Askeri manganın omuzladığı Türk bayrağına sarılı tabut orak çekiçli Komünist Partisi bayrakları arasından geçti.

Doğan Avcıoğlu’nun gerçekleşmeyen hayalleri gibiydi.
Kandil’in arkasından taziye yayınladığı ilk ve muhtemelen son TSK gazisi olan Yalçın Küçük’ün tüm hayatını özetleyen bir andı bu veda
Sonra devrimci sloganlar imamın sesiyle kesildi: “Nasıl bilirdiniz?”
“İyi bilirdik” ama herkes kendi bildiği Yalçın Küçük’ü kastediyordu galiba
60’lar ve 70’lerin DPT kökenli, TİP’li Yalçın Küçük’ü, 80’lerin anti-Kemalist Yalçın Küçük’ü, 90’ların PKK ideoloğu Yalçın Küçük’ü ve 2000’lerin dönme avcısı, ulusalcı, Kemalist Ergenekon sanığı Yalçın Küçük’ü…
Fil gibi herkesin kendince tarif ettiği, favori bir Yalçın Küçük’ü var.
Bu bir entelektüel başarı mı, sosyal medyanın olmadığı zamanların da etkisiyle bir hafızasızlık mı yoksa Türkiye’deki kutuplaşmadaki “bizim adam”cılığın bir sonucu mu?
Kıbrıs gaziliği ve askeri tören, kırmızı kaşkoldan daha renkli bu hayat hikayesinin sürpriz finaliydi.
Hiç bilmeyenler bunu Küçük’ün giderayak derin devletin adamı kimliğinin ifşası gibi gördü.
Halbuki Yalçın Küçük’ün Kıbrıs gaziliği 2009’da büyük bir tartışmayla ortaya çıkmıştı.
Kurtlar Vadisi ile tanınan tiyatrocu Atilla Olgaç, Kıbrıs Harekatı sırasında esir alınan 10 Rum’u öldürdüğünü söyleyiverince hakkında soruşturma açılmış, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na gelen Yalçın Küçük de soruşturmayı yürüten savcıya tanık olarak ifade vermişti.

Küçük, Olgaç ile birlikte Kıbrıs’ta bulunduğunu anlatarak, ”Atilla Olgaç’ın esir alınan Rumları öldürmesi mümkün değildir. Bu savaşta da Türk Ordusunun geleneklerinde de olmaz. Aynı rütbedeydik ancak bir yere beraber gittiğimizde komuta bende olurdu. Atilla’nın söylediklerinin olmasının imkanı yok. Atilla, hayatının her yerinde olduğu gibi tiyatro oynadı. Savaşı da tiyatro zannediyordu” demiş, savcıya ve gazetecilere delil olarak da Kıbrıs anılarını kaleme aldığı kitabı göstermişti.
Yalçın Küçük, neden Kıbrıs söz konusu olduğunda bir anda ortaya çıkmıştı bilinmez.
Ama onun Kıbrıs Harekatı ile ilgili esas anı kitabı Yunanca olarak çıktı ve bugüne kadar da Türkçe’ye hiç çevrilmedi.

Ve o kitaptaki Kıbrıs hatıraları 2000’lerden sonra anlattığı Kıbrıs gaziliği kahramanlık hikayelerine hiç benzemiyordu.
Kitaba geçmeden önce 1990’lara geri dönmeliyiz.
Çünkü, 1993’de Atatürk üzerine eleştirel kitapları ve PKK’ya desteği yüzünden Türkiye’den ayrılıp Paris’te siyasi sığınmacı olarak yaşamaya başlayan başka bir Yalçın Küçük vardı.
Avrupa yıllarında MED TV’de Öcalan’ın Bekaa’dan ve Şam’dan telefonla bağlandığı programlarda, örgütün gazetelerinde, Avrupa’daki PKK mitinglerinde görülüyordu.
Sıkı bir Türkiye muhalifiydi.
Dört yıllık Paris sürgününden sonra Atatürk’e hakaret ve bölücülük suçlarından hakkında tutuklama kararları olan Türkiye’ye, Cumhuriyet’in 75’inci yılı için dönmeye karar vermişti.
Tam 75’inci yıldönümünde, 29 Ekim 1998 günü sınırdan geçmeye karar vermişti. Dönerse hapse gireceği kesindi.
Ama Paris’teki Fransızlardan ve evsahipliği yapan Kürt gruplardan pek memnun olmadığı için sürgün hayatını bitirmek istiyordu.
Türkiye’de Susurluk kazası sonra yaşanan derin devlet temizliği ve 28 Şubat sonrası yaşanan süreçten umutlanmış da olabilir.
Ama dönmeden önce bugünlerde pek kimsenin hatırlamadığı çok tartışılacak bir şey yaptı.
Bizzat katıldığı ikinci Kıbrıs Harekatı’ndaki tanıklıklarını bir Yunan gazeteciye anlatmaya karar verdi.
1998’de Paris’te Yalçın Küçük’le günlerce konuşan gazeteci Sofia Iordanidou’dan okuyalım:
“1998’de, Mega Channel’da İletişim Direktörlüğü görevimden ayrıldığım gün, Fransa’daki gazeteci bir arkadaşım beni aradı. Bana, Kıbrıs müdahalesinin ikinci aşamasına aktif olarak katılmış bir Türk aydın ve yazarla yakın ilişkisi olduğunu söyledi.
Paris’te sürgünde yaşayan Yalçın Küçük, Türkiye’ye dönüp yetkililere teslim olmaya karar vermişti. Yazdıkları nedeniyle sansürlenmiş ve mahkûm edilmişti. Teslim olmadan önce ise 1974’teki Kıbrıs müdahalesine dair deneyimlerini bir Yunan gazeteciye anlatmak istiyordu.
1998 Şubat’ında, Yalçın Küçük’ün yıllardır kendi isteğiyle sürgünde yaşadığı Paris’teki dairesindeydim ve onunla röportaj yapıyordum.
Bana Attila-2 (Kıbrıs Barış Harekatı’na Yunanlıların verdiği isim) sırasında Türk ordusunun işlediği suçlardan söz etti.
Röportaj birkaç gün sonra Yunan televizyonunda yayımlandı.
Yunanistan ile Kıbrıs’taki televizyonların ana haber bültenlerinde yayımlandı.
Bu, o zamana kadar bir Türk subayının ağzından gelen ilk güçlü tanıklıktı. Yalçın Küçük, müdahalenin korkunç anlarını anlatma cesaretini gösteren tek Türk subaydı.
Röportaj sırasında kayıp yakınlarından özür diledi ve yıllarca sakladığı, bir Kıbrıslı askere ait baş harfleri taşıyan bir yeleği aileye teslim etti.
Büyük yankı uyandırdı.”
İlk kez Kıbrıs Harekatı’na katılan subayın gözyaşları içindeki itirafları Yunan ve Rum medyasında büyük bir yankı uyandırmıştı.
Tabii ki ertesi gün de Türk medyasında.
Hürriyet gazetesi, röportajı “Yalçın Küçük’ün büyük ihaneti” başlığıyla haberleştirdi:
“Kıbrıs Barış Harekâtı’na subay olarak katılan sol görüşlü yazar Yalçın Küçük, Rum Televizyonu’nda şov yaparak Türk askerlerini barbar gibi gösterdi. Röportaj boyunca sık sık ağlayan Küçük, önceki gece Rum Antenna Televizyonu’nda yayınlanan ‘‘anılarında’’ 1974’te emrindeki iki askerin özürlü bir Rum kadınını acımasızca öldürdüğünü iddia etti.”

Ama Küçük, bu röportajla da yetinmedi.
Üç ay sonra, 10 Mayıs’ta, ANTENNA TV’nin davetlisi olarak Atina’ya gitti. Panteion Üniversitesi’nde Kıbrıs Harekatı anıları üzerine bir konferans verdi. Ardından Kıbrıs Üniversitesi’nde de konferans verdi.
Ardından da gazeteci Sofia Iordanidou, Yalçın Küçük’le olan nehir söyleşilerini “Dalga-Dalga: Bir Türk subayının İkinci İşgal hakkındaki tanıklığı” adlı bir kitap yaptı.
Kitabın adını Küçük ve Iordanidou Kıbrıs Harekatı, Türk radyolarından ilk duyurulurken spikerin kullandığı “Dalga dalga” sözünden esinlenerek birlikte seçmişti.
Kitapta anlatılanlar, röportajlardaki itiraflardan daha sert ve çarpıcıydı.
Onlara geçmeden Yalçın Küçük’ün 14 Ağustos 1974 günü başlayan İkinci Kıbrıs Harekatı’nda ne işi olduğuna kısaca bakalım.
Yalçın Küçük, 1973’de 35 yaşında, ünlü bir sol entelektüeldi. Demirel, Ecevit, Özal, Hikmet Çetin gibi isimleri DPT’deki görevinden bu yana tanıyordu.

1971’de Madanoğlu-Avcıoğlu cuntası soruşturmaları kapsamında ODTÜ’den ihraç edilmişti.
Hürriyet’e yazıları yazıyordu, 35 yaşındaydı ve askerliğini hala yapmamıştı.
Tam bugünlerde askere alındı, Topçu Okulu’na yedek subay olarak gönderdildi. Gazeteciliğe devam ediyordu. İktidarda CHP vardı. Evine yakın olsun diye Genelkurmay’a tayin edilmişti.
Kendi iddiasıyla komünist olarak fişlendiği için, pek hoşlaşmadığı Ecevit’in de göz yummasıyla motorize tümenine tayin edilmişti.
Tümen, İkinci Kıbrıs Harekatı’na gönderilmişti. Küçük’e göre
oraya özel olarak ölüme gönderilmişti:
“Benim tayin edildiğim tümenin gideceğine dair söylentiler kısa sürede doğrulandı. Savaşa gitmek istemiyordum. Ölmek istemiyordum. Kıbrıs’a sevk emri geldiğinde küçük bir çocuk gibi ağlıyordum. Kelimenin tam anlamıyla ne yapacağımı bilmiyordum. Nazım Hikmet’in yaptığı gibi gizlice ülkeden çıkıp Sovyetler Birliği’ne sığınabilirdim. Ya da Çerkes Ethem gibi Yunanistan’dan sığınma isteyebilirdim. Ama ne birini ne ötekini istedim. Üstelik halkım için savaşmak gibi bir görevim olduğunu hissediyordum. Ben harekâta gönüllü gitmedim. Askerliğimi yapıyordum ve firar etmek istemedim.”



Ve artık Yalçın Küçük’ün Dalga Dalga adlı Yunanca kitaptaki Kıbrıs anılarına geçebiliriz.
Kitaptan sadece birkaç bölüm aktaralım:
“Sana bir kadının öldürülmesini anlatacağım; ömür boyu aklımdan silinmeyecek kadar vahşi bir eylemi. Kıbrıs’ın servi ve okaliptüs dolu köylerinden birinde, A… yüzbaşının emri altında, bir temizleme operasyonundaydık; artık adını hatırlamıyorum. Karşılıklı birkaç el ateş ediliyordu. Ben de ucunda küçük bir havuz bulunan, henüz olgunlaşmamış üzümlerle dolu bir bahçeye girdim. Bir salkım kopardım; ekşi tanelerini tadarken askerler evleri yağmalarken gidip bir banyo yapsam mı diye kararsızdım. Birden yakınımda silah sesleri duydum; Şefik ve Süleyman’ı, gururla bağırırken gördüm: ‘Öldürdüm, öldürdüm komutanım.’ Onları tanıyordum. Holigandılar. İşaret ettikleri yere doğru yaklaştım. Genç, tombul bir kadın yerde can çekişiyordu. Kolları arkadan bağlanmıştı, bacakları açıktı; arasından beyaz yoğun sıvılar ve kan akıyordu. Tabancalarının şarjörlerini vajinasına boşaltmışlardı. Ellerine ve ayaklarına baktım. Bana bedeninin geri kalanından daha küçük göründüler. Yere serilmiş, iç organlarının üzümü dışarı taşmış halde can verirken ona bakıyordum; açılmış yaralı cinsel organına yağ düğümleri yapışmıştı. Midem bulandı. Tiksinti kapladı beni. İğrenç bir ölüm ağına yakalanmış tarihöncesi bir memeli gibiydi. Üzümleri fırlatıp attım. Silahımı doğrultup yüzbaşının üstüne atıldım ve kestirip sordum: ‘Bu kadın ne olacak?’ Sıcaktan şekli bozulmuş halde yer değiştiren cesetler geldi aklıma ve deliye döndüm. Parmağım tetikte, ona itiraz kaldırmaz bir tonla seslendim: ‘Onlara onu gömmelerini emret, yoksa seni öldürürüm.’ Korkunun gözlerini doldurduğunu gördüm. Bir mezar kazmalarını ve kadını içine atmalarını emretti. Kendimden geçmiş halde, silah zoruyla, onu kanlı battaniyelere sarıp ateşe vermelerini sağladım. Kefaret ateşi, çiçek yerine alevler; savaş cehenneminde bu yabancı kadına sunabileceğim tek şey buydu. Başkalarıyla birlikte kamyonlara binip oradan ayrılırken, histerik bir kahkaha beni sarstı. O anın ciddiyetine yakışmayan bir düşünce zihnime saplandı. Bana ne oldu da bıyıklı, silahlı bir Antigone kesilip bu sert ve gafil adamları şaşırttım? Gördüğüm ilk gömülmemiş leş o değildi ki. Tarlalarda yüzlercesi yatıyordu. Yıllarca yeniden üzüm yiyemedim.”
“Toplu infazlara gelince, bunlardan birine bizzat tanık oldum. Bir duvar hayal edin. Yeni kireçlenmiş bir duvar, öğlenin her gölgeyi yutan sert ışığı altında kör edici bir beyazlıkta. Duvarın önünde oraya buraya dağılmış, çoğu olgun yaşta, güneşten yanmış, koyu renkli kıyafetleri olan adamlar; uzaktan taşın lekesiz beyazlığı üzerinde devasa lekeler gibi görünüyorlardı. Cipteydim, oradan geçiyordum. Gördüğüm şeye, karşıdaki müfrezenin ne yapmaya hazır olduğunu anladığım şeye inanmıyormuşum gibi daha yakından bakmak için bir dakika durdum. Adamların arasında henüz bıyığı terlememiş bazı çocuklar seçtim.
Arabayı çalıştırdım ve uzaklaştım. Yaklaşık yüz elli metre sonra silah sesleri bana yetişti. Bölgeden kaçamadan. Bir kabus gibi tekrarlanarak. Dönüp bakmadım.”
“Nejatın’ın önünde annesiyle çocuğu varken tecavüze uğradığını söylediği öteki kadın Tımbu’daydı. Ben orada değildim, görmedim. Nejatın ağlayarak anlatıyordu bunu. Yirmi yıldır ordudaydı, muvazzaf astsubaydı, karısı çocukları vardı. Bunu nasıl yaptıklarını aklı almıyordu. Kendi meslektaşı subaylardı bunlar. Birlikte kahve içiyor, kaba şakalar yapıyorlardı. Zihni o olaya takılmıştı. Bozuk bir gramofon plağı gibi. Beni her bulduğunda yeniden ve yeniden anlatmaya başlıyordu.”
“Mehmet ötekilerle birlikte Rumların evlerine daldı. Onların zenginliği beni şoke ediyordu, onları ise coşturuyordu. Sizinkiler bütün değerli eşyalarını evlerinde tutardı: mücevher, altın lira, altın. Bankalara güvenmezlerdi. Evden eve koşuyorlardı. Bir süre sonra o incecik oğlan, Mehmet, önümde Fransız kardinale dönüşmüş halde belirdi; biraz önce olduğunun sekiz katı hacminde, yürüyen bir dolap gibiydi. Mutluydu, sanki bütün dünyayı fethetmiş gibi. Bana bağırdı: ‘Yalçın komutan, düğünüm için hazırım!’
“En insani ve en dokunaklı sahnelerden biri de, açlıktan ölmek üzere olan askerlerimin Varoşa süpermarketlerine daldığı andı. Girne’den Mağusa’ya gelene kadar üç günde neredeyse hiçbir şey yememişlerdi. Bolluk ve çeşitlilik karşısında çıldırmış gibiydiler. Bazıları konserve ya da paketli yiyeceklerin ve tatlıların varlığını bile bilmiyordu. Delmonte kompostosuna vahşice saldırdılar.”
“Bana ‘Kıbrıs tarlalarında kaç ceset gördün?’ diye sorarsan sana ‘Çok’ derim. Bir daha ‘Ne kadar çok?’ dersen, sana gördüğüm tek şeyin cesetler olduğunu söylerim. Her yerde, tarlalarda, yamaçlarda, yollarda saçılmış cesetler vardı. O kadar çok gördüm ki, ilk saatlerin şokundan sonra onları saymayı bıraktım. Cesetlerin birçoğu yer değiştirmişti. Yerlerinden kaymış, öteki yanlarına dönmüşlerdi. Bu nasıl olabilirdi? Daha sonra, zihnim berraklaşınca, olayın gerçek nedenini, yorumunu buldum. Fail büyük sıcaktı. Cesetler şişiyor, kabarıyor ve bu yüzden yer değiştiriyordu. Dilleri sarkmıştı, sanki bizimle alay eder gibi. Sivillerdi. Elbiseleri siyah, mor, yeşildi. Hepsi Rum olmalıydı. Bizimkilerin çoktan ele geçirdiği bir bölgedeydik; eğer bizim ölülerimiz olsaydı askerî kanunlara ve İslam geleneğine göre gömülmüş olurlardı. Türk Kıbrıslılar da olamazlardı. Onlar Türk kuvvetlerini adaya çıkar çıkmaz silahlarını alıp peşlerine takılmışlardı.”
“Bana Denktaş’tan söz et. Türk Kıbrıslıların ‘ulusal kahramanı’ sayılıyor. Onu şahsen tanıyor musun? Hakkındaki görüşün ne?
“-Kasap! Zengin bir kasap, bir katil. İşte o ‘saygıdeğer’ Sayın Cumhurbaşkanı budur ve bunu herkes bilir. Bir çete adamı, bir faşist; yalnızca savaş suçlarından değil, işgalden önce ve sonra solcu Türkleri ve Türk Kıbrıslıları öldürtmekten de sorumludur… Cinayetlerin çoğunu Kıbrıslı Türkler, yani meşhur mukavemet mücahitleri işledi. Başlarında da bugünün ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ başkanı Denktaş vardı. Gerçek savaş suçlusu oydu, Karaciç değil.”
Yalçın Küçük’ün kitaptaki bu anlatımları günlerce Yunan medyasında gündem oldu.
Ünlü Yunan Gazetesi Ta Nea’da çıkan bir haberden okuyalım:
“Bu, bir zamanlar Türk rejimi tarafından defalarca zulme uğramış ve ülkesinde, hatta Türk Genelkurmay Başkanlığı Milli Güvenlik Dairesi’nde önemli görevler üstlenmiş bir Türk ekonomist olan Dr. Küçük’ün şok edici tanıklığıdır.”
Küçük bir Google araması yapanlar Yalçın Küçük’ün anlatımlarının ve kitabın hala “Kıbrıs’ta Türk ordusunun savaş suçları” iddialarıyla ile ilgili Yunancadaki en temel referans kaynaklarından biri olduğunu görebilirler.
Yalçın Küçük, bu kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra sözünü tuttu ve 29 Ekim 1998’de Türkiye’ye giriş yaptı.
Beklendiği gibi tutuklandı. Kürtçülük propagandası ve Atatürk’e hakaretten iki yıl hapis yattıktan sonra 2000 yılında sevmediği Ecevit’in eşinin öncülük ettiği afla çıktı.
Ve hapisten çıktıktan sonra bir daha hiç Kıbrıs’tan böyle bahsetmedi.
1998’de Yalçın Küçük’ke röportajları yapan ve kitabı yazan Sofia Iordanidou’ye ulaştım.
Ona, Yalçın Küçük’ün askerli, orak çekiçli cenaze fotoğraflarını attığımda çok şaşırdı.
Kısa bir söyleşi yaptık:
“Yalçın Küçük’le ilk kez 1998 Şubat’ında Paris’te, onunla röportaj yaptığımda tanıştım. Yalçın Küçük, Türkiye’ye dönmenin hapse girmek anlamına geldiğini biliyordu. Bunu ayrıca Fransız “entelektüel misafirperverliğinden” büyük bir hayal kırıklığı yaşadığı için de seçti. Ama hapse girmeden önce Yunan halkına karşı ahlaki bir sorumluluk hissetti. Kıbrıs’taki Türk işgaline dair bazı gerçekleri açıklaması gerektiğini düşündü.
Kitap çıktıktan sonra rahatlamış hissediyordu ve hapse dönmeye hazırdı. Hapisteyken dolaylı olarak görüştük. Ama tahliye olduktan sonra ise her türlü iletişimi kesti.
Hapiste ne yaşandığını ya da serbest bırakılmak için nasıl bir anlaşma yaptığını bilmem ya da tahmin etmem mümkün değil. Söyleyebileceğim tek şey, kitap ve televizyon röportajları sırasında birlikte çalıştığımız süre boyunca çok farkında ve temkinli bir insan olduğuydu.
Cenaze fotoğraflarını gördüğümde dünyanın hâlâ büyük bir gizem olduğuna bir kez daha inandım.”
Yalçın Küçük de bir gizem olarak yaşadı ve aramızdan ayrıldı.

Dalga Dalga kitabındaki finalle onu uğurlayalım:
“Her şeyi anlatacağım. Her şeyi. İçimi boşaltmak zorundayım. Yoksa vazgeçeceğim.
Biliyorum, bana yine vatan haini diyecekler. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve diğerleri gibi.
Ama bu, hayatım boyunca sıkışıp kaldığım o gri bölgeden kurtulmanın tek yolu.
Ne devrimci oldum ne sistemin adamı. Hep arada kaldım.
Kendimi Prometheus gibi hissediyorum: zincire vurulmuş, ne kurtuluş var ne kaçış.
Yaşadım… ama hiçbir zaman tam olarak yaşayamadım.
Belki de bu itiraf bile sadece son anda kendimi aklama çabasıdır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.