Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / İsrail’in Filistinli mahkumlar için çıkardığı yeni idam yasası: Hukukun çöküşü ya da kadim ahlâkın iflası

İsrail’in Filistinli mahkumlar için çıkardığı yeni idam yasası: Hukukun çöküşü ya da kadim ahlâkın iflası

İsrail Meclisi (Kneset) 30 Mart 2026 tarihinde Filistinli mahkumlar için idam cezası öngören yasayı 48’e karşı 62 oyla kabul etti. Söz konusu yasa, mahkum edilen Filistinlilerin asılarak idam edilmesini öngörürken, Batı Şeria’daki askerî mahkemelere de ölüm cezası verme yetkisi vermekte; böylece bu mahkemeleri fiilen ayrımcı ve siyasî nitelik taşıyan bir infaz mekanizmasına dönüştürmektedir.

Başbakan Netanyahu’nun destek verdiği, aşırı sağcı Bakan Itamar Ben-Gvir’in ise “tarih yazdık” sözleriyle mecliste şampanyalarla kutladığı bu düzenleme, Filistin Yönetimi ve insan hakları örgütleri tarafından sert biçimde eleştirildi. Yapılan değerlendirmelerde, yasanın Filistinliler için ayrı bir hukuk hattı oluşturduğu, temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiği ve uluslararası hukuk açısından son derece ağır sorunlar doğurduğu özellikle vurgulanmıştır.

Yeni yasa: Cezadan öte işgali derinleştiren bir siyasî mekanizma

İsrail Meclisi’nin kabul ettiği idam yasası, sıradan bir ceza yasası değişikliği değil; işgal altındaki bir halkın hukuk eliyle daha ağır, daha sistematik ve geri dönülmez biçimde bastırılmasının yeni bir aşamasıdır.

Bu yeni yasa, Batı Şeria’daki askerî mahkemelerde yargılanan Filistinliler için idamı fiilen mümkün, belirli şartlarda ise zorunlu hâle getirirken; benzer fiilleri işleyen ve bizzat bazı İsrailli siyasetçilerin ifadesiyle “Yahudi teröristler” olarak nitelenen “yerleşimciler”i bu yasanın dışında bırakmak suretiyle, aynı coğrafyada iki ayrı insanlık, iki ayrı hukuk ve iki ayrı ceza anlayışı tesis etmektedir.

Bu sebeple mesele yalnızca ölüm cezasının geri getirilmesi değildir; asıl mesele, hukukun etnik ve siyasî aidiyete göre işleyen seçici bir infaz aracına dönüştürülmesidir. Böylece hukuk, adaleti tesis eden bir ilke olmaktan çıkarılmakta; işgali tahkim eden, ayrımcılığı derinleştiren ve siyasî intikamı kurumsallaştıran bir devlet aygıtına dönüştürülmektedir.

Nazi Eichmann istisnasından Filistinli mahkumlara: İdamın seçici dönüşü

İsrail’in hukuk tarihinde idam cezası son derece istisnaî bir uygulamadır. Fiilen yalnızca 1962’de Nazi suçlusu Adolf Eichmann’ın infazında başvurulan bu cezanın bugün yeniden gündeme getirilmesi, genel bir ceza siyaseti değişikliğinden çok, Filistinlileri hedef alan seçici bir cezalandırma stratejisine işaret etmektedir.

Başka bir ifadeyle İsrail, onlarca yıldır fiilen terk ettiği bir cezayı, evrensel ceza hukuku ilkeleri doğrultusunda değil, işgal altındaki bir halka karşı yeniden işlevselleştirmektedir. Bu durum, yasanın güvenlik veya hukuk gerekçesiyle değil; siyasî intikam, etnik ayrımcılık ve cezalandırmayı kimlik temelinde yeniden tanımlayan bir tahakküm mantığıyla çıkarıldığını göstermektedir.

Tam da bu sebeple söz konusu yasa, hukuku ırkçı ve dışlayıcı bir ideolojinin emrine veren; insanı aidiyetine göre ayıran, cezayı da siyasî ve etnik kimliğe göre uygulayan bir zihniyetin ürünüdür.

