Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Jeopolitik okumalarda neyi yanlış yapıyoruz?

Jeopolitik okumalarda neyi yanlış yapıyoruz?

7 Ekim’den Suriye’de rejimin çöküşüne, İran’dan Lübnan’a uzanan sarsıcı gelişmeler Ortadoğu’da hiçbir ezberin tutmadığını gösterdi. Peki jeopolitiği neden yanlış okuyoruz;devlet aklı, ideolojik körlük ve sahadan kopuk analizler bizi nasıl yanıltıyor?

Deprem bölgesindeki fay hatlarının kırılma senaryoları vardır ve jeofizikçiler genelde bunun etkilerini hesaplayabiliyorlar. Düz bir fay hattı için bu hesap kolaydır, lakin Marmara’nın altındaki gibi parçalı fay hatlarının kırıldığında neleri etkileyeceğini hesaplamak zorudur. 

Ortadoğu da çok parçalı kırılgan fay hatlarından oluşur ve ilk kırılmada nelerin etkileneceğini sosyal bilimciler hesaplayamaz, sadece tahminde bulunabilir. Hatta artık tahmin de edemiyorlar.  

Yahya Sinvar isimli ailesi zorla topraklarından sürülmüş, Han Yunus’taki mülteci kampında büyümüş bir adamın 7 Ekim 2023 tarihinde yaptığı eylemin, Ortadoğu’daki parçalı fay hatlarını tetikleyeceğini ve büyük depremlere neden olacağını hiçbir sosyal bilimci tahmin edemezdi.

Hatta tarihi geri sarsak, bu gerçekleşen olayları Ortadoğu üzerine çalışan enstitülerin havalı profesörlerinden birine şunu sorsak: “Yahya Sinvar İsrail’e tarihin en büyük darbesini vuracak, bu darbe Suriye’de Esed’i devirecek, İran’da dini lider Hamaney’in, Lübnan’da Hizbullah lideri Nasrallah’ın ölümüne neden olacak, ne dersiniz?”

Sanırım size “deli” bile diyebilir bu Ortadoğu uzmanı!

Başıma böyle bir şey 27 Ekim 2024 tarihinde geldi. İdlip’te başlayan ve Halep çevresindeki birkaç yerleşim yerini almayı hedefleyen HTŞ operasyonu sırasında, “Halep’i alabilirler mi?” diye sorduğumda, bölgedeki güvenlik uzmanları bana gülmüş, “yok daha neler” diye cevap vermişti.

Motosiklet arkasında sarıklı fotoğrafıyla meşhur olan “terör örgütü HTŞ” komutanı “Colani’nin” bir gün Beyaz Saray’da başkan tarafından ağırlanabileceğini soru olarak bile akıllara getiren yoktu o zaman.

Yahya Sinvar’ın başlattığı jeopolitik kırılmanın sonuçları bu nedenle kimse tarafından tahmin edilemedi ve halen de bu faylar öngörülmez bir şekilde kırılmaya devam ediyor.

Jeopolitik kırılmalar neden tahmin edilemedi?

Ortadoğu’daki bu seri depremler tahmin edilse bile depremin yarattığı yıkımın hiç kimsenin öngöremeyeceği boyutta olmasının nedeni ne olabilir? Bunu tek nedenle açıklamak mümkün değil tabi. 

Faydaki gerilimi ve çürümeyi anlamamak:

Bir kere fay hatlarındaki gerilimin ne derece arttığı tespit edilemedi. Örneğin Suriye’de devrilmeden sadece on gün önce Esad, Türkiye’nin “barışalım” tekliflerini ukala bir yüz ifadesiyle reddedecek kadar dip dalgadan habersizdi. “Colani’nin” askerleri Şam’a yürürken, Esad ve onun hamisi devletler, dipten başlayan çöküntü depremini ancak Esad’ı kaçıran uçak Ruslara ait Hmeymim Havalanı’ndan kalktığında anladılar. Meğer rejim dipten çürümüş ve çökme akıl almaz bir hızla gerçekleşmişti.

Şam’ın düşmesine birkaç gün kala Türkiye’deki ana muhalefet liderinin Esad’la görüşme teklifini ciddiye alıp üzerine yorum yapmıyorum artık.

