Kafka’yı nasıl bilirdiniz?

Devletin ne denli insana rağmen ve değişmezliği sürdüren bir bürokratik otorite olduğunu bizatihi içeriden deneyimlemiştir. Kendisi de bunları söylediği yıllarda hep bir devlet memuru olarak çalışmıştır. Kendisi gibi düşünen ve eleştiren, olan hiçbir şeyi söylendiği gibi görmeyenler, “devlet için tehlikeli kişilerdir. Çünkü var olanı değiştirmeyi amaçlarlar. Oysa devlet ve onun tüm sadık hizmetkârlarının tek istediği, varlığını sürdürmektir.”

Sizi bilmem ama ben Kafka’yı hep suskun, içe dönük, derin ruhsal acılarıyla serinkanlı bir ilişki kurmaktan gelen bir bilgeliği genç yaşlarda edinmiş, kısmen karamsar ve gizemli bir sembolik dünyası olan esrarengiz biri olarak düşünmüşümdür. Hatta hayalperesttir. Kendi dünyasında kurduğu hayaller sisli bir dünyanın kafkaesk atmosferini yaratır.

Üzgün bir adamdır. Bir şeylerin içsel sancısını çektiğini hissettiren bir kalemi vardır. Dava’da ya da Şato’daki o bulanık ortamın içinde yaşayan, insandan ümidini önemli ölçüde kesmiş biri gibidir. Umutsuzdur. Daha önemlisi bu bitmeyen davalarının gerçekte nasıl bir tecrübeden süzülüp geldiği zihnimi çokça meşgul etmiştir. O nedenle de bugünlerde bizdekine benzer bir yargı düzeninde yok edilen adaletin mağduru olmuş bir kişi olarak hayal etmişimdir. Dosyada okuduğunu anlamaktan aciz hakimlerin karşısında dert anlatmak zorunda kalmanın verdiği zillet hissiyle, asıl yargılayanın kendisi olduğu bir mahkemede defalarca suçlu bulunduğu tasavvuru aklımda yer etmiştir.  

Doğrusunu söylemek gerekirse aforizmaları olduğunu bilmez değildim ama bunu daha çok kitaplarından zorlanarak çıkarılan sonradan imal eserler olduğunu zannederdim nedense. Herhangi bir şeyin milliyetçisi olabileceğine ise hiç ihtimal vermezdim. Dava’daki davanın Yahudilerin dünya üzerindeki bitmeyen davasından süzülüp gelebileceğine ise hiç ihtimal vermezdim. Meğer fazlasıyla ilişkiliymiş. Kafka, Yahudilerin acı dolu tarihinin bitmeyen davasını yazmış meğer. Kendi halkının acılarını kaleme almış. Belki de bütün bunları açıktan yapamayacağı için böylesi bir özel dil ve atmosfer oluşturma yoluna gitmiş. Sessizliği içsel bir çığlık, karamsar görüntüsü mevcuda kendini kapatan bir savunmaymış. 

Bana bütün bunları düşündüren ve yerleşik fikirlerimi temelden sarsan, yeni okuduğum bir kitap. Çok küçük yaşlardan itibaren Kafka’nın yakınında bulunmuş, ölümüne değin, bir şair ve entelektüel olarak ondan beslenmiş, öğütler almış, eleştirilerine kulak vermiş biri olan Gustav Janouch’un Kafka İle Söyleşiler (Cem Yayınevi) kitabı bambaşka bir Kafka çıkardı karşıma. Şaşırttı ve bildiklerimi yeniden düşünmek zorunda bıraktı.  

Bir kere düşündüğümden çok daha bilge, görmüş geçirmiş bir Kafka ile karşılaştım. Daha genç ve hatta uçarı bir yanının olduğunu sanırdım. Genç yaşta olgunlaşmış biriyle karşılaştım. Mesela şu satırlarda olduğu gibi; “Zenginlik dediğiniz nedir ki? Bazıları için eski bir gömlek bile bir servettir. Bazılarının da milyonlarca parası vardır, öyleyken yoksul bilirler kendilerini. Zenginlik düpedüz görece bir şeydir, doyum sağlamaz insana. Doğrusu yalnızca özel bir durumdur. İnsanı sahip olduğu nesnelere bağımlı kılar ve boyuna yeni kazançlarla, yeni bağımlılıklarla bunların elden çıkıp gitmelerini önlemek zorunda bırakır. Zenginlik, maddeye dönüşmüş bir güvensizliktir sadece.” (s.21)

“Zenginlik, maddeye dönüşmüş bir güvensizliktir sadece” diyebilmek için kaç yaş yaşaması ve neler görüp geçirmesi gerekir bir insanın? Bunu ancak, sayısız insanın tecrübesini derinlerine kadar yaşayabilen biri yapabilir. Ya da şu cümleler: “Güneş ve sevgiyle dolup taşar gençlik her zaman. Gençlik mutludur, çünkü güzelliği görebilme yeteneğine sahiptir. Bu yetenek elden çıkıp gitti mi, her türlü avuntudan yoksun yaşlılık, çöküntü ve mutsuzluk çalar kapıyı.” (s.24).

Yazmak, yaşamın posasıdır yalnızca. Hakikat hiçbir zaman kitaplarda yazmaz. Yaşamın içinde, hayatın yazılamayan ayrıntılarındadır. “Yaşamdan nisbeten kolaylıkla pek çok kitap elde edebilirsiniz; oysa kitaplardan pek az, ama pek az yaşam ele geçirilebilir.” (s.28).

Peki ya gerçek bir yaşam tam olarak nasıldır? Kim aynı sürede daha fazla hayat yaşayabilir? Yaşamın tadını kim daha fazla çıkarabilir ya da? “Gerçekte yalnızca alçakgönüllü ve ahlaksal bir yaşam biçimiyle varoluşun estetik bakımdan tadı çıkarılabilir.” (s.46).

Kafka kitapta bilgeliğin sırrını da açıklar. Hayatın acıları ve şiddetli darbeleri karşısında serinkanlılığını koruyup her şeyi içine çekip orada sürekli hale getirenler bilgeliğe ilk adımı atarlar: “Protesto meraklısı değilim ben, böyle resmen boy göstermeyi değil, her şeyi sineye çekmeyi, her şeye sabırla katlanmayı isterim.” (s.49).

Hayatta en büyük mücadele umutsuzluğa karşıdır ve Kafka’nın çözümü, umutsuzluğu yaratan koşullara karşı korkusuzca bir duruşa ulaşmaktır: “Titanic batarken gemideki orkestra sonuna kadar çalmasına ara vermemişti. Böylelikle üzerinde dikildiği zemin ayaklarının altından çekilip alınır umutsuzluğun.” (s.58).

İnsanla ilgili düşünceleri de hayli sarsıcıdır. İnsanoğlu suçludur çünkü seçimlerini her zaman kolay ve cezbedici olandan yana yapmıştır: “Güç elde edilebilir görünen ahlaksal bir değer dururken yakında bulunan cezbedici değersiz bir nesneyi seçmesi, insanoğlunun tüm suçluluğunun kökenini oluşturuyor.” (s.70).      

Devrimlere ve inkılapçı yenilik hareketlerinin sonradan tersine dönüşüne dair de şöyle der: “Bir taşkın ne kadar geniş bir alana yayılırsa, o kadar sığlaşır, o kadar bulanır suyu. Devrim buhar olup uçar, kala kala geriye yeni bir bürokrasinin batağı kalır. Acı içinde kıvranana insanlığın zincirleri, bürolarda harcanan kağıttan yapılır.” (s.79).

Ölüme ve kadere dair söyledikleri gerçek anlamda korkusuzluk barındırır: “Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışavurumudur.” (s.83).

Teslim olmak ve sineye çekmek yenilgi demek değildir: “Yazgıya karşı çıkan güç gerçekte güçsüzlüktür. Teslimiyet ve sineye çekişler çok daha güçlüdür ondan.” (s.87).

 Gülüşlerimizse bazen ağlayarak dökemediğimiz gözyaşlarıdır. “Zoraki bir neşe, saklanmayıp açığa vurulmuş bir üzüntüden çok daha hazindir.” (s.59).

 Kafka’nın, Dava’da, Dönüşüm’de ya da Şato’da yazdıkları aslında hayatının ve uzun yıllar yaptığı serinkanlı düşünüşlerin, insanın karanlık yanlarının içinde sislere bürünmüş yaşantıların kurmaca bir yansıtımıdır. Devlete, otoriteye ve bürokratik umursamazlığa karşı kendi hayatından derin tecrübelere sahiptir. Keskin bir Yahudi milliyetçisi oluşu şaşırtıcıdır. Güçlü bir biçimde Siyonizm’i savunur. En çok da Almanlara karşı bir Siyonizm’dir bu.  Almanlara ve Almanlığa karşı fazlasıyla kızgındır (Nasıl olmasın ki!).

Bir konuşmada Janouch Çek tarihinin Almanca yayınlanmasının uygun olacağını söyleyince şöyle der Kafka: “Kim okur böyle bir kitabı? Yalnızca Çekler ve Yahudiler. Almanların okumayacağı kesin, çünkü onların öğrenmek, anlamak ve okumak gibi bir niyeti yok. Tek amaçları sahip olmak ve yönetmektir, anlamak ise bilindiği gibi bu yolda engelden başka bir şey sayılmaz. İnsan hemcinsini tanımadı mı, onu daha iyi bir boyunduruk altına alabilir.” (s.74).   

Devletin ne denli insana rağmen ve değişmezliği sürdüren bir bürokratik otorite olduğunu bizatihi içeriden deneyimlemiştir. Kendisi de bunları söylediği yıllarda hep bir devlet memuru olarak çalışmıştır. Kendisi gibi düşünen ve eleştiren, olan hiçbir şeyi söylendiği gibi görmeyenler, “devlet için tehlikeli kişilerdir. Çünkü var olanı değiştirmeyi amaçlarlar. Oysa devlet ve onun tüm sadık hizmetkârlarının tek istediği, varlığını sürdürmektir.” (s.97).

Değişmezlik bir yalana tutunmaktır. “Yalan, çokluk gerçek’in altında ezilme korkusunun dışavurumundan başka bir şey değildir. İnsanın kendi küçüklüğünün, içine korku salan kendi suçunun dışa yansıtılmasıdır.” (s.113).

Sevgiye ilişkin görüşleri de enteresandır. Daha önce hiç düşünülmemiş şeyler barındırır: “Sevgi yaşamımızı yücelten, ona genişlik ve zenginlik kazandıran, onu tüm derinlik ve yüksekliklere taşıyıp götüren her şeydir.” (s.123).  

Gerçeğe giden yol sevgiden geçer. Gerçek, bir yürek işidir ve yüreğe ancak sanatla, sanatsal bir yaşamla yaklaşılabilir. Hayata karşı yakınmak yüreğe götüren yoldan uzaklaşmaktır. Sanat, hiçbir şeyden kaçmamaktır.

Yazdıkları, bugün giderek artan bir geçerlilik kazanan Dava yazarı büyük ustanın şu sözleriyle, daha doğrusu gerçeğe götüren ve insanı büyüten şu bilgelik dolu satırlarıyla bitirelim:

Serinkanlılığınızı kaybetmeyin, sabır gösterin. Kötü ve hoş olmayan şeyi sessizce sineye çekin. Kaçmaya çalışmayın önünden. Tersine, dikkatle onu gözlemleyin. Tepki gösterecek yerde anlamaya çalışın onu. Bu size bir büyüklük kazandıracak, sizi olup bitenlerin üzerine çıkaracaktır. İnsanı büyüklüğe ulaştıracak yol, ancak onun küçüklüğünden geçer.” (s.131).

İnsanı büyüklüğe ulaştıracak yol, ancak onun küçüklüğünden geçer. Ve küçüklük, insan yüreğinin üstlenemeyeceği kadar büyük bir yüktür.

Önceki İçerikCan Dündar’ın avukatları: ‘Anayasa Mahkemesi kararı yok sayılıyor’
Sonraki İçerikİBB Şehir Tiyatroları’nın Ekim programında Kürtçe bir oyun