Hayat ve temsil; reel ve sanal tarih

“Bütün iktidar siyasetçileri, sanki Ertuğrul ve Abdülhamid dizilerinin senaristi gibi” yazıp konuşmaya başlamış bulunuyor.

13 Eylül 2020] Ünlü fıkradır; adamın biri havaya bakmış, yağmur yağacak demiş. Yoldan geçen biri boğazına sarılmış, vay sen bana ördek dedin diye. Yahu nasıl dedim? Nereden çıkardın? Yağmur yağınca sular göl olur; gölde ördekler yüzer; işte sen bana ördek demiş oldun.

Türkiye’nin kamusal alanı, son derece toksik bir popüler tarih kültürüyle dolup taşıyor. Bir zamanlar “şair millet” derdik; şimdi “tarihçi millet” mi demek lâzım? Herkes tarih biliyor bir şekilde. Sadece bilmekle kalmıyor; tarihi sürekli araçsallaştırıyor ve siyasileştiriyor. Sosyal medyada lâf yetiştirmek, hâd bildirmek, ister iç ister dış “öteki”leri sopalamak, kafalarında odun kırmak için kullanıyor.

Hakikat ile uydurma, doğru ile yanlış, bilimsel dayanakları olan ve olmayan arasındaki bütün ayırımların belirsizleşmeye yüz tuttuğu bu korkunç bilgi kirlenmesi ortamına, televizyon dizilerinin katkısı büyük. Varlığı ve bugününe güvensiz, dolayısıyla karmakarışık kimlik ve sığınma arayışları içindeki topluma hayalî tarihler sunuyor. Sanallık, gerçekliğin yerini alıyor. Zaten yer yer, hayatın kendisi ile hayatın gösterimlerini – tiyatro, sinema, müsamere ve sair temsil biçimlerini – zor ayırdeden zihniyet yapılarımız söz konusu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu kentlerinin Millî Mücadele’de düşman işgalinden kurtuluş günlerinde, yıllar yılı kâh Fransız kâh Ermeni askerleri süngülenirken, bir de halkın galeyana gelip o yerdeki askerlere saldırdığına tanık olurduk. (Ya da, yerel garnizondaki Mehmetçiklerin düşmanı oynamak istemediğini duyardık.) Neyse; 2008’de AK Parti hükümeti ve Meclis çoğunluğu değiştirdi bu kanun ve yönetmelikleri. Fakat şimdi de genel izleyici Necati Şaşmaz’ı Polat Alemdar, Engin Düzyatan’ı Ertuğrul Gazi sanıyor.

Bu açıdan, Serbestiyet’in birkaç gün önce manşet yaptığı son olay büsbütün ibret verici. Van’da bir gazeteci, Ertuğrul, Osman ve halen yapımı süren Büyük Selçuklu dizilerinin başlıklarıyla dalga geçti diye gözaltına alındı ve hakkında soruşturma açıldı. Gerek polisin, gerek savcılığın, bunun şikâyete bağlı bir “suç” olduğunu bilmemesi, ayrı bir sorun. Üstelik mağdurun veya mağdurların en az ikinci dereceden yakınının şikâyetini, yani bu durumda Ertuğrul ve/ya Osman Gazilerin halen hayattaki yakınlarının bulunmasını gerektiriyormuş.

Bu, işin iyice komik yanı. Fakat bence asıl mesele, polisin dizi başlığı hicvinden padişaha hakaret çıkartabilmesi. Şöyle diyelim: bir, hayli uzak bir geçmiş var, 1300-1400 yılları. İki, bu geçmiş hakkında yapılan diziler var, dönemin kişilerini şöyle veya böyle gösteren. Haydi, çok iyi, çok güçlü, çok mükemmel gösteren diyelim. Bu bir yorum. Doğru veya yanlış, bir tarih yorumu. Üç, bu dizilerin başlıkları var, Diriliş – Kurtuluş – Uyanış gibi. Bunlar da belki yorumun yorumu. Söz konusu gazeteci ne yapmış? Bu başlıkları sarakaya almış. (Hemen belirteyim; ben de hepsini gülünç derecede zorlama ve şişirme buluyorum.) Ama ne oluyor? Padişahların hâtırasına hakaretle suçlanıyor. Bırakalım, düşünce ve ifade özgürlüğünü, ya da Osmanlıyı eleştirmenin Osmanlıya hakaret sayılmasını. Polisin ilk mantık sıçramasının kendisi hangi varsayımla mümkün? Başlıkların, dizilerin ve tarihin özdeş sayılmasıyla. Çünkü ancak Ertuğrul’un veya Osman’ın veya Abdülhamid’in tarihî gerçekliği aynen, tıpa tıp bu dizilerde gösterildiği gibiyse, diziyi eleştirmek sultanı eleştirmekle bir ve aynı tutulabilir (bkz en baştaki ördek fıkrası). Oradan da bunun bir hakaret teşkil ettiği iddiasına tırmanılabilir.

Tabii bu noktada, ek bazı sorular takılıyor insanın aklına. Bu televizyon dizilerine tarih bilgimiz ve anlayışımız üzerinde mutlak tekel yetkisi veren kimdir, nedir? Dizileri onbinler seyrediyor; ciddi bir kitabı belki üç beş kişi okuyor. Fakat bu bir yana; prensipte, dizi yerine kitap olsa farkeder mi? Diyelim biri bir kitap yazdı bu kişiler üzerine. Birinci varsayım. Aynen bu kadar övücü, idealleştirici olsun. Fakat malûm, akademik kitaplar akademik dergilerde tanıtılır, eleştirilir. Bu kitap da beğenilmesin çoğunlukla. Fazla tek-yanlı bulunsun. Sert eleştiriler alsın. Şimdi ne olacak? Ertuğrul, Osman veya II. Abdülhamid’i kahramanlaştırdı diye güncel siyasete uygun bulunup kanonize mi edilecek? İşte biricik doğru tarih budur; başkası kabul edilemez mi denecek? O zaman, dergilerdeki olumsuz eleştirilerinin başına, Van’daki gazeteciye benzer bir şey mi gelecek? İkinci varsayım. Yazılan kitap bu sefer övücü değil realist olsun. Şu sırada Alan Mikhail’in Yavuz Selim hakkındaki kitabı çok tartışılıyor ya. Faraza Selim’in kaç kardeşi ve çocuğunu öldürttüğünü, ya da Safevilerle hegemonya mücadelesinde kaç bin Anadolu Alevisinin kanına girdiğini de yeri geldikçe anlatsın, göstersin. O zaman bu kitap başından beri mi büyük bir Osmanlı padişahının anısına hakaret addedilecek? Bu egzersizde olduğu gibi, dizi yerine kitap üzerinden düşünmek, kitaba ve kitap eleştirilerine tanınan (tanınması gereken) özgürlüğün, dizilere ve dizi eleştirilerine de tanınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Bunlar hem Türkiye’deki genel özgürlük ortamına, hem üniversitelerimize ve akademik özgürlük ortamına, hem akademinin genel kamuoyu ve popüler kültür alanıyla örtüşme ve eklemlenme biçimlerine ilişkin çok vahim meseleler. Nasıl düzelir, ne zaman düzelir, düzelir mi, kaç onyıl ve ne kadar derin müfredat reformları gerektirir, sırf müfredatla da olur mu… doğrusu bilmiyorum.

Şimdilik gördüğüm şu: tv dizilerinin sanal tarihi, popüler kültürümüze el koymuş durumda. O kadar ki, gene Serbestiyet yazarlarından Vahap Coşkun’un özel bir sohbette kullandığı veciz ifadeyle, “Bütün iktidar siyasetçileri, sanki Ertuğrul ve Abdülhamid dizilerinin senaristi gibi” yazıp konuşmaya başlamış bulunuyor.