Aynı şekilde İsrail’in Hizbullah ve İran içine akıl almaz boyutta sızdığı gerçeğini ve bu yapıların aslında içeriden çürüdüğünü de kimse anlayamadı, kendileri de dahil buna.

Eski formüllerle hesaplar:

Dipteki gerilim ve çürümeyi anlamamanın yanı sıra jeopolitik kırılmaları tahmin edememenin bir diğer nedeni de yanlış formüller kullanılmasıdır. Geleneksel uluslararası kuramların, bölgesel denge formüllerinin çoktan geçerliliğini kaybettiğini ve bunlar üzerinden oluşturulan her hesabın yanlış sonuçlar doğuracağını hesaplayamamak ikinci can alıcı hataydı.

8 Aralık 2024 Suriye devriminden dört gün sonra gazeteci olarak şehirleri dolaşırken, bu devrimin arkasında bir devlet aklının olduğunu söyleyen ama ABD, İsrail, İngiltere arasında seçim yapamayan “uzmanlar” görüyordum Türkiye ve Ortadoğu medyasında. 

Oysa ben Şam’da aranılan devlet aklının ete kemiğe bürünmüş halini görüyordum. MİT Başkanı İbrahim Kalın 12 Aralık 2024 tarihinde Emevi Camisi’nde namaz kıldığında, tüm dünyaya o devlet aklının Türkiye olduğunu ilan etmiş oldu. Şam sokaklarında kendisiyle görüşmem ise mesleğimin büyük sürprizlerinden biri oldu bana.

Eski bölgesel denge formüllerinde Türkiye’nin bu denli güçlendiğini ve Suriye’de bir devrimin gerçekleşmesi için en önemli itici güç olduğunu asla göremezdiniz. Süresi geçmiş jeopolitik okumaların belki de en büyük yanılgılarından biri Suriye’de ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin bölgedeki güç değişimi okunamadığı gibi Suriye, İran, Rusya ve ABD’nin bölgedeki durumunu eski formüllerle hesaplayanlar da yanıldı. 

Dogmatik ideolojik bakışlar:

Görme ve okuma sorunlarının önemli nedenlerinden bir diğeri, insanların sahip olduğu ideolojilere, siyasi ya da dini fikirlere bağlılığının kendilerini kör etmesidir. Suriye iç savaşı ve sonrasındaki devrim sürecinde Şii, Sünni, Selefi, seküler ve dini argümanlarla yapılan tartışmaların tamamına dogmatik ideolojik bakışlar neden olmuştur. 

Değişimi reddeden, aynı zamanda insanların değişeceğine de inanmayan bu bakış açısı, HTŞ örgüt liderinin değişeceğine, pragmatik bir devlet başkanı olabileceğine inanmıyor doğal olarak. 

Laiklik ilkesine saplanmış biri Suudi Arabistan ya da İran’la ilişkileri din üzerinden okumaya çalışıyor ve bataklığa saplanıyor.

Türkiye’nin Suriye devrimini destekleyen hamlesini Şiiliğe karşı yapılmış bir darbe olduğunu iddia edenlerin mezhep taassubu hemen anlaşılabiliyor. 

İsrail’e karşı İran’ı savunmayı Sünniliğe aykırı bulanlar, “molla rejimine” arka çıkmak olarak görenler; İran’ın Azerbaycan’a dron göndermesini eleştirmeyi “aşırı Türkçülük” olarak okuyanlar da benzer dogmatik bir bakış açısına sahip.

Nefret zehri:

Kör ideolojik bakışların insana zerk ettiği en büyük zehir, ötekine nefret duyma fikridir. Katı laikler dindarlardan, Sünniler Şiilerden, ayrılıkçı Kürtler Türklerden (tümünün ters versiyonu da geçerlidir) nefret ettikçe sahadaki gerçeği asla anlayamıyorlar. Zira nefret aklı örter ve algılamayı öldürür. 

Körfez ülkelerinden nefret edenler, bu ülkeye düşen yüzlerce füzenin neden olduğu yıkımı alkışlamanın yanlışlığını göremiyor. Mezhep politikaları nedeniyle İran’dan nefret edenler, İsrail ve Amerika’nın bu ülkeyi yakıp yıkmasına ses çıkarmıyor, içten içe seviniyor hatta.

