“Kuzum, demek gözlerini bağladılar… Ellerini, ayaklarını bağladılar, gözlerin bantlı. Öyle değil mi yavrum? Yüzüğün benim parmağımda Cemil can. Yüzüğünü parmağıma taktım. Senin aklına geldiğimde, otur bana derdini anlat. Ben oturup kime derdimi anlatacağım ana can. Ben ne diyeceğim…
Oy, oy, ay le… Cemil’in beşiği boş kaldı. Anan seni kaybetti ama seni bekliyor… Arıyor ama bulamıyor. Lore lore (ninni de ninni) Cemil cano… Çok bekleme çabuk gel. Kuzucuğum, yavrucuğum…”
Veysi Altay’ın “33 Yıllık Direniş-Berfo Ana” belgeselini seyrediyorum. Yaşıyla da tanık olduğu koca bir “Yüzyıl”ın 33 senesini oğlunu bekleyerek, ona yanarak geçiren bir annenin Türkçe, Kürtçe ağıtını: “Taşlara sarılırdım, kapıyı örtmedim, gelecek diye…” Evinin sıvasını bile değiştirmemiş, evlâdı yıllar sonra bile kolayca bulsun diye.
Eğitim Enstitüsü Gözetim Evi!
“Berfo Ana” 12 Eylül 1980 darbesinde pervasızca “kaybedilen” gençlerden birisinin annesi. “Güvenlik güçleri”nin darbeden bir gün sonra Ardahan Göle’de evinden alıp 274. Piyade Alayı’na götürdükleri 26 yaşındaki Cemil Kırbayır’ın…
Oradan Kars Emniyet Müdürlüğü’ne gönderildiği söyleniyor. Ardından da Jandarma’nın “Sıkıyönetim Gözetim Evi”ne… Sorgu, işkence için kullanılan o “ev”in Kırbayır’ın gözaltına alındığında son sınıfında okuduğu Kars Dede Korkut Eğitim Enstitüsü olması da darbenin bir yüzü. (Cemil Kırbayır Dava Dosyası, “Tarihsel Adalet İçin Bellek Müzesi” arşivi)
Kayıtlar da “imha edildi”…
Yakınlarının ısrarlı arayışı üzerine bir süre sonra “Kaçtı…” diyorlar; “Artık buralara gelmeyin”. İnanıyorlar belki, inanmak istiyor gönül. Zalimliğin bir perdesi de öyle açılıyor; başta anası, kardeşleri “Döner bir gün” diye yıllarca bekliyor. Lâkin o yanık türküdeki gibi “O kervandan yolcudan yoldan haber yok”.
31 yıl sonra, 23 Şubat 2011’de İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı Zafer Üskül
Kırbayır’la ilgili soruşturma açıldığını duyuruyor. Genelkurmay’ın komisyona gönderdiği rapor ise -artık- mâlûmu îlâm esasında: “Firar ettiğine dair hiçbir kayıt, soruşturma yok”.
Kars Jandarma Komutanlığı’ndan istenen “gözaltı kayıt defterleri”ne resmi yanıt da bir cümle: “İmha edildi…”Böyle dönemlerde bomba operasyonu terminolojisi, “imha edildi, etkisiz hale getirildi” canlı-cansız her “dosya”nın dil kalıbı.
“Kamu görevlilerince yok edildi”
Komisyon üyeleri de 236 sayfalık “Dava Dosyası”ndaki tanık ifadeleriyle şu sonuca varıyor: “Komisyon Cemil Kırbayır ile aynı gözetim evinde tutulan ve Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’nde sorgulanan, sorguya götürülürken ve sorgu esnasında kötü muameleye tabi tutulduklarını ifade eden arkadaşlarının tanıklığı ile Kırbayır’a sorgu sırasında kaba dayak uygulandığına, falaka ile dövüldüğüne ve elektrik şoku verilmek suretiyle işkence gördüğüne dair ifadeleri yeterli delil olarak kabul etmiş ve Kırbayır’ın bu işkence sonucu yaşamını yitirmiş olduğuna kanaat getirmiştir.
Komisyonumuz cesedinin de ölümüne sebebiyet veren sorgulamaları yapan kamu görevlilerince ortadan kaldırıldığına inanmaktadır.” (TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, Cemil Kırbayır Raporu)
Onların yüzleri de var
Kırbayır da mezarı bile olmayanlardan. Dosyası zaman aşımı, dil aşımı ise “O da işkencede öldürülmüş işte” cümlesinde. “Gözaltındaki kayıplar”ın değil işkenceyle öldürülüp “yok” edilenlerin, hatta “infaz”la bazen kuytulara, bazen “ortalığa” atılanların arasında bir ad-soyadı. “Faili meçhul”lerle 90’lara da uzayıp giden listelerdeki bir isim…
Onların bir yüzü de olduğunu Galatasaray Meydanı’na yıllarca her cumartesi yüz yıllık bir büst gibi dikilen Berfo Ana’nın bembeyaz suretiyle görüyor, öğreniyor insanlar; “Cumartesi Anneleri”yle…
İsminin ardına öyle bir “Ana”, “soy adı” kazıyor ki tarihimize, doğum adından söz edilen bir kaynak bile bulamıyorum. Kısaltılmış bir isim olabileceği düşüncesiyle araştırırken Berfo’nun Kürtçe’de “kar, narin kar tanesi” anlamlarına rastlıyorum. Ayazı karıyla Ardahan dolaylarından…
“Berfo Annem Cumartesi”
Berfo Ana 21 Şubat 2013 gecesi sabaha karşı, 105 yaşında “oğlunun kemiklerine bile kavuşamadan” hayata veda ediyor. Değindiğim belgeselin fragmanı yayınlandığında o artık yok… Ekşi Sözlük’te ardından yazılan cümle, “Yaşıtları çoktan nine oldu ama o hep Berfo Ana kaldı”.
Bu yazıyı da ölümünün 13. yılında bir cumartesi günü gönderiyorum. Yazımın fotoğrafında Cumartesi Anneleri onu yine o meydandan uğurluyorlar: “Unutmadın, unutmayacağız”. Pankartlarında “Benim Annem Cumartesi… Berfo Annem Cumartesi…” yazılı.
Dünyanın müziğiyle “Anne bul beni…”
Berfo Ana’nın o belgeseldeki ağıtı yıllar önce pek beklemediğim, “alışılmadık” bir müzikle bütünleşiyor… Bandinista’nın çok farklı formu, “dünyanın müziği”yle harmanlanan tarzı, vokalin sesi, neredeyse rahatsız edici vurgusu, üslûbuyla “Benim Annem Cumartesi”yle…
Hatta ilk kez “Ne desem bilemedim” duygusuyla dinliyorum. Sonra hüzünden öte bir itiraza, müzikal bir “yürüyüş”e dönüşen ritmi, güftesindeki -canlı- hikâyesiyle defalarca…
“Benim annem pazarları /Uyandırmaz yavrusunu /Benim annem pazartesi /Demlikte bir çay tanesi /Benim annem salı günü /Ya hüzün ya düğün tülü /Benim annem bir Çarşamba /Görmesen de sen aldanma /Benim annem perşembeyi /İyi bilir işkenceyi /Benim annem cumaları /Gezer bütün kuytuları
Benim annem cumartesi /Her bir dilde çıkar sesi /Benim annem cumartesi /Elinde solmuş bir resim /Benim annem cumartesi /Hesap soracak öfkesi /Benim annem cumartesi /Kör kuyularda bul beni /Bul beni bir sahilde çıplak /Bir işkence gemisinde elektrikle ayık /Bir kışlada kayıp /Anne, bir sokak başında /İsimsiz, yüzsüz bir kimsesiz mezarında
‘Kaybedenler kaybetti’ yazan mezar taşının altında bul beni /(…) /Anne, bul beni /Bul beni /Anne bul beni bir sokakta /Akranlarım bağırırken hala /Anne bul beni, bul beni bir sabah /Bir sabah bir sabah diyen adamın gözlerinde bul beni /O sabahı kuran kadının sözlerinde /Anne bul beni Ahmet Kaya’nın gözlerinde /Anne bul beni”
“Meydana çıkan” şarkılar…
Aynı şarkıyı Teoman’dan da dinliyorum. Ahmet Kaya da 1995’de “Beni Bul Anne”yle anıyor o anaları, kaybedilenleri. Sezen Aksu da 1998’de “Cumartesi Türküsü”yle… Bandinista’yı 2000’li yılların ikinci yarısında sokaklarda “meydana çıkan” şarkılarıyla tanıyor insanlar.
Kendilerini “her şeyden önce bir yürüyüş bandosu” olarak tanımlıyorlar. Ama bu yürüyüş “mitik bir menzile, her şeyin birdenbire değişeceği bir sabaha doğru değil”. Yürüyüşün bizzat kendisi önemli; “yürüyüş, mukavemet, muhalefet öğretir”. (Birgün, Mayıs 2009)
“Bir dertleri de her şeyi kayıt altına almak”. Yedi kişiler, akordeon, klarnet, gitar, saksafon, melodika… “Ses çıkartan her şey yaptıkları müziğin parçası olabilir”. Müziklerini basit formlarla üretiyorlar, söyleyebilsin, hatta kolayca çalabilsin insanlar… “Kolektif” oldukları için isimleri de önemli değil, CD’lerini de bedava dağıtıyorlar.
Neşet Ertaş “reggae”si
“Devrimci sanat”ın yüceltilmesine de karşılar. “Solcu müzik” formuyla da bir dertleri var. Roll dergisiyle 2009’da yaptıkları söyleşide (¹) bir anekdotu hatırlatıyorlar: “Bülent Forta’nın anlattığına göre Timur Selçuk’un 1978 ODTÜ Konseri’ni organize ederlerken ODTÜ’de ‘Piyano devrimci bir müzik aleti midir?’ diye haftalarca süren bir tartışma yaşanmış”.
Sadece “politik şeyler” çalmıyorlar. Yürürken “müzik formlarının birbiri içine açılabileceğini ve çeşitlenebileceğini, Bir Neşet Ertaş reggae’sinin de mümkün olduğunu öğreniyorlar”. Öğretiyorlar, öğrendikçe, değiştikçe genç kalan herkese. O yüzden bazı “değişik” ya da “cover” şarkılar içini kıpırdatıyor milyonların.
“Dans etme hakkını hatırlamak”
Yaşananların da yakından farkındalar: “Bizden önceki kuşak çok ağır deneyimler taşıdı, üzerinden koca bir darbe geçti. İnsanlar öldürüldü, işkenceden geçti… Tam da bu yüzden bir önceki kuşaktan gelen müzikler ağır ağıtlar olarak geldi.
Bu acıları sahipleniyoruz, hesabını sorma iradesine sahibiz. (…) Bugün ihtiyacımız o hüznü kırmak”. Kendi deyimleriyle Bandinista “bir kabere, varyete” de aynı zamanda. Bandista insanlara “dans etmeyi hak ettiklerini de hatırlatıyor”.
“Anladınız mı” değil “Hissettiniz mi”
Ulus Baker -kendi deyimleriyle– Bantista’nın da fikir babası… Grubun üyelerinden birinin lakabı da onun kedisinin adı; Psinoza… Psinoza o zamanlar ODTÜ’de; üç buçuk sene Ankara’da, bir buçuk yıl da İstanbul’da aynı evi paylaşıyorlar:
Baker’in o evde çok fazla Bach ve Jacques Brel (Orly) dinlediğini de anlatıyorlar: “Bach neden çingenedir? diye çok güzel bir sohbeti vardı. Bach’ın müziği hesaplamalarla davranmaz. Önce dağıtır, sonra toparlar. Seslerin arasına her türlü ses girebilir.
Yapıp ettiğimiz her şeyi bir bakıma ona saygı için de yapıyoruz. Beslendiğimiz en güçlü kanaldır. Derslerinde de evdeki gibiydi. Mesela tipik hoca kelimesi ‘Anladınız mı?’dır, o ‘Hissetiniz mi?’ derdi.
“İnsanı umutlarıyla cezalandırmak”
Yıldırım Türker’in Radikal 2’de 26 Mayıs 2002’de yayınlanan yazısı da yaşananları hissettiriyor: “Bir insanı kayıp etmek, işkence tarihinde varılan son nokta. Zulmün en katmerlisi… Onu, dünyanın kaydından düşürmek… (…) Ardında kalanı, yakınlarını ise kendi umutlarıyla boğmak. Kendi umutlarıyla cezalandırmak. Bildiği, hazır olduğu hiçbir duyguya soluk aldırmayan bir mahpusluğa itmek.
Her şey, beklemenin gergin durağanlığına yazılır. Bütün yaşamsal eylemler askıya alınır. Sevdiğinin hayatından ne kadar umudunu kesse de, bir yanıyla; o mucizelere inanan, onu insan kılan yanıyla beklemeyi sürdürür. Konuştuğum bir ana, on beş yıl sonra dahi araba süren gözlüklü bir delikanlı gördü mü, yüreği hop ediyordu….”
Devlete emanet ama…
Umutsuz iktidarlarında her gerektiğinde umudu veren de onlar… Artık hiçbir umudun olmadığı ortaya çıktığında üstten üstten, en küstah, en saldırgan söylemlerle pişkin pişkin boy gösterenler de… Her konuda.
Cumartesi Anneleri’nden Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız da umut kurbanlarından… Zira 23 Şubat 1995’de oğlunu kendi elleriyle karakola teslim etmiş. Polisler “güvence verip onu ikna etmişler”. Oğlu “devlete emanet” ya, güveniyor, başına bir şey gelmeyeceğini umut ediyor: “Benim en çok zoruma giden o…” Bir daha göremiyor evlâdını…
Aynı yıl Hasan Ocak da gözaltında kayboluyor önce. “İki ay sonra, 15 Mayıs 1995’de ağır işkenceye maruz kalmış bedeni kimsesizler mezarlığında bulunuyor. O dosyalar arasına giren Rıdvan Karakoç ise 20 Şubat’ta telefonla arıyor ailesini: ‘Polis beni izliyor, endişe ediyorum…’ Son görüşmeleri…
Sonra Hasan Ocak’ın ağabeyi Karakoç’a Adli Tıp’taki fotoğraflara bakarken rastlıyor. O da 26 Mart’ta öldürülmüş ve Ocak ile aynı yere atılmış. Parmak uçları mürekkepli, ayakkabıları bağcıksız, tırnakları mor ve koltukaltları yırtılmıştı.” (“1000 Cumartesi”, Gökçer Tahincioğlu (Yüzleşme), 25 Mayıs 2024, T24)
Hissettiniz mi…
(¹) “Bandista. Bach Neden Çingenedir”, Söyleşi: D. Bengi-Ç.Öztürk-F. Abacıoğlu, Roll 141, Haziran 2009, 1+1 Express)
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.