Batı Şeria’daki askerî mahkemeler: Adalet kurumlarından ziyade Siyonist ajandanın noter şubeleri

Bu yeni yasa, bir hukuk boşluğunda ortaya çıkmış değildir; aslında yasa 1967’den bu yana sistematik biçimde inşa edilen bir askerî yargı tahakkümünün üzerine oturmaktadır. 

Görünüşte mahkeme, savcı, hâkim ve usul gibi modern yargı araçlarını kullanan bu yapı, gerçekte adalet üretmek için değil; işgali kurumsallaştırmak, Filistinlileri baskı altında tutmak ve özgür bir halkı sindirip siyasî olarak teslim almak için tasarlanmış bir tahakküm aygıtı olarak işlemektedir.

Bu yapısal çürümenin en somut ve sarsıcı kanıtı, mahkemeler kararlarının istatistiklerinde görülmektedir. İsrail’deki insan hakları örgütü Yeş Din’in (Hukuk Var Derneği) bir raporuna göre, 2006 yılında Batı Şeria’daki askerî mahkemelerde karara bağlanan 8.854 davanın yalnızca 26’sında beraat kararı verilmiş olması, yaklaşık %99,7’lik mahkumiyet oranıyla, adaletin değil neredeyse otomatik mahkumiyet üreten bir sistemin işlediğini göstermektedir.

Merkez İstatistik Bürosu verilerinde de, Filistinlilere ilişkin beraat ve suçlamaların düşürülme oranının son derece düşük seviyelerde seyrettiği belirtilmektedir. Bu tablo, münferit yargı hatalarıyla ya da tesadüflerle açıklanamayacak kadar sistematik, yerleşik ve yapısal bir adaletsizliğe işaret etmektedir.

Böyle bir tabloda sorun, yalnız tek tek hâkimlerin tavrı ya da bazı hatalı dosyalar değildir; sorun, adaleti fiilen bir cezalandırma bandına dönüştüren yapının bizatihi kendisidir. Beraatin neredeyse istisnaî bir sapmaya dönüştüğü bu ortamda mahkemeler, hakikati araştıran bağımsız merciler olmaktan çıkmakta; önceden kurgulanmış cezaları onaylayan ve işgal kaynaklı hukuksuzluğa “meşruiyet” görüntüsü kazandıran birer noter makamına dönüşmektedir.

Dolayısıyla yeni idam yasası, zaten ağır biçimde zedelenmiş olan yargı düzenini daha da sertleştirmekte; hukukun koruyucu niteliğini tamamen tasfiye ederek onu doğrudan infaz üretmeye elverişli bir siyasî araca dönüştürmektedir.

İsrail mahkemeleri: Filistinliler için cezayı otomatiğe bağlayan tasfiye mekanizmaları

İsrail yargı sisteminin Filistinlilere yönelik adaletsizliği, yalnızca mahkumiyet oranlarında değil, yargılamanın mahiyetinde ve işleyişinde de açıkça kendini göstermektedir. Yeş Din’in (Hukuk Var Derneği) raporlarına göre, tutukluluğun uzatılmasına ilişkin birçok duruşmanın ortalama iki dakikadan kısa sürmesi, hatta bazı oturumların bir dakikadan az bir sürede tamamlanması, mahkemelerin sanığın özgürlüğünü değil, yalnızca dosya dolaşımını ve idarî rutini öncelediğini göstermektedir.

Raporlardaki tespitlere göre iddianamelerin ve soruşturma belgelerinin çoğu zaman Arapçaya çevrilmemesi, duruşmaların büyük ölçüde İbranice yürütülmesi ve tercümelerin eksik ya da özensiz olması ise savunma hakkını daha en baştan işlevsizleştirmektedir.

Kendisine yöneltilen suçlamayı dili bakımından tam olarak kavrayamayan bir zanlının, gerçek anlamda savunma yapabildiğini ileri sürmek mümkün değildir. Böyle bir düzende hukuk, şeklen varlığını sürdürse bile, ruhen, ahlâken ve adalet bakımından fiilen tasfiye edilmiş durumdadır.

Bu “otomatik tasfiye mekanizması”, adaletin tecellisi için değil, işgalin idarî ve siyasî çarklarını kesintisiz biçimde döndürmek için tasarlanmıştır. Sanığın bir hak öznesi değil, bir dosya numarasına indirgendigi bu sistemde savunma hakkı, çoğu zaman gerçek bir güvence olmaktan çıkıp bürokratik bir formaliteye dönüşmektedir.