Jeopolitiği okuyamamanın nefret ve öfke duygularıyla doğrudan ilişkisini önemsemenizi tavsiye ederim.

Sosyal medya cehaleti:

Sosyal medyanın insanlığa verdiği en büyük zarar, cahillerin ve kötü niyetlilerin görünür olmasına neden olmasıdır. Cehaletin yaygınlaşması hakikatin kaybolmasına ve aklı selimin yitirilmesine neden oldu. Popülizm de cehaletin içinde hayat bulan ve fikrin kanseri olan bir salgın hastalıktır. Ve cahiller bu sayede “fenomen” adıyla kanaat önderi oldu.

Cahillerin kanaat önderi olduğu bir çağa ilk defa denk gelmiyoruz aslında. Az gelişmiş toplumlarda büyücülerin, delilerin kanaat önderi gibi toplumu etkilediği görülmüştür tarihte ama hiç bu kadar yaygınlaşmasına şahit olunmamıştı. Cahilin yalanı, akıllının doğrusundan yüz kat daha hızlı yayılıyorsa, bunun suçlusu sosyal medyadır. İşte buradan okuma yapanların dünyadaki jeopolitik değişimi anlaması mümkün değildir.

Jeopolitik depremleri nasıl okuyabiliriz?

Yukarıda saydığım nedenler Ortadoğu’da ve aynı zamanda dünyadaki jeopolitik değişimin okunmasına engel oluyorsa bunlardan uzak durmak, en basit cevap olabilir ara başlıkta sorduğum soruya. 

Önemli sorunumuz, krizlerde görünür olup toplumu etkileyen insanların maalesef liyakat sorununu zirvede yaşamasıdır. Bu konu çok eleştirildiği için üzerinde durmuyorum. 

Suriye ve İran krizlerde gördüğüm farklı bir şey var ki umut vericidir benim için, bu alanda çok ciddi çalışmalar yapan akademisyenler gördük ekranlarda. Önemli düşünce kuruluşlarının ciddi akademik çalışmaları vardı, bunları hazırlayanları ekranda gördük ve yorumlar son derece isabetliydi. Bu başarılı akademisyenlerin görünürlüğünü arttırmak okuma sorunlarına kısmen bir çözüm olabilir.

Tabi en önemlisi doğru okuma için bakış açısını değiştirmek gerekiyor. 

Devlet ve birey okuma farkı

Türkiye’nin diplomasi, güvenlik ve savunma politikalarına yönelik eleştirileri takip etmeye çalışıyorum. Bir kısmının sosyal medyadan beslenen argümanlar olması nedeniyle bunları dikkate almıyorum.

Ancak daha nitelikli olan eleştirileri önemsemek ve onlara cevap vermek de bu politikaları üreten kurumların görevidir, bunu da hatırlatmak isterim.

Bu süreçte önemli bir okuma farkının üzerinde durulamadığını düşünüyorum ve bunu dikkatlere getirmek isterim: 

Devletlerin olaylara bakışı ve müdahale şekli bireylerden çok farklıdır. Bir olaya bakış ve tepki refleksi; kalkış noktasıyla varılmak istenen hedef arasındaki ilişkiyle doğru orantılıdır.

Bunu somut örnek üzerinden açıklayayım: 

İsrail/ABD’nin İran’a saldırısında devletin kalkış noktası ülke güvenliği, varış hedefi ise ülkenin bu krizden ne çıkar elde edeceğidir. İran’ın çöküp dağılması ülke güvenliği için tehlikeli olduğundan bu saldırıya karşı çıktı ve önlemeye çalıştı. Bu saldırı gerçekleşmişse, burada ülkenin göreceği fayda/zarar hesabı yapılır. ABD ile devam eden iyi ilişkiler ülke faydasına olacağından eleştirilerini farklı şekilde kurgular. Tüm eleştirileri İsrail üzerinden dile getirdiğinde birkaç yönlü fayda elde eder: İran’a saldırıyı onaylamadığını gösterir, hukuka aykırılığı dile getirir (ilkeli olduğunu gösterir), İran halkını yanına çeker ve ABD’ye dolaylı mesaj iletmiş olur ama karşısına almaz. 

İran’ın körfeze saldırıları Türkiye ile körfez ülkelerini yakınlaştıracağından körfez ülkelerine destek olunur, İran ile bağlar yine de koparılmaz. Burada varılacak hedef, savaş sonrası ortaya çıkacak pozisyonda merkeze yaklaşmak ve güçlü konuma oturmaktır.

İsrail ise ülke güvenliği ve hedefleri açısından en önemli tehdit olduğundan retorik ve politik hamleler buna göre belirlenir.  

Kısacası devlet politikası, savaş esnasında ülke güvenliğini sağlamak, sonrasında (hedef) yıpranacak bölge coğrafyasından maksimum güçle çıkmaktır. 

Devletlerin ilkeleri, ideolojileri, prensipleri

Bu paradigmada en önemli sorular ve tartışmalar ilke, prensip, ideoloji, din, mezhep, etnik kimlik gibi soyut konulardan gelir ve karmaşıklaşır. Tüm bu sayılanlar devletler için güvenlik ve güç kurgusunda bir etki yaratacaksa dikkate alınır, aksi halde çok merkeze alınmaz. Her ne kadar bu cümle pragmatist, hatta “ilkesizlik” gibi gelse de reelpolitik gerçek bundan farklı değildir. 

Tarih boyunca bu denklem değişmemiştir aslında. Selahattin Eyyübi’den Selçukluya, Osmanlı’dan Cumhuriyete kadar tüm politikalar güvenlik/güç dengesi hesaplarıyla yapılmış ve soyut konular bazen kullanılmış, bazen de göremezden gelinmiştir. Kudüs’ün fethine karşı çıkan bazı Müslüman emirlikleri zorla emri altına alan Selahaddin Eyyübi’nin, Endülüs’ün yıkımına müdahale edemeyen Osmanlı’nın pozisyonunu böyle okumak gerekir. 

Devletlerin dini, ideolojik ve ilkesel tutumları duygusal değil, reelpolitik gerçeklikle örtüştüğünde kendini dışa vurur. 

Farkı şöyle görebiliriz: Türkiye’nin Arap Baharındaki politikası daha insani/duygusal değerler, İran krizindeki tavrı daha devlet aklıyla oluşturulmuştur. Hangisi daha iyi sonuç verdi?

Buradan gelecek eleştiriler, insana ait tepkilerle devlete ait tepkileri ayırt edememekten kaynaklanır. Müslüman bir emirliği güç kullanarak boyunduruğuna alan Selahaddin Eyyubi’yi “Müslüman kanı döktü” diye dini bir referansla eleştirmek de, Endülüs’ün yanında İspanya’ya karşı savaşa girmeyen Osmanlıyı “Müslümanlara yardım etmedi” diyerek aynı gerekçeyle eleştirmek reelpolitiğe uygun değildir. Tersi olsaydı, yani kalkış noktası ve hedef devlet aklıyla (güvenlik/güç parametresi ile) belirlenmeseydi ne Kudüs fethedilebilirdi ne de Osmanlı üç kıtada hüküm sürecek güce ulaşırdı. 

Benzer tutumları yakın tarihte İran, Azerbaycan-Ermenistan savaşında din ve mezhep bağını hesaba katmadan Ermenistan’ı destekleyerek göstermiştir. Türkiye’ye karşı ayrılıkçı Kürtleri, Suudi Arabistan’a karşı Husileri, İsrail’e karşı Hamas’ı, Sünni çoğunluğa karşı Esad’ı, Afganlara karşı ABD’yi desteklerken kalkış noktası mezhep ve etnik kimlik değildi hiçbir zaman. Fakat varış noktası bir Pers/Şii imparatorluğu kurmak ise, buna ulaşmak için devlet aklını bu şekilde kurgulaması gerektiğini biliyordu İran.

ABD, İngiltere ya da Fransa’nın din ve etnik kimliği hiçe sayan onlarca tutumunu sıralayabiliriz aslında.

Bu arada bir devletin hep barıştan yana, kardeşlikten yana olması, uzlaşıyı teşvik etmesi, soykırımlara ve işgallere kaşı çıkması da ilkesel bir tutummuş gibi görülebilir. Örneğin İspanya’nın Gazze ve İran konusundaki tutumuyla, Almanya’nın tutumu arasında (AB üyeleri olmasına rağmen) farklıdır. 

Ancak daha dikkatli incelendiğinde, Almanya’nın ABD/İsrail bağımlılığı yüzünden güvenlik tehdidi, İspanya’dan görece daha kötü durumda olduğu görülebilir. İspanya yıpranan Avrupa’da ve iç siyasette bu çıkışıyla güç devşirmeyi hedeflerken, Almanya güvenliğini garanti altına almayı tercih etmiştir.  Yani ikisinin de kalkış noktası ve hedefleri, güvenlik ve güç odaklıdır yine, “ilkesel” değildir.

İsrail’i de dikkatlince incelemek gerekir. İsrail’in tüm ilişkilerinin (buna ABD de dahil) kalkış noktası güvenliktir. Bütün politikalarını buna göre belirler. Varış hedefi ise zaman zaman değişse de “Arz-ı Mevud” denilen “Büyük İsrail İmparatorluğudur”. Bu, teopolitik bir hedef olmakla beraber sonuç itibariyle güç devşirme prensibiyle çelişmez.  

Devletlerin politik sessizlikleri, eleştirileri, tutumları, aksiyonları; kalkış noktası ve hedefe ulaşma kurgusu açısından okunduğunda birçok eleştirinin makul bir cevabı bulunabilir. 

Bireylerin tutumları ve devletle ilişkileri

Bireye ait tutumların devletlerinki gibi olması zorunlu değildir ama bireyin hakikatin kendisi olduğunu düşünmesi hatadır. 

Bireyler sahip oldukları inanç, din, mezhep, ideoloji, etnik kimlik ve ilkeleri kalkış noktası olarak; varacağı hedefi de bu sayılanların güçlenmesi olarak belirleyebilir. O zaman argümanlarını buna göre dile getirir ancak devletin neden böyle davranmadığını eleştirirken aradaki farkı dikkate alması gerekir. 

Örneğin Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkisini bireyler en sert şekilde eleştirebilir, ancak unutmamalı ki devletler bunu tasvip etmese bile, ikili ilişkileri daha önemsediği için bunu açıktan dile getirmez. İki tutumdan biri yanlış değildir, ikisi de doğrudur. 

Devlet, bekasını ve varlığını güvenlik ve güç merkezli formüle bağlarken, birey var olma sebebini inanç ya da ideolojik bir nedene bağlayabilir. Bireyler inançları, kimlikleri ya da ideolojileri için canlarını feda eder ama devletler hiçbir zaman ve hiçbir koşulda bir ideoloji ya da inanç için kendilerini feda etmez. Devletler var olabilmek için her fırsatı pragmatik şekilde kullanır. Burada ne insana “akılsız”, ne de devlete “ilkesiz” denebilir. Bütün mesele insan ve devletin farklı organizmanlar olduğunu anlamaktan geçmektedir. 

Özgürlükçü birey, güvenlikçi devlet mücadelesi

Güvenlik ve özgülük bakış açıları siyaset biliminin en eski tartışma konularından biri olduğu için o kısmına girip boğulmak niyetinde değilim. 

Fakat “neden birey daha fazla özgürlükçü ve devlet daha fazla güvenlikçidir?” kısmına bir giriş yapabilirim. Sonra da bunlar birbirini nasıl etkiliyor kısmında geliştirebiliriz fikrimizi. 

Bireylerin özgürlükçü bakış açısına daha yakın olmalarının birkaç sebebi var bana göre. Sahadan uzaklaştıkça gerçeklikten kopar insanlar. Örneğin depremdeki fay hatlarını bizzat yerine giderek inceleyen, ölçen, bakan bir jeofizikçi akademisyen, okulundan konuyu inceleyen diğer meslektaşından daha isabetli tespitler yapar. Sebebi sahadan aldığı verilerdir. Sahayı gören bir gazetecinin yorumları, stüdyodan yorum yapan diğer gazeteciye göre daha isabetli olması gibi. 

Devlet kurumları ve aktörleriyle sahadaki verileri ve gerçekleri bilirse daha reelpolitik bir değerlendirme yapar. Ancak bireyin elindeki veriler sınırlıdır ve bazen reelpolitikten kopabilir. Devletin verileri güvenliği arttırmayı gerektirirken, bireyin kısıtlı verileri daha fazla özgürlüğü savunmasına neden olabilir.

Suriye, Irak, Gazze, Mısır gibi kriz yaşanan bölgelere gittiğimde yazılarımın ve bakış açımın Türkiye’deki devlet politikalarına yaklaştığını fark ettim. “Acaba daha devletçi mi oluyorum?” diye kaygılandım. Ama sonraları saha doğruları ve sanal gerçekler arasındaki farkı görünce kaygılarım geçti. Saha gerçekliği ile bireylerin bilgileri kesinlikle uyuşmuyordu. 

Fakat bireylerin daha fazla özgülük talebi kötü bir şey değildir ve bunun faydası eşsizdir. 

Birey devlet etkileşimi

Devletlerin güvenlikçi bakış açıları ya da olaylara güven/güç ilişkisi açısından bakmasının anlaşılabilir nedenleri vardır, bunu yukarıda anlattım. Buradaki tehlike devletin güveliği ve güç devşirmeyi abartarak özgürlük ve hukuk penceresini daraltma riskidir. 

Burada bireyler devreye giriyor. Devletin bakış açısının bireylerin fikirleri, talepleri ve tepkileriyle şekillendiğini unutmamak gerekir. Çünkü devleti yönetenler de bireylerdir ve her türlü etkiye açıktır. 

Bireyin özgürlük ve refah taleplerinden etkilenen devlet kadroları bu fikirleri sonrasında bir politikaya dönüştürür ve uygulamaya koyabilir. Bu politika devletin sahadan çektiği tüm veriler ve bilgilerle yoğrularak oluşur. Böylece bireyin idealist ve sahadan kopuk fikirleri, devletin güven/güç dengesi ve saha tecrübesiyle birleşip uygulanabilir devlet politikasına dönüşebilir. 

Bu konunun anlaşılması için elimde güzel bir örnek var. 2013 yılında Suriye iç savaşı esnasında Halep’e gitmeye karar verdim. Bir gazeteci olarak özgürlük talep eden muhalifleri destekliyordum, Esad karşıtı yazılarım yoğunluktaydı. 

Ancak Türkiye sınırından içeri girip Halep’e ulaşana kadar gördüklerim bilgilerimin ne kadar eksik olduğunu gösterdi bana. Sahadan kopuk yaptığım haberler, özellikle muhalefetin içler acısı durumunu tam yansıtmıyordu. Fakat işin daha vahimi muhalefeti destekleyen devletin de kısmen sahadan kopuk olduğunu görüyordum. Tüm bunları dönemin Dışişleri Bakanına anlatmıştım.

Saha bilgisiyle Türkiye’deki bilgilerin çeliştiği gerçeği zamanla hem medyada hem de devlette daha iyi anlaşıldı. Fakat bu anlaşılana kadar Halep düştü, Türkiye’ye daha fazla göçmen geldi ve büyük sıkıntılar yaşandı. 

Ancak sonraki yıllarda devlet sahayı öğrendi, sahayı görerek yazan gazeteciler arttı ve Türkiye’nin Suriye politikası daha gerçekçi oldu. Ahmet Şara’nın yaptığı devrime bir katkının da uzun yıllar süren bu emekler sonucu olduğu asla unutulmamalıdır.

Jeopolitik depremlere hazırlanmanın vakti geldi

İstanbul ve Marmara bölgesinde beklenen meşhur depreme hazırlanmamız gerekir diye uzmanlar feryat edercesine uyarıyor bizi. Depremin kendisi değil ona hazırlanmamıza neden olan ihmal ölümlere neden oluyor. Bu nedenle alt yapıyı, binaları, yollarI, barajları, tünelleri depreme hazır hala getirmek zorundayız. 

Ortadoğu’da, Afrika plakasında faylar kırılmaya başladı ve bu fayın Anadolu plakasını tetikleyeceği de aşağı yukarı biliniyor artık. 

Jeopolitiği iyi anlamışsak eğer yaşanacak fay kırılmasına karşın ülkeyi hazırlamamız gerektiğini de fark etmiş olmamız gerek. Savunma sanayinden hava gücüne, iletişimden teknolojiye kadar her konuda hazırlık yapmak zorundayız. Bu yüzden jeopolitiği iyi anlamak zorundayız.

Bilmem anlatabildim mi?

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın