Ana SayfaManşetKarın-kışın mânâ olduğu polisiyeler

Karın-kışın mânâ olduğu polisiyeler

İskandinav polisiyeleri, içe bakan doğasıyla “sıkıcılığı” göze olan, ona cesaret eden bir sinema… Ama sıkıcı, ötesi “yavaş” filan da değil. Derinliğine duygu hareketliliği, insan portrelerindeki derin kaymalar, farklı karakterlerin, dünya görüşlerinin dinamiği, meraklısını içerlerden, koşar adım, heyecanla yakalıyor. İçten yanmalı polisiyeler bunlar.

Çocukluğun kardan başka oyun-oyuncak gerektirmeyen o harikulâde kışlarını, gençliğin karlarda uzayıp giden ayak izlerini saymazsam… Kara, kışa öyle aman aman bir hevesim olmadı. Öyle yerlere pek gidesim de… 

Bu mevzuda en yakın ve trajikomik anımı, cep telefonunun icat edilmediği yıllarda Ankara Gölbaşı’nda bir geceyarısı mesiresinde yaşamıştık. Arabamız donan gölün kıyısında kara saplanınca…  O hatıramız abartılı tarihine, “Başkentin dibinde donayazdık yahu…” cümlesiyle geçti.

Yoldan geçen vasıtalar kartopu atma mesafesinde de olsa, buzdan-ayazdan iliklerimiz isyan etmişti. Daha turistikleri de artık cazip gelmiyor. Kışın Erciyes, Ilgaz, Bolu filan da desen, aslında hepsi anca ve ısrarla uğramalık, “İyiymiş, hadi dönelim” projeleri… Projesi güzel. Çok, sıkı giyinmeyi, bata çıka yürümeyi gerektiren doğalar, cümlesini kurarken bile bana boğucu geliyor.

Sıcakla geçimsizliğim daha da beter doğrusu. Soğuk iliğine, üşüyüp de “lambada titreyen alev”ine ulaşıyorsa, sıcak bünyesine, ruhuna, huyuna suyuna işliyor, yaşama sevincine sataşıyor insanın. Keyif katili… Mevsimlik paşa gönlümün arzusu, Güney Ege’nin kışıyla, Doğu Karadeniz’in yazı.

Lâkin seyri başka… Belki benzer paradokslarla fonuna uçsuz bucaksız çölü alan filmleri de, kardan, kıştan ibaret olanlarını da hep sevdim. Ama karın, kışın sadece bir mevsim değil bir mânâ olduğu filmlerin, dizilerin yeri ayrı. Bilhassa Gufi (Goofy) kulaklı şapkaları, lahana sarmalında tombul iklim montlarıyla, olaydan olaya koşturan, avuçlarına üfleyen kırmızı yanaklı dedektiflerin polisiyeleri. Seyirlik başka dünyalar.

Kışın tüm enstrümanları

Onun da ana adresi Nordic Noir, İskandinav polisiyeleri, karlı kara suç dramaları elbette. Özellikle o iklimdeki kasaba polisiyelerine bayılmam, görsel festivaline, farklı dünyasına hayranlığımla başlıyor. Karelerinde her an gerçeküstü etkisi uyandıran tablolar yakalamak mümkün. Kışın tüm enstrümanları, karı, sisi, donu, çığı, fırtınası, ıssızlığı, hatta insanı manzaraya çalışıyor. Müzikler de öyle… Usul, ağır basan hüzünlü, yer yer sertleşen nağmeler. 

Oyulmuş dev buzul vadileri, keskin dağlar, fiyortlar, canlı, tehlikeli volkanik topraklar, ıssızlığı cümle içinde en güzel kullanan bir coğrafya… Donmuş bir diyar, minimalist hayatlar… O coğrafyalarda öfkeli Odin’e, asabi deniz, fırtına tanrılarına inanmak zor olmamıştır. Bazen de melankolik, loş beyaz… Kasvet mahalle bekçisi periyodunda dolaşsa da, yakışıyor oralara. Hepsi aileden.