İşkence ve baskı altında alınan ifadeler

İsrail’de Yeş Din (Hukuk Var Derneği) ve B’Tselem (İnsan Onuru Derneği) gibi insan hakları örgütlerinin raporları, adaletsizliğin henüz mahkeme salonuna girmeden, sorgu ve ifade alma süreçlerinde kökleştiğini belgelemektedir.

Çocuklar ve yetişkinler tarafından dile getirilen kötü muamele, korkutma, tehdit ve psikolojik baskı ise çoğu zaman bağımsız ve ciddî biçimde hemen soruşturulmak yerine, “esas yargılamada değerlendirilir” denilerek ertelenmekte; buna rağmen aynı tartışmalı ifadeler ise tutukluluğun sürdürülmesi için gerekçe yapılmaktadır.

Böylece sistem, ifadenin hangi koşullarda ve hangi baskı ortamında alındığını açıklığa kavuşturmadan onu hukukî delile dönüştürmekte; bu da mahkemelerin gerçeği araştıran tarafsız yargı organları olmaktan çok, savcılığın önüne koyduğu malzemeyi onaylayan bir tasdik mekanizması gibi işlediğini göstermektedir.

Çocukları güvenlik tehdidi olarak kodlayan paranoyak sistem

Bu sistemin en utanç verici yönlerinden biri de çocukları hedef alan merhametsizliğidir. Yeş Din (Hukuk Var Derneği) verilerine göre, “taş atma” iddiasıyla yargılanan yüzlerce Filistinli çocuğun neredeyse istisnasız mahkum edilmesi, bu çocukların masumiyetini dahi korunması gereken bir hak olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir “güvenlik tehdidi” olarak gören patolojik ve ayrımcı bir zihniyetin tezahürüdür.

Çocukların gece yarısı baskınlarıyla yataklarından alınması, ellerinin kelepçelenmesi, gözlerinin bağlanması, ebeveyn ve avukat korumasından yoksun bırakılarak sorgu süreçlerinde itirafa zorlanması, evrensel çocuk haklarının ve ceza hukukunun en temel ilkelerinin açıkça ayaklar altına alınması anlamına gelmektedir.

İsrailli insan hakları örgütlerinin ifadesiyle “apartheid niteliği taşıyan bu rejim”, aynı coğrafyada etnik aidiyete göre iki ayrı çocukluk tanımı üretmiştir: Yahudi bir çocuk için koruyucu hukuk mekanizmaları devreye sokulurken, Filistinli bir çocuk için 15–16 yaşından itibaren yetişkinlere uygulanan sert ve acımasız askerî ceza rejimi işletilmektedir.

Bu durum, basit bir hukukî tutarsızlık değil; insan onurunu ve insan değerini etnik kökene göre derecelendiren, hukuku ise ırksal ayıklama ve sistematik cezalandırma aracına dönüştüren yapısal bir hukukî tasfiye rejimidir.

Gece baskınları, korku, psikolojik yıkım ve yıldırma

Filistinli çocuklara ve ailelerine yönelik gece baskınları, güvenlik ihtiyacından çok yıldırma, sindirme ve itaat üretme işlevi görmektedir. Çocukların yatağından silah zoruyla alınması, aile fertlerinin çaresizlik içinde olup biteni izlemesi, çocukların elleri kelepçelenip gözleri bağlanarak sorgulanması yalnızca fiziksel değil, derin ve kalıcı psikolojik yaralar da üretmektedir. Nitekim daha birkaç gün önce İsrail basınına yansıyan, bir babayı “itirafçı” yapmak amacıyla iki yaşındaki çocuğunun üzerinde sigara söndürüldüğüne dair dehşet verici haber, bu yapının münferit sertliklerden değil, korkuyu bilinçli biçimde araçsallaştıran sistematik bir tahakküm mantığından beslendiğini göstermektedir.

