Kıyâfet ve kifâyet

Lunapark’ta insan boyunda kovboy, Kızılderili resimlerinin boş bırakılan baş kısmına kafasını uzatarak fotoğraf çektirenler aklından geçti… Kiminin kafası küçük, kiminin büyük gelirdi o deliğe. Bazısı öyle gururlanır, öyle dik tutardı ki başını, delikten yüzü yerine gerdanı görünürdü.

Ailesinin, okulun direttiği kıyafetleri değil de farklı giysileri, kısa pantolon giyince etek gibi duran ilkokul önlüklerini değil de uzun pantolon-ceket formaları, bir de izci üniformasını seviyordu. Seviyordu da, orta halli ailesinin ona “Cin Ali’nin Gardrobu”nu yaratacak imkânı yoktu. 

Yine de bu hevesini bastıracak harika fırsatlarla karşılaşıyordu. İlkokul ikinci sınıfta meselâ.

Bayram müsameresinde ona iki başrol birden verdiler. Önce sahneye çıkıp okuldaki törenin açılış konuşmasını yapacak, ardından “Haylaz Ali” piyesinde Ali’yi oynayacaktı. Kendisi ve ailesi açısından tam “sevinin küçükler, övünün büyükler”di yani.  

Eserin senaryosuna gelince… Okula gitmek yerine gününü toz toprak içinde yuvarlanarak, itişip kakışarak, yan gelip yatarak şahsına münhasır sivil itaatsizlikle geçiren fakir ve haylaz Ali, okuldan dönen iki dirhem bir çekirdek Ayşe’yle karşılaşıyordu. Bilmiş Ayşe de, bil(e)memiş Ali’ye müfredatındaki dizi dizi inci Hayat Bilgisi derslerini veriyordu. Ali önce “Otur Ayşe otur, erik ye” dese de… Başı önünde, gözü kız çocuğunun kırmızı rugan ayakkabılarda onu dinliyor, haylazlığını “cold turkey” yöntemiyle birden bırakıp hayatına sade Ali olarak devam ediyordu. Misyonunu gül gibi tamamlayan Ayşe ise ismine “Gül” ekini alarak, “Ayşegül Seyahatte”, “Ayşegül Sirk’te” maceralarına devam ediyordu herhalde. Tam bilemiyorum. Zira eser, o yollarda beraber yürüyeceklerine, hatta okulda selamlaşacaklarına dair bir umut uyandırmadığı gibi, artık okula giden Ali’nin üzerindeki tozları silkmek dışında neye benzediğine de temas etmiyordu.  Neyse, hayat herkesi benzetiyordu zaten.

Tiyatro kostümüyle açılış yapılamaz

Rolüne sular seller gibi hazırlandı. Bir de kıyafet meselesi vardı elbet. Çok sevdiği okul forması (metal düğmeli lacivert ceket ve nefretle andığı kısa pantolondan uzun pantolona evrilmesini sağlayan gri pantolon)  yerine dizi yamalı sokak pantolonunu, günlük solgun tişörtünü giydi,  ayağına da bahar güneşine inat kara lastik çizmelerini geçirdi. Evden öylece, “haylaz haylaz” çıktı. Böylece rolüne daha evden girerken, okulda kıyafet değiştirme telaşı da yaşamayacak, “Hazır mısın?” diye soran öğretmenlerine “hazırol”a geçerek “Daima, daima…” diyebilecekti. Lâkin evdeki küçümen hesap, o koca çarşıya uymadı.

Öğretmenleri onu görür görmez “Forman nerede senin?” diye sordular. “Evde” dedi, büzülerek. Açılış konuşması için de sahneye çıkacağını hesaplayamamıştı çocuk. O koca erkânın önüne tulumbacı gibi çıkılmazdı ki… Başka bir öğrenciden formayı uydurdular, onu giydi ve bol gelen pantolonunu çekiştire çekiştire açılış konuşmasını yaptı. Son bölümde bağıra çağıra yaptığı konuşmanın hızı ve heyecanıyla soluğu kesilse de, kulaklarından nefes alarak açılışı gerçekleştirdi. Ardından rolünün de altından kalktı ama “kıyafet şoku”nun bayrak bayrak kızarıklığı yanaklarından eksilmedi. Her şeyi başkanın, onun maarif sisteminin, onun müdürünün, öğretmenlerinin yönettiği/emrettiği ama yine de her şeyi kendisinin (öz)denetlemesini bekleyen bir ülkede yaşıyordu.  O yüzden sevap ve düşünce büyüklere, günah ve düşüncesizlik küçüklere kalıyordu.

