçek adıyla Michel’i tuzağına düşüren Armand, sanal dünyada, sohbet odalarında gezinen bir siber dolandırıcı. O şehirdeki birçok arkadaşı gibi yoksul hayatlarında geçimlerini internette yakaladıkları “güvercin”lerle sağlıyorlar.

Tezgâhları başlı başına bir iş, bir meslek… Kazancı, kariyeri, ikna kabiliyetine, manipülasyon tekniklerine, iletişim-pazarlama becerilerine bağlı. Tuzağını kurarken yine internet aracılığıyla sosyal medyada kullanacağı bir “kadın karakter paketi” satın alıyor. Aldığı tam teşekküllü pakette o genç kızın farklı ortamlarda çekilmiş günlük hayatından kareler, sohbetin ileri aşamalarında devreye giren erotik fotoğrafları, videoları var. Armand o seçkiden ustaca sıraladığı fotoğraflar, görüntüler eşliğinde o karakteri kendi kelimeleri, sohbetiyle hayata geçiriyor. Her seferinde yeniden yaratıyor…

Satılık karakter paketi

Uluslararası siber tuzağa yakalanan yeni güvercin Michel, Dominik Moll’un 2019 yapımı “Only the Animals” filminin ana kahramanlarından birisi. Moll filminde gizemli bir cinayetin çeperindeki beş karakterin hikâyesini, beş ayrı bölümde anlatıyor. Cinayetin yarattığı soruların peşine düşen seyirciyi anayoldan çıkarıp, rehberi her bölümde değişen patikalarda başarıyla, gerilimi, tansiyonu düşürmeden dolaştırıyor.  

Seyrederken, örgüsündeki sürprizler, kırsal kasaba havası, sadeliğin şıklığını sergileyen karı-kışıyla -o kıratta olmasa da- hoş bir Fargo esintisi geçiyor insanın içinden. Yine nordic-noir’in benzer tatlarına da uzak düşmüyorsunuz. Zaten Moll, İsveç’in nefes kesen suç dizisi The Bridge’in İngiliz-Fransız versiyonu The Tunnel’ın bazı bölümlerinin de yönetmeni. Filmin ana kahramanlarından Joseph’in ölü annesiyle de zaman geçirdiğini öğrendiğimizde, bu kez Bates Motel’in kapısını tıklatıp, Hitchcock’un, Anthony (Psycho) Perkins’in kemiklerini çınlatıyoruz.

Yeniden Michel’e dönersek… Michel, Güney Fransa kırsalında kendi yağıyla kavrulan bir çiftçi. Ekranda tanıştığı sevgilisi Amandine’le de ahırındaki laptop’undan yazışıyor. Çiftliğin hesaplarından başını kaldırmayan, asık suratlı, bıkkın, gergin bir karakter. Michel’i canlandıran Denis Menochet de zaten o role biçilmiş kaftan. Karısı evdeki kasvetli, tekdüze hayatın koyu sisini, tuhaf komşuları Joseph’le seks yaparak aralıyor. Ama onun da filmin hemen tüm kahramanları gibi aslında sevmeye-sevilmeye aç olduğunu anlıyoruz. 

Ekrandaki krallık…

Sevgilisine “annesininhastalığı, uçak paraları” gibi bildik vesilelerle epey para kaptıran Michel sonunda Amandine kisvesine bürünen siber dolandırıcılığın kapanına yakalandığını -şüphe götürmez biçimde- öğreniyor. Ancak yine de inanamıyor, inanmak istemiyor ve Abidjan’a gidip Armand’ı buluyor. Evet dolandırılmış…

Michel Fildişi Sahilleri’nden eve, o dört duvar hayatına dönüyor, yorgun argın, ölesiye mutsuz uzanıyor yatağına… O sırada bilgisayardan sesli uyarı geliyor. Mesaj sinyali… Kalkıyor, ekrana bakıyor karşısında Amandine’in mesajı: “Orada mısın?

Gülümsüyor, ardından keyifle sesli gülüyor ve hevesle yanıtlıyor Amandine’i; “Evet aşkım buradayım…

Michel ekrandaki sanal karakterin kelimelerinden ibaret de olsa, öyle de kalsa, arzularının krallığını, o “aşk”ı yitirmek istemiyor. Her şey yalan, kurgu olabilir, hatta “hayat” kendini algoritmalar üzerinden var eden sanal bir dünyada geçebilir. Ama tekdüze, bıkkın hayatında o ana kadar geçmeyen zaman, o ekranda kuş olup geçiyor. Artık sabırsızlıkla beklediği bir şey de var; ertesi gün o kuşun yeniden dünyasına, ekranına konması… Öyle özdeşleşiyor ki ekrandaki yaşamla… Yalansa yalan, sanalsa sanal… Yeter ki kararmasın ekrandaki cevahir!

Bay Prestij…

O sohbetler, mesajlar, beğeniler, sosyal ağlardaki sanal mutluluklar, o haz duygusu, o etkileme-etkilenme sarmalı kuşatıyor milyonlarca insanı. Gerçeğin duvarına bakmaktansa, bulduğu sihirli aynayla Harikalar Diyarı’na dönen Alice misali ekrana bakan, o ekranın içinden geçerek yeni dünyalara dalan insanlar başka gezegenden değil.  İşin kurdu Armand’ın da Michel’den pek farkı yok. Michel’den kazandığı paraları, yanar döner giysileri, imitasyon takılarıyla gittiği Abidjan’daki barda verdiği partide, etrafa -gerçek anlamıyla- para saçarak harcıyor. “Paran kadar konuş” misyonunu üslendiği bariz olan mekânın sunucusu onu, “Bu seçkin partinin sponsoru General Armond, generallerin en cömerti, Bay Prestij…” anonsuyla tanıtıyor; “Görünüşüne bakın, pantolonuna bakın, hareketlerine bakın”… Armond da aldığı hazzı hayattaki tek sloganıyla özetliyor: “Hayatın boyunca köle olmaktansa, bir günlüğüne zengin olmak daha iyi”. Bir günlüğüne kral oluyor o ortamda. Ve krallığını, generalliğini çevresindekilerin cep telefonlarıyla çektiği fotoğraflarla, videolarla dünya âleme duyuruyor. Kimbilir kaç tık, kaç kalp, kaç beğeni alıyor tüm servetiyle

Bu yönüyle sosyal medya, Armand’ın gösterişçi savurganlığının, hatta ilkel topluluklarda bazen çılgınca bir gösteriş, itibar, savurganlık yarışına, görgüsüzlük tarihine dönüşen potlaç geleneğinin hissiyatını, solmayan ihtirasını da günümüze taşıyor.

“Kullanıcılar”ın sektörü

İtibar, ilgi, sanal sunal sevgi, beğeni arayışı deyince… Netflix’de izlediğim 2020 yapımı “The Social Dilemma (Sosyal İkilem)” belgeselinden de söz etmeliyim. Emmy ödüllü Jeff Orlowski’nin çektiği belgesel Sophocles’in ünlü “Nothing vast enters the life of mortals without a curse” sözünün Türkçe mealiyle başlıyor: “Ölümlülerin hayatına giren tüm büyük olaylar, beraberinde lanet getirir”. O minvalde de başta Facebook, Twitter olmak üzere sosyal ağların lanetini, felaket senaryolarını yine o sistemlerin eski çalışanları, yaratıcılarıyla yapılan röportajlarla işliyor.

Sosyal ağların yarattığı bağımlılık, “Dünyada müşterilerine ‘kullanıcı’ diyen sadece iki sektör vardır. Uyuşturucu sektörü ve yazılım sektörü” cümlesiyle harika özetleniyor. Yorumculara göre Facebook’un bu alandaki başarısının ardında “like”, beğeni tuşunun icadı yatıyor. Facebook’taki profilini, bir fotoğrafını, bir paylaşımını başkalarının “like”laması hatta kalp ikonuyla “muhteşem” bulması, aslında insanın psikolojisini tıklayan bir haz ya da hüzün sinyali: “Kalplerle, beğenilerle o kısa süreli sinyallerle ödüller alıyoruz. Sonra bunu gerçekle, hayatta bize verilen değerle bağdaştırıyoruz. Bu duyguyu iki milyar insanla çarpın. Ekrandan yağan bu sinyaller sizi kısır döngüye sokuyor; o hissi geri almak için neler yapabilirim?

Bizi sosyal medyada takip edin

Belgeselde bu bağlamda verilen örnek de çarpıcı: “Bisiklet icat edildiğinde kimse rahatsız olmadı. Herkes bisiklete binmeye başladı diye kimse ‘Ah tanrım toplumu, demokrasiyi mahvettik’, ‘Artık gerçeği ayırt edemiyoruz’ filan demedi. Eğer bir şey araçsa, bıraktığınız yerde durup sabırla bekler. Eğer araç değilse sizden bir şeyler talep eder, sizi ayartır, sinyaliyle sizi çağırır, yönlendirir. Araç bazlı teknolojiden, bağımlılık ve manipülasyon bazlı teknolojiye geçtik. Günümüzde sosyal medya sadece kullanılmayı bekleyen bir araç değil.”

“Sosyal İkilem” aslında bilinmeyenleri, duyulmayanları anlatmıyor. Bilindik şeyleri ilk ağızdan, yaratıcıların Olimpos’undan -hoş- anlatımıyla dikkat çekiyor. Ama “hoşluğu” bir yere kadar… Toplumdaki kamplaşmalara, komplo teorilerine, sosyal linç kültürüne somut örnekleriyle değinen belgesel,  sosyal medyadaki bağımsız platformları, demokratik hareketleri, bir anda dünyaya yayılan barışçıl protestoları, direnişleri filan “işlem alanı”na almıyor, o işlevinin kıymetini ayırt etmiyor, görmezden geliyor.

Bu yönüyle kendi içinde bir “ikilem”e girerken, sosyal medyacıların, sosyal medyayı, varlığını yine bir sosyal ağ algoritmasına borçlu olan Netflix aracılığıyla masaya yatırması da başka bir “dilemma”nın parodisi oluyor.

Bu noktada tebessümümüzü filmin finaline yerleştirilen “Bizi sosyal medyada takip edin…” cümlesi tamamlıyor. Ekrana o cümlenin hemen ardından “Şaka yapıyoruz” vurgusu gelse de, biz her şakada bir gerçek payı olduğuna analog verilerle inanıyoruz.

BİR FİLM/BİR ŞARKI

Filmin hüzünlü finalinde noktayı, fonda çalan o yarım asırlık şarkı, Tu T’en Vas koyuyor: “Kıştan, soğuktan korkuyorum /Yokluğunun yarattığı boşluktan korkuyorum /Ansızın her şey kararıyor benim için…” Bana ilginç gelen bir not; Alain Barriere’nin Noelle Cordier ile 1975 yılında söylediği şarkıyı, Rana-Selçuk Alagöz aynı yıl, hiç zaman geçirmeden “Nazlanma” 45’liğiyle piyasaya çıkarıyor. Bir zamanlar aranjmanın gücü adına…

YAZI FOTOĞRAFI: Denis Menochet, “Only the Animals”.