B’Tselem’in (İnsan Onuru Derneği) verilerine göre, son beş yılda taş attığı iddiasıyla yargılanan 835 Filistinli çocuktan yalnızca biri beraat etmiştir. Bu oran, adalet arayışından çok, önceden kurgulanmış bir cezalandırma düzenine işaret etmektedir. Raporda, dokuz yaşındaki bir çocuğun fiilen rehin tutulduğu, on iki yaşındaki çocukların ise babalarının çaresiz feryatları arasında sorguya götürüldüğüne dair sarsıcı tanıklıklar yer almaktadır

Aynı coğrafyada Yahudi yerleşimcilerin çocukları sivil hukukun koruyucu mekanizmalarına tâbi tutulurken, Filistinli çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren askerî mahkemelerin acımasız çarkları arasında ezilmektedir.

Böylece çocuk, daha mahkeme önüne çıkmadan önce hukuku kendisini koruyan bir güvence olarak değil, korku ve tahakküm üreten bir güç olarak tanımaktadır. Bu yüzden mesele yalnızca yargı sürecinin adaletsizliği değil; işgalin, korku ve aşağılanma yoluyla çocuk ruhuna kazınmasıdır.

Kadın mahkumlar ve görünmezliğe büründürülen hukukî şiddet

Bu baskı rejimi, yalnızca erkek tutukluları ya da çocukları hedef almamakta; Filistinli kadın mahkumlar da gözaltı, sorgu ve tutukluluk süreçlerinde çok yönlü ve ağır hak ihlallerine maruz bırakılmaktadır.

Kadınların ailelerinden koparılmaları, çocuklarından mahrum bırakılmaları, sağlık hizmetlerine erişimde ciddi güçlüklerle karşılaşmaları, ağır tecrit koşullarına maruz kalmaları, aşağılayıcı muameleye uğramaları ve sürekli psikolojik baskı altında tutulmaları, kadınlar açısından cezayı yalnızca bireysel bir yaptırım olmaktan çıkarıp ailevî ve toplumsal bir yıkıma dönüştürmektedir.

İsrailli insan hakları örgütlerinin tescillediği şekliyle kadın tutukluların maruz kaldığı hukukî baskı, cinsel taciz, darp ve aşağılayıcı uygulamalar, çoğu zaman onların kadın, anne, eş ve aileyi ayakta tutan kişi olarak üstlendikleri roller üzerinden daha da ağırlaştırılmaktadır. 

Böylece ceza, yalnızca kadının şahsını hedef almakla kalmamakta; onun üzerinden bütün aile çevresine, çocuklarına ve toplumsal dokusuna yayılan bir cezalandırma biçimine dönüşmektedir.

İsrail hapishaneleri: Cezaevlerinden ziyade sistematik işkence merkezleri

İsrailli insan hakları örgütlerinin raporları, İsrail cezaevlerinin Filistinliler için hukukun fiilen askıya alındığı ve yerini kurumsallaşmış bir işkence düzenine bıraktığı sistematik sindirme merkezleri haline geldiğini belgelemektedir. B’Tselem’in (İnsan Onuru Derneği) 2024 yılı raporu Sde Teiman, Megiddo ve Ofer gibi tesisleri yalnızca birer infaz alanı olarak değil, insan onurunun sistemli biçimde ezildiği birer “işkence laboratuvarı” olarak tasvir etmektedir.

Bu ağın en karanlık halkası olan Sde Teiman, Birleşmiş Milletler belgelerine de yansıyan ağır cinsel saldırı, erkek mahkumlara yönelik tecavüz ve anüse cisim sokulması gibi vahşi vakalarla, infaz rejiminin ulaştığı gayri insani patolojik boyutu gözler önüne sermektedir. Negev ve Megiddo’da ise mahkumlar, sistematik dayak, aç bırakılma, tıbbî ihmal ve aşağılayıcı muamele eşliğinde diz çöktürülmekte; böylece bedenleri kadar iradeleri de kırılmak istenmektedir. Kadın ve çocukların da tutulduğu Damun’da uyku yoksunluğu, çıplak arama ve cinsel taciz gibi uygulamalar, güvenlik tedbiri değil, insan onuruna yakışmayacak şekilde psikolojik yıkım ve aşağılamayı hedefleyen araçlar olarak kullanılmaktadır.

İsrail Meclisi’nde kabul edilen yeni idam yasası işte bu işkence, tecavüz ve sistematik kötü muamele karanlığının üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla yeni yasa aslında “yeni bir ceza hukuku düzenlemesi” değil; zaten ağır ihlallerle malul, ahlâkî ve hukukî meşruiyetini büyük ölçüde yitirmiş zorba bir düzene bir yenisini eklemektir: “Hukuk kisvesi altında geri dönülmez öldürme yetkisi verilmesi”.