O gün öğrendi ki, tiyatro kostümüyle, aksesuarıyla resmi bir açılış konuşması yapılamazdı. Her şeyin bir yeri, bir zamanı vardı. O kostümle verilen mesaj farklıydı, diğeri başka… Açılışı o kostümle yapsa, 23 Nisan’da birkaç dakika için de olsa yöneticinin koltuğuna bir haylazın oturduğu çağrışımını yaratabilirdi maazallah.

“Amman yörü yörü, çapraz yörü yörü…”

O yaşlarda çok sevdiği üniformaya da -yalvar yakar-  İzcilik Kolu’na kayıt formunu babasına imzalatarak ulaştı. Annesiyle Kampspor’a gitti; kordonlu uzun-silindir düdüğü, iki renkli fuları, kepi, koncu püsküllü çorabı, yavru ama erkek kurt olduğu için yonca değil zambak logolu kemeri, kola dikilecek arması ve çakısıyla tam teşekküllü izci adayıydı artık. Biri küçük, biri az büyük bıçakcıktan oluşan tenekemsi çakısının yanındaki tirbuşonun fonksiyonunu anlamasına daha yıllar vardı.  Yolundaydı her şey…

İlk oymak toplantısı haftasonu yapıldı. İki cümlelik bir girizgâhın ardından, İzcilik Kolu başkanı ellerine iki çift tahta kaşık tutuşturup, onları “kaşık havası” düzenine soktu. Yaklaşan başka bir bayramda stadyuma çıkacaklarmış, kaşık havası oynayacaklarmış, şimdiden sıkı çalışmaları gerekiyormuş… Dereler, dağlar, ormanlar, kamplar, çadırlar, şenlik ateşleri, tilkiler, tavşanlar, “kemeri, bıçağı, fularıylaaa, izci şendir arkadaş” marşları bekleyen çocuk, “Amman yörü yörü /Çapraz yörü yörü /Kostak yörü yörü /Yörü, yörü, yörü” ile karşılaşınca dona kaldı.

Kaşıkları bıraktı, koşarak uzaklaştı oradan. İzci olmayıp da üzerinde o üniformayı taşıma eğretiliğini içine sindiremediğinden midir… İzinden gitmesi istenen

o tahta kaşıklardan mıdır, nedir… Yalvar yakar aldırdığı üniformasını da attı bir kenara. Elinde o üniformasıyla çektirdiği bir fotoğrafla, üç gün sonra paslanan teneke çakısı kaldı.

O gün öğrendi ki, üzerindeki izci üniforması bile olsa bir anda kaşık havası ekibine itelenmesi için bir emir yeterdi.

“Öyle değil böyle olacak”ı giyinmek

O günden sonra ne forma, ne de üniformayla yıldızı barıştı. (Uni)forma otoriteyle tanışma kademelerine tüy dikmiş, “Öyle değil böyle olacak”ları her fırsatta üzerine giydirmişti. Kendi hayallerinin başkalarının hayalinin komutasında gerçekleşemeyeceğini küçük yaştan hissetmişti.  Hakikaten büyümek isteyen her çocuk, o an iktidarı, otoriteyi kim temsil ediyorsa direnmeliydi bazen. Zor olmadı… Özgür zamanlarında “Haylaz Ali kostümü” vardı üzerinde.

Ortaokul, lise günlerinde mecburi tutulan kravatı cebinde gezdirmesi, Mao ya da hâkim yaka gömlek giyip kördüğüm kravatını hınzırca eğretilemesi belki ondandı. Ondandı, ceket mecburiyetini mont ve hırkayla delmesi… Başta Disiplin Kurulu’nu çalıştırsalar da, okulun Yoğun Disiplin kapasitesini zorlayan epidemik itaatsizlik nedeniyle o inada hocalar da alıştılar. O yıllarda çoğu talebenin maarif gardrobu tek ceket, düğümlü tek kravattan ibaret olduğu için “Lekelendi, yıkanıyor hocam” bahanesi de iş görüyordu zaten.

Büyüdü. Büyüyünce sivil olup da sudan bir vesile yaratarak üniformaya heves eden, 21. Yüzyıl’da yaşayıp da fırsat bulunca yahut öyle buyurulunca üzerine “tarihîmsi” cengâver urbaları geçirenlere filan şaşırdı. Giyene de şaşırdı, giydirene de… Kimbilir hangi saraylı terzilerin ürettiği -özenmiş de yaratmış- bir “tarihîmsi” üniformayı bornoza benzeten dekanın istifaya zorlanmasına da şaşıracak oldu ama artık yorulmuştu hayreti.

Ağır ve “hafif” aksesuarlar

Aksesuarlara da heveslenmişti çocukluğunda… Küçükken kılıfına don lastikli-mandallı tahta tabancasını yerleştirdiği naylon kovboy kemerini, az büyüyünce Ford Mustang’den söktüğü atı tokasına iliştirdiği kemerini, aynı yolla edindiği araba armalı kolyesini, çay kaşığından yahut şövalye desenli metal düğmeden devşirilen yüzüğünü, üzerine ad-soyadının baş harfleri kazılı (iki isimli olanlarda daha zengin dururdu) gümüş görünümlü künyesini bir yaz tatili boyunca sevdi. Bir yıl daha büyüyünce aksesuarlar ona hem ağır, hem “hafif” geldi. Yerlerine değerli metallerini ikame etmedi. Saat, alyans bile tak(a)madı, parmağı, bileği, boynu boş kaldı.

O gün öğrendi ki, taktığın, iliştirdiğin bazı aksesuarları taşıyamazsan, yerinde-zamanında şey edemezsen, onlar sana süs değil kapak olabilir. Haylaz bir kafiye bulucunun özdeyişiyle, kıyâfet, kifâyet, üzerine afiyet yani.

Eğreti urbayla tarih nöbeti

Hakkını yemeyelim çocuğun. Aksesuarsever o birkaç yılında bile, okula elinde üzeri yaldız kâğıtla kaplı tahta kılıçla, oyuncak kovboy tabancasıyla yahut börkle, Kızılderili başlığıyla filan gitmedi. İşbu nedenle gömleğine ketçap sürüp eline oyuncak silah alarak falanca ilin kurtuluşunu canlandıranlara, eğreti urbalarla tarih nöbeti tutanlara, minbere elinde kılıçla çıkanlara da şaşırdı.  Hem orada kılıçla verilen mesaj, duayla verilenin önüne geçebilirdi maazallah. (Epeydir görmüyorum, Kılıç-Kalkan ekiplerine ne oldu acaba?)

Böyle sahnelerle karşılaştığında hep çocukluğunu hatırladı. Çocukluğunun, mahallesinin en Tom Miks-Teksas, en Karaoğlan günleri bile emeklemeden yürümeye geçiş kadar kısa sürmüştü. Kimi aksesuarların, eğreti kıyâfetlerin bazen insanın taşı(ya)madığı ama umarsızca özendiği kimliği öne çıkarma gayretinin beyhudeliğini yansıttığını düşündü.

Ekrana baktı… Lunapark’ta insan boyunda kovboy, Kızılderili resimlerinin boş bırakılan baş kısmına kafasını uzatarak öyle fotoğraf çektirenler aklından geçti… Kiminin kafası küçük, kiminin büyük gelirdi o deliğe. Boyu uzun düşen ikiye katlanır, kısa gelen tahta manav kasasının üzerine çıkardı. Bazısı öyle gururlanır, öyle dik, diri tutardı ki başını, delikten yüzü yerine çenesi, gerdanı görünürdü. Bazısı da boynu eğik, biçare bir kovboy…

Sıkılıp yorulmadıysa, kafasını yukarıya kaldırır, uyarırdı Lunapark şipşakçısı; “I-ıh uymadı, olmadı, oturmadı… O deliğe uydur başını…”

BİR ŞİİR/BİR DİZE

“Çiçekli badem ağaçlarını unut.

Değmez,

bu bahiste

geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.” Saat 21-22 Şiirleri, Nâzım Hikmet.

Önceki İçerikANALİZ – Muhafazakâr camiada, ‘Sözleşme’ sarsıntısı
Sonraki İçerikBeyrut’ta 300 bin insan evsiz