İskandinavya coğrafi tanımıyla Danimarka, İsveç ve Norveç’ten ibaret de sayılsa, “Nordik sinema” içine İzlanda’yı, Finlandiya’yı da alıyor. İlk bölümü Aralık 2015’de yayınlanan İzlanda yapımı “Trapped” dizisi de o atmosferin tipik, hatta uç örneklerinden. Yaratıcısı, sinema dünyasına çarpıcı filmleriyle katılan İzlandalı yönetmen Baltasar Kormakur. Dizinin iki sezonu piyasada, üçüncüsü ise Netflix’le geliyor.

Kasabanın bekçi amcası

Dizi, orta ölçekli bir site cürmünde 676 nüfuslu eski bir balıkçı kasabasında, fiyorduyla aynı adı taşıyan Seydisfjordur’da geçiyor (Türkçesi maalesef Seydişehir değil, İzlandalı bir şairin deyişiyle Kabuktaki İnci Fiyordu). Nüfus azıcık ama 213 km² yüzölçümüyle kasaba azmanı tabii.  Sadece üç polis memuru var. İzlanda’da suç oranının düşüklüğü ve tüm ülkede 700 civarında polis olduğu düşünüldüğünde çok bile.

Filmin yerel polis şefi Andri, kasabanın yerlisi olmasa da siluetiyle başlangıçta nostaljik mahalle bekçisi gibi… Şehirli olsa da sokakta öyle dolaşıyor, kasabadaki nadir polisiye “kabahat”leri abartmadan, bekçi amca edasıyla çözebiliyor.

Andri yine ilk görüşte gür sakallı, tombul, sevimli haliyle Teddy Bear… Daha baştan sempati, sıcak bir güven, gösterişsiz bir dostluk, ahbaplık, bir sarılma hissi yaratıyor. Ancak zihninize sadece bu görüntüyü sabitlemeyin. Aynı zamanda gözü kara, kararlı, zeki, becerikli, sağlam karakterli bir polis. Aynı Fargo’nun dizi versiyonundaki tombalak hamile kasaba polisi Molly (Allison Tolman) gibi… İyiliğini, sıcaklığını, adil karakterini, üzerinde bol bol taşıyan insanlardan.

Üniformaya el örgüsü hırka

Kasabadaki üç polisimizin başlangıçtaki yegâne iştigalleri de trafik, park cezalarının ötesine geçmiyor. Kanunlara bağlılar. Andri’nin kadın yardımcısı (Hinrika), yeri geldiğinde itfaiye musluğunun önüne park eden hemşehrisini bile affetmiyor. O da iyi kalpli, bol gönüllü.

Lâkin o da üniformasını tenine, ruhuna, zihniyetine çivilemiyor; karakola gelince hemen giydiği desenli, kalın hırkasının altında taşıyor.  Ayrıca evin kuytusundaki mini mini serasında kendi(ne) yetiştirdiği birkaç dal cigaralığı tüttüren, emekli Hippi çağrışımlı kocasını kelepçelemiyor. O ayrı, ev hâli…

Üçüncü polisimiz Asgeir ise zamanını karakoldaki bilgisayarın ekranında satranç oynayarak geçiriyor. Hinrika gibi konuşkan değil. Ama o da ciddi, gerektiğinde çok çalışkan ve sorumlu… Anladığımız kadarıyla karakolun “teknoloji üssü” de onun masası. Gül gibi geçinip gidiyorlar. (Böyle halim selim hâllerin, iyi geçinmenin, kimliğini dikeniyle de ispat eden “gül”e benzetilmesi ilginç. Herhalde sonradan, itirazlar üzerine “Gülü seven dikenine katlanır”ı ekleyerek kurtarmışlar deyimi. Belki gülün azınca budanabilir olması, budanmayı gerektirmesi de, ilişkiler bazında bir gönderme olabilir. Ama asıl kaynağını belki de Mevlânâ’ya mal edilen “Gül o güzel kokusunu dikeniyle hoş geçindiği için kazanır” sözünde aramalıyız.)

Üç polis de dürüst, iyi ve kasaba ölçeğinde birazcık, makul sınırlarda esnetseler de kanunlara saygılı. Görevden, sorumluluktan asla kaçmıyorlar. Yani ABD polisiyelerindeki üçte biri kirli, üçte biri kanunsuz dürüst, üçte biri de ilgisiz, tembel, beceriksiz polis istatistiği, mevzu “Nordic” olunca pek itibar görmüyor.

Özenle ayıklanan klişeler

Hollywood’daki gibi 24 saat polis, az biraz “insanî” defolu Robocoplar gibi değiller. Yine de ABD’deki yarasalardan (Batman) filan yayılan pandemik polisiye klişelerine -çok tasarruflu da olsa- rastlıyoruz. Amerikan dizilerinde durmadan göze sokulan, ayrılmış/boşanmış, “yalnız kurt” ve “sorunlu baba” polisler, İskandinav örneklerde de geziniyor. Trapped’daki gibi evrensel özellikleri, ayrılsalar da parmaklarındaki alyansı çıkarmadan dolaşmaları…

Morg, ceset şoku kaynaklı kusmalar (Asgeir), yalnız bir baba olarak çocukları oradan oraya taşımalar da (Andri) görülebiliyor.  Yalnız çok önemli bir fark var: Andri eşinden ayrılmasına ve geçici gibi görünmesine rağmen kayınpederinin evinde içgüveysi. Yani düşünün, o kadar iyi ki, öyle böyle değil.

Ancak klişeler istisnai; aralıksız sıralanan oktan Amerikan karakol esprileri, şakaları, süregen aşağılamalar, hırslı-silahlı kariyer (ç)atışmaları, dinle bir dargın bir barışık ilişkiler, durmadan göndere çekilen ya da yarıya inen bayraklar, maço “karakol bar”ları vb. klişeler yönetmenin süzgecinde kalıyor.

Kahramanlarımız kamera önündeki performansını da, ABD dizilerindeki gibi sürekli sinir krizleri, avuç dolusu haplar, ani “bu gece barda, gönlüm hovarda” atakları, kanunsuz, pata küteli histerileriyle ortaya koymuyor. Klişeleri iyice ayıklıyorlar, kalanı da temize çekiyorlar sanki.

“Donut”sız karakol olabilir

Trapped dizisinin de İngiliz polisiyeleri gibi silah taşımayan polislerle başlaması, daha baştan farklı şeyler vaat ediyor. Sizi yanıltmayayım; silahların belde, koltuk altında uzuv gibi taşınmaması ya da alışıldık 44’lük Magnum’larla filan süslenmemesi, İskandinav akrabaları gibi Trapped’ın da polisiye gerilimini, cinai tansiyonunu hiç düşürmüyor. İnsan bir silah zira…

O ekranda da sıkı polisiyeler seyredebiliyoruz ama Dirty Harry’ler olmadan. Kusurlu, anti-kahramanlar, gösterişsiz bir duyarlılık, farkındalık, durgun, yorgun, biraz yıpranmış, bazen asık yüzlerinde ortaya çıkan tebessümün kıymeti, o sosyal ayazdaki ısısı… Başka. Kusurlu ama Amerikan polisiyelerindeki gibi makbul, takdir edilen, ezelden arızalı maço kovboylar değil hiç biri.

Bu arada… Gerek Fargo, True Dedective gibi ABD polisiyelerinin, gerekse İngiliz, İskandinav örneklerinin klişe ayıklama işine, her kareye itiş kakış giren Donut, çörek, atıştırmalık sayısını iyice azaltmak ya da yok etmekle başladıklarına dair kuvvetli bir his var içimde.

İçten yanmalı polisiyeler

ABD polisiyelerinin süpersonik, sesten-replikten hızlı temposuna alışık izleyici için İskandinav sineması ağır, yavaş bulunabiliyor. Trapped de birçok yorumuyla ağır tempolu, “yavaş polisiyeler”in arasına iliştiriliyor… Ve bu tür analizler sadece aksiyonaj Kurtlar Vadisi izleyicisinin yorumları değil, bazı eleştirmenlerin de ciddi değerlendirmeleri.

Nordic polisiyelere bu konuda haksızlık edildiğini ya da bazen en oturaklı eleştirmenlerin bile böyle yapımlarda “hak”kı, üzerlerinden atamadıkları “polisiye yargı”larıyla başka yerlerde aradıklarını düşünüyorum. İskandinav polisiyeleri “durgun”, “yavaş” filan değil. Derinliğine duygu hareketliliği, küçük kasabaların insan portrelerindeki derin kaymalar, farklı karakterlerin, dünya görüşlerinin dinamiği, bence böyle film ve dizilerde meraklısını içerlerden, koşar adım, heyecanla yakalıyor. İçten yanmalı polisiyeler bunlar. Bana bazen Belçikalı yazar Georges Simonon’u hatırlatan hayata, topluma, içe bakış polisiyesi… Ancak böyle yapımlarda “insan”a gerektiği kadar bakabiliyoruz.

Ayrıca içe bakan doğasıyla, hayatı, insanı derinliğine anlatmak, aktarmak için “sıkıcılığı” göze olan, ona cesaret eden bir sinema… Sırları, nefretleri içeride arayan, atmosferik, iklimsel derinliği insan unsuru ile birleştiren yapımlar. İçten kırılgan… Bu yönüyle “testereli katil”den sert olabiliyor bazısı.

Silkelenmek ulusal figür

Bu titizlik, olay örgüsü açısından da sağlam bir temel oluşturuyor. ABD yapımlarının birçoğunda olduğu gibi büyükler için çevrilmiş çocuk filmleri değil. Gereksiz “polis ağzı”ndan da arındırılmış bir sinema… Hatta bazı örneklerinde replikler, kelimeler yönetmenleri için bir kolaylık değil bir engel sanki.

Klişeleri el verdiğince aşarak “kendi dünyaları”na alıyorlar seyirciyi… Dünyaları, karlı hayatları, farklı alışkanlıkları, bir yere girdikleri an, üstlerini, başlarını silkelemeleri, ayaklarını rap rap ritmiyle yere vurmalarıyla başlıyor zaten. Ulusal bir figür… İzlandalılar gözde tatil yerleri İspanya’ya gittiklerinde bile bu alışkanlıkları üç gün sürüyormuşmuş; şahsen şimdi çıkardığım taze rivayete göre. Neden olmasın tekneden inen, saatlerce paytak geziyor.

Ki o dünya bambaşka zaten. İklimiyle, ilişkileriyle, hatta içinde kulağımıza aşina gelen birkaç kelime yakaladığımızda şaşırdığımız, neredeyse sevindiğimiz lisanıyla da… Trapped’da İzlandaca da öyle. Yer ve insan isimlerinin, tekrarlamayı pek başaramasak da nefis, büyülü melodileri var. Her kelime, her nida köklerindeki Viking efsanelerini anlatıyor gibi.

Hepimiz Olaf’ın oğluyuz

İzlanda lisanı ülkenin belki izolasyonun da etkisiyle iyi korunmuş, isimler de çoğu örnekte eskiye, tarihine dayanıyor. Göz attığım kadarıyla, soyadı meselesi de eski dünya… Çocuklar babalarının isimlerini soyadı olarak alıyor.

Mesela başrol oyuncumuz Andri’nin gerçek ismi Olafur Darri Olafsson; yani Olaf’ın oğlu. Kadın oyuncumuz Hinrika’nın adı ise Ilmur Kristijansdottir; yani Kristijan’ın kızı. O Olaf bolluğunda soy ağaçlarına nasıl tırmanıyorlar onu bilemiyorum.

Ama telefon rehberinde adaş/soyadaş isimlerin, yanlarına mesleklerinin de yayılmasıyla ayırt edildiğini okudum. Kalkıp da, “İsim ve soyadları aynı ve ikisi de öğretmense?” derseniz, ben de “Branşlarına bakıyorlarmış” uydurmasına tevessül ederim.

Kadınlar esas oyuncu

“Nordic” polisiyenin belirgin bir farkı da kadınların rolünde ortaya çıkıyor. Forbrydelsen (ABD uyarlamasıyla The Killing), Bron/Broen (ABD uyarlamasıyla The Bridge), Fin yapımı Deadwind, bir nevi Nordic Noir aranjmanı olarak Fargo’da da kadınlar ön planda. Dizilerin dünyaca popülerliğinde de onların afişleri var.  Ancak kadına yönelik şiddet, İskandinav dizilerinin de üstünden savamadığı bir bela.

Bu yönleriyle de dünyada polisiyenin, “suç”un “Birleşik Devletler Anayasası”na meydan okuyorlar. Amerikan dizilerinde bir punduna getirilip öldürülen, muhtemelen “erkek seti”nde ayakaltından kaldırılan çaylak kadın polisler, İskandinav dizilerinde bu çemberi de kırıyor. Üstelik onlar bazı “süper kadınlı” ABD yapımlarındaki tüm dövüş tekniklerinin, tüm silahların ustası “Dişi Bond”lar değil.

Bütün bu gezinmelerin ardından Trapped’a, o balıkçı kasabasına döndüğümüzde, İzlanda evleri İskandinav mimarisini çağrıştırsa da, ev içi dekorasyonu daha country, belki uzak coğrafyası, ekonomik koşulları nedeniyle daha eski, büfe-yemek masası takımlı…

Kapana kısılan kıyı kasabası

Trapped’ın 10 bölümlük ilk sezonu, o sakin, durgun ortamda eski bir yangınla başlıyor. Şüpheli bir yangında ölen gencecik kızın kasabaya çakılı kalan hatırası, sırların, nefretlerin de habercisi… Günümüze geldiğimizde, denizde başı ve uzuvları olmayan bir cesedin bulunmasıyla değişiyor kasabanın çehresi.

Kasaba bir yandan da, dünya çapında bir limanın inşası ihtimaliyle karşı karşıya… İskandinav polisiyelerinin politik dekoru, Trapped’da burada devreye giriyor. Rant hayalleri, dalavereleri, yerel yöneticiler, işadamları, politikacılar… Rant sevdası, dalaveresi, her yere yayılacak kadar büyük ama bulaşıcılığını her yere sığdıracak kadar da küçük bir virüs.  

Bir anda sertleşen, artarda olaylarla sakin atmosferini yitiren kasabanın havası, başka yerlere tek bağlantıları olan dağ yolunun kapanmasıyla dizinin adının altını da çiziyor: “Trapped”, kapana kısılmış… Reykjavik’ten gelecek destek kuvvetleri gecikiyor. Üstelik üç polis, kıyıya demirleyen ve içinde 100 yolcu, muhtemel bir katil, bir insan kaçakçısı bulunan Danimarka’dan gelen feribotla da uğraşacak. Üstelik feribotun kaptanı da, mühendisi de muamma.

Senede üç adet cinayet

İskandinav ülkelerindeki gibi İzlanda’da da suç, cinayet oranları düşük. İzlanda’ya baktığımızda, aya bakmış gibi oluyoruz; 2018 yılındaki toplam cinayet sayısı üç. Onların da yerel elem vasıtasıyla öldürüldüğüne dair kuşkularım var, diyeceğim ama okuduğum kadarıyla cinayetlerde “mafya infazı”, ithal suçlar söz konusu.

Ancak yerel gazetelerine baktığımda, Covid 19’la birlikte İzlanda’da “karantina suçları”nın, özellikle siber dolandırıcılıkların, ev içi şiddetin ve evde uyuşturucu üretiminin artabileceğine dair yaygın endişeler var. Yine organize suç örgütlerinin, motosikletli Hells Angels çetelerinin, fuhuş, uyuşturucu, insan kaçakçılığının İzlanda ayakları da, 10-15 yıl öncesine oranla daha göze batıyor.  

Yine de bunlar, ülkenin sakinliğini, düzenini gölgeleyen ölçüde değil. Belki de İskandinav dünyasında gerçek hayatta yaşanmayan suçun sinemaskopu, daha gizemli, bol karakterli, daha acımasız hayaller, daha grift, sağlam senaryolar yaratıyor. Toplumsal eleştiriyi, çağdaş sıkıntıları, çıkmazları pas geçmeyen “Nordic Noir”in özellikle son yıllarda yoğun ilgi görmesinde, esin kaynağı olmasında, bu tahayyülün, kurgunun etkisi de önemli. 

“Cinayet estetiği”nin yanıcılığı

İngiltere polisiyelerinde ya da suç dramalarında da “İskandinav Avrupalı” dokusunu, sakin, ağırdan, derinliğine anlatımını görüyoruz. Bunun başarılı örnekleri Broadchurch , Hinterland, The Missing, River gibi dizilerde İskandinav esintisi, “İngiliz soğukkanlılığı”nı daha yakışıklı yapıyor.

Giderek daha çok tutuluyor bu örnekler. Thomas De Quincey’in 1827 basımı “Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet” kitabındaki gibi insanlar (seyirci), “artık bir cinayet olayının bileşimine; biri öldürecek, öteki de ölecek iki salakla, bir bıçak, bir köşe ve bir karanlık sokaktan daha fazla bir şey girmesi gerektiğinin farkında”.

Ama De Quincey’in deyişiyle, şiir gibi işlenmiş, özenle, inceden inceye tasarlanmış ve seyircinin de bayıldığı cinayetlere “güzel sanatların bir dalı” olarak bakmak,  vakayı –olup bitse de– “cinayetin estetiği”üzerinden tartışmak çok tehlikeli, arızalı, yanıcı… Hatta kitaba dair “Cinayet ve Estetik” denemesinde Enis Batur’un vurguladığı gibi belki imkânsız: “Her şeyden önce, törel kulbu bir tarafa bırakıp cinayeti estetik kulbundan tutmayı olanaksız bulduğumu belirtmeliyim.”

Trapped yukarıda değindiğim bazı emsalleri gibi bir kült niteliğinde değil. Ama ben beğendim. Trapped’ın ayrıca 2019’da BBC Culture’ın geleneksel “En İyi On Dizi”si arasında da yer aldığını vurgulamalıyım. Seyredip de sevenler, İzlanda polisiyesinin tadını Valhalla Murders dizisinde de yakalayabilirler. (O diziyi “Vallaha Cinayet” diye Türkçeleştirmemek için kendimi zor tutuyorum.)

BİR FİLM/BİR REPLİK

ÜŞÜR KARDANDAM DA…

Kar kış deyince aklımda 40 yıllık yerli ve milli sahneler de duruyor. Kar yolları kapamış… Hakkari’nin dağ köyüne “bir mevsim” öğretmenliğe giden genç adam ilk dersine giriyor: “Kalem-defterinizi çıkarın çocuklar.” Ama bakıyor ki, ne defter var, ne kalem, ne kitap… Çareyi dersi dışarıda yapmakta buluyor. Küçük bir kızı çağırıyor ortaya, “Sen güneş ol”. Bir oğlan çocuğuna sesleniyor sonra, “Sen de dünya ol, dön etrafında”… Ve filmin finalinde, öğrencilere veda konuşmasında, dünyanın orada başka, dışarıda başka döndüğünü hatırlatmayı da ihmal etmiyor.

Erden Kral’ın Ferid Edgü’nün romanından sinemaya uyarladığı Hakkâri’de Bir Mevsim’i yıllar önce izlemiştim. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde “Gümüş Ayı Ödülü” alan film 12 Eylül cuntasının sansürüne beş yıl takıldıktan sonra gösterilebilmişti… Sıkıydı oyuncuları; Genco Erkal, Rana Cabbar, Şerif Sezer, Macit Koper, Erkan Yücel ve filme belgesel tadı katan “oralı” çocuklar. Yeri gelmişken… Beş yıllık “sosyal medya sicili” incelendikten sonra geçenlerde ifadeye çağrılan 83 yaşındaki Genco Erkal’ın, el değmişken, o filmdeki replikleri de araştırılmalı derim.

Replik deyince… Bizim kuşaklar için portakal da o filmin, o hayatın acı repliklerinden biri olarak kaldı: “Hoca, benim kardeş hasta…” diyor. “Nesi var?” diyorum. “Ateşi var çok” diyor, “Ölecek”… “İlaç vereyim mi?” diyorum. “Hayır, portakal ver” diyor, “Portakal yememiştir hiç”.

Bir de Ferid Edgü’nün romanındaki burnu havuçsuz, gözleri zeytinsiz, eli süpürgesiz kardanadam…

- Advertisment -