Uzmanlar: Yeni idam yasası evrensel hukuka aykırıdır

Uzmanlara göre bu yasa, evrensel hukukun temel ilkeleriyle ve hayat hakkının dokunulmazlığıyla açık biçimde çatışmaktadır. Askerî mahkemelere siviller hakkında idam kararı verme yetkisi tanınması, kararların basit çoğunlukla alınabilmesi ve temyiz ile af yollarının kapatılması, adil yargılanma güvencelerini fiilen ortadan kaldıran ağır ihlaller olarak değerlendirilmektedir.

İşgalci bir gücün, işgal altındaki topraklarda kendi siyasî ajandasına uygun biçimde ölüm cezası tesis etmesi, uluslararası hukuk bakımından yalnızca ağır bir yetki gaspı değil, aynı zamanda savaş suçu niteliği taşıyabilecek bir tasarruf olarak görülmektedir

Bu sebeple söz konusu düzenleme, hukuku koruyan meşru bir norm değil; ayrımcı, geri dönülmez ve kurumsallaşmış bir devlet infaz rejimi olarak tanımlanmaktadır.

Yeni yasa Tevrat’ın ruhunu inkar, Yahudiliğin kadim değerlerini tahkir etmektir

Yeni idam yasası, yalnızca evrensel hukuk bakımından değil, Yahudiliğin kadim ahlâkî ve dinî mirası bakımından da ağır bir çelişki ve açık bir sapma niteliği taşımaktadır. Tevrat’ın adalet anlayışını en güçlü biçimde ifade eden emirlerden biri şudur: “Adalet, adalet peşinde koşacaksın” (Tesniye 16:20). Bu vurgu, adaletin yalnızca hükmün sonucunda değil, yargılamanın usulünde, delilin niteliğinde ve muamelenin hakkaniyetinde de tecelli etmesi gerektiğini göstermektedir.

Oysa dili anlamayan sanığın yargılandığı, çocuğun yetişkin gibi cezalandırıldığı, baskı ve işkence altında alınan ifadelerin delile dönüştürüldüğü, mahkumiyetin ise neredeyse otomatik bir işleyişe bağlandığı bir sistem, “adalet” kelimesini telaffuz etse bile, ruhunu taşımamaktadır. Böyle bir düzende hukuk, hakkı teslim eden bir ilke değil; gücün önceden verdiği kararı meşrulaştıran bir vasıtaya dönüşmektedir.

Tevrat’ta ayrıca şu açık uyarı yer almaktadır: “Garibana haksızlık etmeyecek, ona baskı yapmayacaksın, çünkü bir zamanlar sen de Mısır’da bir garibandın” (Çıkış 22:21). Benzer şekilde, “Garibanın ve yetimin hakkını saptırmayacaksın” (Tesniye 24:17) buyruğu, hukukun en çok korunmasız kesimleri koruması gerektiğini ortaya koymaktadır. Peygamber İşaya’nın çağrısı ise bu ahlâkî çerçeveyi daha da keskinleştirir: “İyilik etmeyi öğrenin, adaleti arayın, garibanı ve mazlumu koruyun” (Yeşaya 1:17).

Bu kadim uyarılar, gücün zayıf, mazlum ve gariban üzerindeki tahakkümünü değil; mazlumun ve korunmasızın hukuk eliyle korunmasını emretmektedir. Filistinlilere karşı işletilen seçici idam yasası ise bunun tam tersini yapmaktadır: Gücü hukuka dönüştürmekte, hukuku da güçlünün elinde ayrımcı ve ölümcül bir cezalandırma aygıtına çevirmektedir.

Bu sebeple yeni yasa, yalnız Filistinlilerin haklarını ihlal eden bir düzenleme değil; aynı zamanda Tevrat’ın adalet ruhunu hiçe sayan, dinî-ahlâkî mirası siyasî intikamın emrine veren bir sapma niteliği taiımaktadır.

Yeni yasa, Siyonist siyasetin yalnız hukuku değil Yahudiliğin ahlakî mirasını da itibarsızlaştırmasıdır

Bu yasayı çıkaran Siyonist siyasî akıl, yalnızca evrensel insan haklarını ve hukukun temel ilkelerini çiğnemekle kalmamakta; aynı zamanda Yahudiliğin kadim adalet, merhamet, hakkaniyet ve mazlumu koruma mirasını da ağır biçimde itibarsızlaştırmaktadır. 

Siyonist şiddet siyaseti, kendisini meşrulaştırmak için zaman zaman Yahudi tarihinin acı hafızasına, sürgün ve zulüm tecrübesine, hatta etik ve dinî mirasına başvurmakta; fakat pratiğe gelindiğinde, tam da bu mirasın en temel emirlerini sistematik biçimde kendisi katletmektedir.

Bu nedenle bugün ortaya çıkan çelişki, yalnızca hukukî bir sapma değil; aynı zamanda medenî, ahlâkî ve tarihî bir çöküştür. Zira adalet tevzi ettiğini söyleyen bir devlet düzeni, çocukları korku ve baskıyla, kadınları tecrit, taciz ve aşağılama ile, tutukluları tecavüz ve işkenceyle, sivilleri ise seçici ölüm cezalarıyla yönetmeye başladığında, artık yalnızca mazluma zulmetmiş olmaz; kendi tarihî ve dinî meşruiyet temelini de inkar etmiş olur.

Başka bir ifadeyle, bu siyaset yalnız Filistinlileri hedef almamakta, Yahudiliğin kadim ahlâkî değerlerini de siyasî intikam, ırkçı tahakküm ve kurumsal şiddetin gölgesinde yok etmektedir.

Sonuç yerine

İsrail’in yürürlüğe koyduğu bu yeni idam yasası, kamu güvenliğini sağlamaya yönelik meşrû bir ceza hukuku tedbiri değil; işgal düzenini daha sert, daha geri dönülmez ve açıkça ayrımcı bir biçimde tahkim etmeyi amaçlayan stratejik bir siyasî hamledir. 

Bu yasa, Batı Şeria’daki askerî mahkemelerin on yıllardır süregelen yapısal adaletsizliğine bir de ölüm cezası vahşetini ekleyerek, hukuku bireyi koruyan bir güvence olmaktan çıkarmış ve doğrudan infaz üreten bir mekanizmaya dönüştürmüştür. %99,7’lik mahkûmiyet oranlarının, çocuk tutuklamalarının ve sistematik işkence iddialarının gölgesinde alınan bu karar, yargı sürecini adaletin değil, kurumsallaşmış zulmün aracına çevirmiştir.

Böylece yalnızca Filistinli mahkûmların hayatı değil; hukukun evrensel itibarı, insan onurunun dokunulmazlığı ve ironik biçimde Tevrat’ın kadim adalet mirası da bizzat bu siyasî irade eliyle tahrip edilmektedir.

Öte yandan, parlamentodaki 48’e karşı 62’lik oylama sonucu, giderek radikalleşen İsrail’de adalet sesinin henüz bütünüyle susturulamadığını da göstermektedir. Meclis çatısı altındaki bu 48 “hayır” oyu, toplumun vicdanında hâlâ nefes alan; demokrasiye, insan haklarına ve bir arada yaşama inanan insanî damarın bütünüyle kurutulamadığını ortaya koymaktadır.

Tam da bu sebeple, gözler şimdi bu ayrımcı düzenlemenin iptali talebiyle taşındığı İsrail Yüksek Mahkemesi’ne çevrilmiştir. Yasanın, Yüksek Mahkeme tarafından evrensel hukuk ilkeleri ve temel insan hakları doğrultusunda iptal edilmesi, yalnızca bir yargı kararını değil; İsrail’de boğulmak istenen vicdanın ve köreltilmek istenen adalet duygusunun da güçlü bir teyidi olacaktır.

Umudumuz bu demokratik direncin ve vicdanî sesin daha da güçlenerek hukuku bir suç makinesi olmaktan çıkarması; intikam hırsının yerine adil, onurlu ve kalıcı bir barışın zeminini yeniden inşa etmesidir. 

Zira nihai zafer, darağaçları kuranların değil; her türlü baskıya rağmen hukuk ile zulüm arasındaki o ince çizgiyi adalet lehine korumaya çalışanların olacaktır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın