‘Kapatılsın bu şer yuvaları!’ demek çözüm mü?

Ortada çok ciddi bir durum var ama bir takım grupların yaptığı gibi meseleye ideolojik bir karşıtlık üzerinden yaklaşarak, ‘kapatılsın bu şer yuvaları!’ demek çok kolay da, gerçekçi değil… Gerçekçi olsaydı, 30 Kasım 1925’te çıkarılan kanunla tekke, türbe ve zaviyelerin toptan kapatıldığı dönemden itibaren geçen 20-30 yıl içinde tarikatların ortadan kalkmış olması gerekirdi.

Medyaya düşen son çocuk istismarı haberiyle tarikatlar meselesi bir kez daha gündeme geldi ve tarikatların yol açtığı sorunlar çeşitli mecralarda tartışıldı. Cemaatlerin, tarikatların amaçları dışında faaliyette bulunması ve şirketler kurarak ihaleler yoluyla iktidar tarafından kollanması güçlendirilmesi eleştirildi. Kimileri bu yapıların çok sıkı denetlenmesi gerektiğini söylerken, kimileri denetimin de kar etmeyeceğini, bu yüzden tamamen yasaklanması gerektiğini savundu. İktidar partisinden resmi açıklamadan önce eylem geldi, istismarcı şahıs alelacele tutuklandı. Süleyman Soylu müdahaleyi kolluk kuvvetlerinin yaptığını belirtti. Kısa bir süre içinde şeyhin, çocuğun babasına yönelik ikna amaçlı ama suçunu da itiraf eden bir telefon konuşması medyaya düştü. Nasıl düştü meselesi de bir soru işareti olmakla birlikte, hükümete yakın medyada yer alan haberlerde, şeyhin aslında bir başkası için yazılan icazeti ele geçirerek şeyh olduğu, Almanya ile şüpheli bağlantılarının bulunduğu, diyalog taraftarlarıyla ve dolayısıyla Fetö grubuyla ilişkili olduğu ve 15 Temmuzda müritlerine sokağa çıkmama emri verdiği gibi bilgiler servis edildi. Böylece bu olayın bir sahte şeyh marifeti olduğu algısı üzerinden, konunun diğer tarikatları da kapsayacak şekilde tartışılmasının önü kesilmeye çalışıldı ama tabii ki etkili olmadı.

Ortada çok ciddi bir durum var ama bir takım grupların yaptığı gibi meseleye ideolojik bir karşıtlık üzerinden yaklaşarak, ‘kapatılsın bu şer yuvaları!’ demek çok kolay da, gerçekçi değil… Gerçekçi olsaydı,  30 Kasım 1925’te çıkarılan kanunla tekke, türbe ve zaviyelerin toptan kapatıldığı dönemden itibaren geçen 20-30 yıl içinde tarikatların ortadan kalkmış olması gerekirdi. Ancak bunun gerçekleşmediğini, üstelik zaman içinde daha da çoğalıp güçlendiklerini hep beraber yaşayıp gördük. Üstelik sadece Türkiye’de değil, ABD başta olmak üzere bütün dünyada bu tür oluşumlar belli kesimler tarafından ilgi görüyor, destekleniyor. Bu yüzden Din Sosyolojisinin önemli konu başlıklarından biri ‘Yeni Dini Hareketler’ adıyla bu oluşumları anlamaya, analiz etmeye ayrılmıştır.

Sayentoloji, Hare Krişna, Moon, Godianizm, Osho, Reiki ve Transandantal Meditasyon, Mormonluk, Bahailik gibi Türkiye’de de üyeleri bulunan çok bilinen grupların yanı sıra daha az bilinen gruplar da mevcuttur. Konuyla ilgili bir kaynakta ‘İngiltere’de 1945-1985 yılları arasında 400 yeni dini grubun ortaya çıktığı, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise sadece 1987-1988 yıllarında 400 yeni grubun kayıtlara geçtiği’ bilgisi verilmektedir. Genellikle karizmatik lider eksenli gruplar olan bu oluşumlara çoğu eğitimli, zengin, başarılı insanların da katılmış olması, konunun bizde olduğu gibi ‘gericilik/cahillik/yobazlık’ sığlığında tartışılamayacağını net olarak göstermektedir. Hatta şimdi tartıştığımız çocuk istismarı konusuna benzer durumun ABD’ de ‘Tanrının Çocukları’ grubunda sıkça yaşanmış olduğu kayıtlara geçmiştir.

Literatüre ‘flörtle balık avlamak’ deyimini kazandıran bu grup, Hıristiyan evanjelik vaiz David Berg tarafından 1960’lı yıllarda Kaliforniya’da kurulmuştur. Başlangıçta gayet muhafazakar karakterli, tipik bir İncil’e dönüş söylemine sahip olan Berg, 1970’lerin sonuna doğru harekete taraftar kazandırma yöntemlerinde cinselliği etkin bir araç olarak kullanmaya başlamıştır. Önceleri gizli tutulan bu yöntem, daha sonra mektuplar aracılığıyla taraftarlara ulaştırılmış ve özellikle kadınlardan ‘kutsal fahişelik’ yoluyla harekete taraftar kazandırmaları talep edilmiştir. Berg bu yaklaşımını Hristiyanlığa ters görmemekte, aksine İncil’in ‘komşunu kendin gibi seveceksin!’ buyruğuna dayandırmaktadır. Bu buyruk kapsamında yemeğe ihtiyacı olanlara yemek vermek gibi, sevgiye ve cinselliğe ihtiyacı olan erkeklere de bu hizmetleri vererek onları gruba kazandırmak ilahi bir görev olarak tanımlanmıştır. Harekete kazandırılmak istenen erkeklerin bir kısmının, çeşitli ülkelerde harekete kapıları açacak etkin pozisyonlarda bulunmaları da önemli bir ayrıntıdır.

Aslında sadece kadınlar değil, erkekler de bu işle görevlendirilmiş, ancak onlar kadınlar kadar başarılı olamadıkları için, bu uygulamadan çıkartılmıştır. Kadınlar ise, 1974-1987 yılları arasında, önceleri gruba erkek üye kazandırmak için kutsal fahişeliğe teşvik edilirken, giderek bu iş harekete bağış toplama aracına dönüşmüş, daha sonraki safhalarda zengin ve seçkin kişilerle uzun süreli ilişkiler kurdukları eskort hizmeti sunmaya varan bir boyut kazanmıştır. 1987 yılında, kutsal fahişelerin kaptığı hastalıklar ve AIDS salgını sebebiyle harekette flörtle balık avlama yasaklanır. Ancak Tanrı’nın Çocukları hareketinin, ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra yüze yakın ülkede teşkilatlandığı ve yayıldığı dikkate alındığında, kutsal fahişelik stratejisinin harekete finansal ve politik destek sağlama açısından ne derece etkin bir işlev gördüğü anlaşılabilir.

Harekete çocuklarını kaptıran ailelerin çabaları ve hareketten ayrılan üyelerin beyanlarıyla grupta çocuk istsimarının da söz konusu olduğu ortaya çıkmıştır. 4.0 lık başarı notuyla üniversiteyi bitiren MiriamWilliams, bu hareketin içinde geçirdiği 15 yılını anlattığı ve Türkçeye de çevrilen ‘Kutsal Fahişeler: Tanrı’nın Çocukları Tarikatında Fahişelikle Geçen On Beş Yılım’ isimli kitabında hareketten ayrılmaya karar verişinde çocuk istismarının rolünü şöyle dile getirir:

“Büyük bir çoğunluğumuz yirmi yaşın altındaydı. Hepimiz son derece idealisttik – bir anlamda, son derece saftık – ayrıca birçoğumuz çocukluğunda cinsel, duygusal ya da fiziksel olarak tacize uğramıştı. Daha çocukken mağdur edilmiştik ve yetişkinliğimizde de, bilinçsizce mağduriyetimizi devam ettirmeyi seçmiştik.

“Bununla beraber, erkekleri kullandığımı, oğlumun duygusal ve fiziksel olarak suiistimal edilmesine izin verdiğimi ve çok küçük yaşlarda cinsel konulara maruz kalmasına yol açtığımı kabul ediyorum.

“Mo mektuplarında yazılanlara karşı tavır almayarak, gruptaki sapkınlıkların devam etmesine izin verme sorumluluğunu üstleniyorum. Ancak, sapkınlıkların kendi evimde uygulanması üzerine, bunların kendi kızıma da yapılabileceğini gördüğümde, sorumluluğun ne anlama geldiğini nihayet anladım. Kendi evimde çocuklara cinsel taciz yapılmasının sorumluluğunu taşımak istemiyordum ve bu yüzden de ayrıldım. Bu olay benim için bir dönüm noktası oldu. Taciz kurbanları, sık sık okuduğumuz gibi, kendileri de birer tacizci olarak döngüyü sürdürürler. Hareketlerinin sorumluluğunu üstlenirlerse, ancak o zaman döngü bozulabilir…”

Grupta kutsal fahişelik stratejisi sonucunda dünyaya gelen ilk çocuk olan Roriguez’in, Berg tarafından özel olarak yetiştirilmiş olmasına rağmen, çocukken hareketin üst yönetimindeki isimlerin cinsel istismarlarına maruz kalması sebebiyle, 2005 yılında henüz 30 yaşındayken önce bakıcılarından biri olan Angela Smith’i bıçaklayarak öldürmesi, ardından da bunu intikam ve adalet için yaptığını itiraf eden bir video kaydı çekerek intihar etmesi grupta çocukların maruz kaldığı istismarın bir başka delili olarak görülmüştür. Ancak yeni bir adla faaliyetlerine devam eden grup, ‘thefamilyinternational.org’ sitesinde yer alan bilgilere göre idealist misyonunu sürdürmektedir:

“‘Uluslararası Aile’ kendisini İsa’nın sevgi mesajını dünya etrafındaki insanlarla paylaşmaya adamıştır. Irk, mezhep ve sosyal statü gibi hiçbir sınırın bulunmadığını bilen İsa Mesih’in koşulsuz sevgisi vasıtasıyla ümit ve manevi yenilenme getirmeye çabalıyoruz.”

Yani gördüğünüz gibi, bu sorun sadece bize özgü değil ve çözümü de sanıldığı kadar basit değil. Gelecek yazılarda bu konuda düşünmeye devam edelim.

Not: Bu yazıda aktarılan bilgiler için, Süleyman Turan’ın “Bedenin Din Namına İstismarı: Tanrı’nın (Yaramaz) Çocukları Ve ‘Flörtle Balık Avlama’” makalesinden yararlanılmıştır.

Önceki İçerikSANAL HAFIZA SERGİSİ: Referandumun “yetmez ama hayır”cısı
Sonraki İçerikTürk ve Fransız büyükelçiler Twitter’da ‘diplomatik’ tartıştı