Linç

Baz istasyonu direğinin tepesinden bakan adama, ayaklarını diz boyu karda yürür gibi bulut yığınlarına batıra çıkara ilerleyişleri pek gülünç göründü. Boş bulunup gülecek olsa, direği sıkı sıkı kavrayan dizleriyle elleri gevşeyebilirdi. Gülmesini tutmak için fena şeyler düşündü. Karısı çocuğunu da alıp anasının evine kaçmıştı. Çok ciddiydi. Geri dönmezlerse intihar edecekti.

Sabahın erken saatlerinde adamın biri, – sonradan gazetelerin de yazacağı gibi, 26 yaşında, işsiz, evli ve bir oğlan çocuğu babası Seyfi Dal-, Sırrı mahallesinin sınırından, mezarlığın hemen dibinden yükselen elli metrelik baz istasyonu direğine bir sincap çevikliğiyle tırmanıverdi.

O sabah, Sırrı mahallesi sakinlerini bir sürpriz daha bekliyordu. Sokak kapılarının altından, kıvrım kıvrım şeritler halinde uzanıp halıların, kilimlerin üzerinde sürüklenen duman şeritlerini görüp de, telaş içinde kapılarını açanlar, köylük yerde bile kolay kolay gözlemlenemeyecek bir doğa olayıyla karşılaştılar. Mahalle, köşe bucağına kadar diz boyu buluta gömülmüştü. Baz istasyonu direğinin tepesinden bakıldığında, her zaman leş gibi çamur içindeki sokaklar, günün ilk ışıkları altında tertemiz, ışıl ışıl görünüyordu. Yerin tek sabit noktası, direğin saplandığı noktaydı da sanki, direk bir girdap oluşturmuş mahalleyi yavaşça dibindeki deliğe doğru çekiyordu. Girdap, bitişiğindeki mezarlığı çoktan emip yutmuştu bile. Mahalle sakinleri, ışık seline kapılmış yavaşça direğe doğru yüzen evlerinin kapılarına sıkı sıkı tutunmuş, bakınıyorlardı. Yukarıdan yardım bekler gibi başlarını kaldırdıklarında, baz istasyonu direğinin tepesine tünemiş adamı gördüler. Aşağıdan bakıldığında adam, kimine ışık selinin kısa sürede yükselip bütün mahalleyi boğacağını kestirmiş de, uyanıklık edip ölüm sırasının en sonundaki tek yeri kapmış ödlek, bencil herifin teki gibi; kimineyse gemisini selametle yanaştıracağı bir kara parçası araştırmak için direğe tırmanmış Nuh Peygamber gibi görünmüştü. Uyku sersemliğiyle elbette… İlk şaşkınlıklarını atlatanlar, ayaklarının ucuyla kapılarının önlerindeki yerleri yoklayıp ilk adımlarını attılar, sonra bata çıka direğe doğru emilip sürüklendiler.

Baz istasyonu direğinin tepesinden bakan adama, ayaklarını diz boyu karda yürür gibi bulut yığınlarına batıra çıkara ilerleyişleri pek gülünç göründü. Boş bulunup gülecek olsa, direği sıkı sıkı kavrayan dizleriyle elleri gevşeyebilirdi. Gülmesini tutmak için fena şeyler düşündü. Karısı çocuğunu da alıp anasının evine kaçmıştı. Çok ciddiydi. Geri dönmezlerse intihar edecekti.

Mahalle sakinleri, temkinli yürüyüşleri sırasında, dikkatlerini üç noktaya kilitlemişlerdi. Direğin tepesindeki herif kimdi? Yerdeki ayaklarını kaydıran, tökezleten şeyler nelerdi? Çukurlar, açık bırakılmış mazgallar nerelerdelerdi?

Direğin dibine ilk Dursun ağa vardı. Varır varmaz da, can havliyle direğe dolandı. Var gücüyle yapışırsa herifin düşmesini de engelleyebilirmiş gibi gelmişti Dursun ağaya. Başını kaldırıp da direği dizlerinin arasına kıstırıp bağdaş kurmuş oturmuş herifin çadır gibi gerili apış arasını gördüğünde, sarmalandığı direği silkeleyebilmeyi, herifi armut gibi yere düşürmeyi çok istedi. Mahallelinin Feyzi ağbisi, “geri kaçıl, düşerse, tepene iner” diye inledi. Dursun ağa, kendini direkten koparıp iki adım geriledi.

Olay mahaline sonradan varan mahalleli, mesafeli bir saygıyla çekingen çekingen yanaşmıştı yanlarına. Ne de olsa, meseleye ilk Dursun ağayla, Feyzi ağbileri hakim olmuş, hemen peşleri sıra seğirten yirmi kadar gözüpek acar delikanlının da yardımlarıyla adamın kimliğini, eyleminin gerekçesini, niyetini ilk onlar belirlemiş, idareyi ele geçirmişlerdi. Mesele artık onların meselesi, Seyfi, onların Seyfisi’ydi. Zaten polise de, itfaiyeye de çoktan haber verilmiş, karıyla oğlanın getirilmesi için adam yollanmış, iş imkânı sağlanacağına, borç para temin edileceğine dair yeminler edilmişti. Hatta kasabanın sağlık ocağında haftada iki gün birer saatten hizmet veren psikoloğa haber salınmıştı. Bekliyorlardı. Beklemekten başka yapılacak iş kalmamıştı. Lûzumsuz karışıklığa mahal vermesinler, kalabalık etmesinler, yetkililerin işlerini yapmasına engel olmasınlar, geldikleri gibi ağır ağır, yerleri kollaya ede evlerine, işlerine güçlerine geri dönsünlerdi. Seyfi’nin durumunda bir değişiklik olursa haber verirlerdi. Dualarını da eksik etmesinlerdi.

Olay mahaline sonradan varan mahalleli, azıcık geriledi ama gerisin geri gitmeye de hiç mi hiç niyetlenmedi. Önceden gelenler, çenelerini kapasınlardı. Gerekirse onlar da iş, para bulur, toparlanana kadar evlerinde misafir ederlerdi Seyfi’yi. Seyfi, mahallenin çocuğuydu. Üzerinde herkesin emeği, hakkı vardı. Kalıp seyretmeye onların da hakkı vardı.

Seyfi’nin kolları tutulmaya başlamıştı. Bağdaşını çözüp ayaklarıyla dolanırken, gövdesini sıkıca direğe yasladı, öne doğru uzattığı kollarını boşlukta kulaç atar gibi yukarı aşağı salladı. Aşağıdaki gümüş gongun tam orta göbeğine sağlı sollu iki darbe inmişçesine çalkantılı bir uğultuyla uğuldadı ortalık. Kollarını bir kere daha, ama bu sefer bütün dikkatini altındaki kafadanbacaklılara vererek salladı. Kafaların hemen altından kollar fırladı. Bir süre, ipleri gere gevşete, kolların kafalardan fırlayı fırlayıverişiyle eğlendi. Derken, sol kolunu direğe doladı, sağ yanına kaykıldı. Kafalar sağa yan yattı. Sağ kolunu direğe doladı, sol yanına kaykıldı. Kafalar sola yan yattı. Seyfi, bu gösteriden pek keyif aldı. Hatta, bir ara, öylesine coştu ki, üzerinden tek elle ve büyük bir maharetle sıyırıverdiği ceketini havada çevirip çevirip kalabalığa fırlatıverdi. Kalabalık havalanan bir kuş sürüsü gibi çığlıklar atarak sis tabakasından sıyrıldı çıktı, cekete doğru uçuşa geçti, sonra yere konup, ceketi havada kapanın üzerine üşüştü.

Güneş yükseliyor, yerden tüte tüte kabaran bulut yığınının gümüşî aydınlığı, beyaz floresan aydınlığına dönüşüyordu. Baz istasyonu direğinin tepesinden bakılınca, etraf enfes görünüyordu. Havaya serpiştirilmiş altın yaldız tozları, aşağının floresan aydınlığına yağıyor, birikiyor ve şeritler halinde buluta dolanıyordu. Seyfi kendini tepe üstü bırakıp bulutun içine dalmak, altın tozlarını içine çeke çeke, altın şeritlere dolana dolana yüzmek isterdi. Bulutun üstündeki şu kafatasları olmasaydı…

Bulut karşı tepeden çığ gibi akarak üzerlerine geliyor, güneşin iyiden iyiye yükselmesiyle kızıl bir sele dönüşen sis tabakasının derinliği git gide artıyor, yarıbellere, boyunlara yükseliyor, önce çoluk çocuğu, sonra da kısadan uzuna yetişkinleri yalayıp yutuyordu. Seyfi, mahallelinin en uzun boylusu deve Feridun’u, derken omuzlara tünemiş üç-beş veleti gözden yitirip, pire Cevdet’le ve onun şahsında mahallelisiyle cezalandırılana kadar sırasıyla şunlar yaşanmıştı: Mahallenin en ufak çocukları kucaklara alınmış, bir süre sonra omuzlara taşınmıştı. Mahallenin büyükçe çocukları omuzlara alınmıştı. Mahallenin en kısa boylu kadını çenesini yukarı kaldıra kaldıra, parmaklarının ucuna basa basa ve nihayet var gücüyle olabildiğince yükseğe zıplaya zıplaya Seyfi’yi gözlemlediği süreyi hiç değilse birkaç dakika uzatmaya çabalamıştı. Aynı cevval çabayı kısadan uzuna mahallenin tüm kadın ve erkekleri göstermişlerdi. En ufak çocuklar, omuzlardan alınıp en uzun boylu erkeklerin ellerine verilmişti. En uzun boylu erkekler bunları koltuk altlarından tutup başlarının üzerine yükseltmişler ve Seyfi’den haber getirmelerini istemişlerdi.  Bunların getirdikleri haberler yarımşardan iki kelime etmeyince, veletleri yere bırakıp, yeniden zıplamaya başlamışlardı.

Seyfi, baz istasyonu direğinin tepesinden sürü sürü hayvanatın telef oluşunu izlemişti. İnsanların çırpına çırpına batıp gidişlerini izlemişti. En son kafatası da bata çıka silinip süpürülünce, derin bir rahatlama, büyük bir huzur hissetmişti. Deve Feridun çömelip de omuzlarını mahallenin en çevik delikanlısı pire Cevdet’in ayaklarının altına sermese, pire Cevdet mahallelisine Seyfi’den haberler getirme gayretiyle Feridun’un omuzları üzerinde yükselmeseydi keşke!

Pire Cevdet’in ani yükselişi Seyfi için büyük bir şok oldu. Kıyıdan uzaklaşmış, oltasını derinlere salmış bir balıkçı, kayığının hemen dibinden fırlayan bir denizaltı kulesi karşısında ne hissederse, işte onu hissetti Seyfi. Eli ayağa boşaldı, kaybettiği dengesine yeniden kavuşabilmek için dikelip ayaklarıyla, kollarıyla dolandığı direğe gövdesini yasladı. Kısa bir süre sonra, pire Cevdet’in tepesi de batıp yok olacak, Seyfi yine bulutlar üzerindeki tahtına kurulacak ama bir daha o dinginliğe kavuşamayacaktı. Pire Cevdet, mahallelinin görünen kısmıydı, derinlerde her an fırlamaya, fırlayıp onu alaşağı etmeye, yalayıp yutmaya hazır, devasa bir kütle yatıyordu. Korku filminin son sahnesinde, her şey bitti derken, mezardan fırlayan el gibi fırlamıştı pire Cevdet sislerin içinden. O sadece bir tehditti. Derinlerdeki asıl tehlikenin boyutlarına işaret eden bir tehdit…

Asıl tehlike, mahallelinin sarsılmaz, sabırlı ve inatçı ‘Yüce Gözlemci’ ruhuydu. Mahalleli, o gözlemci ruhla, yerin yedi kat dibine de girse bir yolunu bulur, adamı çeker alır, yakınlaştırır, soğukkanlılığını korumak için tekrar mesafe alır, el değdirmeden dikkatle seyreder, derken işaret parmağının minicik bir darbesiyle ters çevirir, öyle seyreder, işe yarar taraflarını, işe yaramaz taraflarını, güçlü taraflarını, zayıf taraflarını ince ince listeler, sonra birden ucu kalkmış tırnağını kemirir gibi kemirir, kucağına aldığı ayağının nasırını kurcalayıp didikler gibi kurcalar, didikler, koparır atar, koparıp attığında öyle bir ferahlama hisseder ki, başkaca koparılacak tırnak, didiklenecek nasır kalmış mı diye bakınır da bakınır.

Seyfi, mahallelisinden kaçıp saklanmak için tünememişti elbette direğe. Karısını eve dönmeye razı etsinler diye… Kendisine küfür edecek de olsalar, bir kerecik olsun adam yerine koysunlar diye… Hem işe de yaramıştı sahiden! Üstelik onu direğin tepesinde görünce, küfür edip azarlamamışlardı. İnsin diye yalvarmışlardı yalnızca. Ne isterse yapacaklarını söylemişlerdi. Yine de hayatında ilk defa çok iyi davranmış olmalarına rağmen korkuyordu şimdi aşağıda toplanmış kalabalıktan. Aslına bakılacak olursa böylesine büyük bir kalabalığı toplayabileceğini hiç hesap edememişti. Direğin tepesine çıktığını farkedecek ilk beş on kişiyle işini halledebileceğini sanmıştı. Alt tarafı bir iki küfür yiyecek, manyalık etmemesi, aşağı inmesi istenecek, Seyfi de efendilik edip fazla uzatmayacak, karısıyla oğlu geldiğinde ineceğine söz verecekti. İş tadında kalsa iyiydi. Bütün mahalle aşağı üşüşünce değişmişti işin rengi. Seyfi’nin şu dünya yüzündeki varlığı ilk defa böylesine coşkulu bir heyecan, böylesine müjdeli bir sevinç yaratıyordu. Omuzlar üzerinde askere uğurlanırken, mahalle arkadaşlarının ‘en büyük asker bizim asker’ nidalarında bile… işte şu coşku, yoktu. Sonunda Seyfi’nin de yıldızı parlamıştı. O sis perdesi mahallelinin üzerine çekilmese, şimdiye çoktan, tutsunlar diye, kendini sırtüstü eller üzerine bırakmıştı bile. Bırakmış ve yere çakılmıştı… Sis perdesi aşağıdan yukarıya, kademe kademe yükselip de gerçek yüzlerini açığa çıkarmasaydı… Kendisini tutacakları falan yoktu. Karısıyla barıştırma, iş bulma vaatleri de yalandı. Sis tabakasını delip geçmek için can havliyle sergiledikleri o rezilce, hayasızca mücadele içini kaldırmıştı Seyfi’nin. Mücadele, hayata tutunma mücadelesi bile olsa – ki bu onların değil kendisinin hayata tutunma mücadelesiydi- kişi yeri ve zamanı geldiğinde vazgeçmeyi bilmeli, ilmeği cellatının elinden alıp boynuna geçirecek yürekliliği sergileyebilmeliydi. Oysa onların vazgeçecekleri yoktu. Pire Cevdet’i görüverince anlamıştı bunu. Sonunda o da yok olmuştu, bir başına kalakalmıştı direğin tepesinde ama biliyordu, Seyfi artık onların hep yadırgayarak batıkları, dışladıkları Seyfi değildi. Seyfi ‘onların Seyfisi’ydi’. Göremeseler de, yerini biliyorlardı. El yordamı, parmaklarının, tırnaklarının ucuyla yoklaya yoklaya bulur, koparır atarlardı.

Öğleye doğru yere çöreklenmiş sis tabakası iyiden iyiye yükselmiş, yükselirken seyrelip incelmiş, direğin tepesine ulaşmıştı. Artık rahatça seçilebiliyordu Seyfi. Olay yerine ilk itfaiye ekibi ulaşmıştı. Merdivenleri Seyfi’nin bulunduğu yere ulaşacak uzunlukta değildi. Yine de merdivenin tepesine kadar çıkarak Seyfi’ye olabildiğince yaklaşmayı ve aşağı inmeye ikna etmeyi deneyeceklerini söylediler mahallenin en kıdemlilerine. Merdiven direğe doğru hareketleniyorken Seyfi geri durmalarını, yaklaşırlarsa kendisini aşağı atacağını haykırdı. İtfaiyeciler ne yapıp edeceklerini bilememenin şaşkınlığıyla birbirlerine bakınırken, sağlık ocağında görevli psikolog hanım yetişerek olaya el koydu. Atılacak tek bir yanlış adım, sarf edilecek tek bir yanlış söz faciaya sebebiyet verebilirdi. Geri durmalı, soğukkanlılıklarını korumalı, polis ekibinin olay yerine intikalini beklemeliydiler.

Seyfi’nin karısını getirmeleri için gönderilen adam eli boş dönmüştü. Belli ki naz yapıyordu karı. Komşuculuk ettiği birkaç kadın göze kestirildi, ne yapıp edip, ağzından girip burnundan çıkıp ikna etmeleri tembihlendi, hayır duaları eşliğinde olay mahalinden uğurlandı. Seyfiler’in komşusu kadınlar, vakur adımlarla uzaklaştılar. Geride kalan kadınlar, uzaklaşanların ardından kıskançlıkla baktılar. Seyfi’nin karısını beğenmezlik edip uzak tuttukları için bin pişman oldular. Şimdiye karıyla ahbap olup, arabulucular heyetinde olmak da vardı. Duydukları haset onları birbirlerine daha da yakınlaştırdı. Az öteye çekilip, Seyfi’nin karısını çekiştirmeye koyuldular. Hep bilip söylemişlerdi zaten karının ne meymenetsiz karı olduğunu. İşte bak! Haklı çıkmışlardı. Vicdansızmış da karı meğer. Hadi kocamdır demedin de gelmedin. Oğlunun babası o ayol! Babasız mı koyacan sen oğlunu. Nasıl bir analıktır bu! Nasıl bir karılıktır bu! Ah zavallı Seyfi! Vah zavallı Seyfi! İnsan kendinden utanmıyorsa, mahalleliden utanır da gelir be… Ne çektirmiş meğer şu zavallı Seyfi’ye. Az yalvartmadıydı zaten kaçtığı anasının kapısında. O anası da az yollu değildir hani. Eskilerden bilenler bilir. Kızının aklını çelen de odur. Kocasının koynundan çekip aldığına göre vardır bir hesabı. Seyfi işsiz ya… Bulmuştur zengin bir damat adayı. Kızı boşatıp onunla evlendirmektir niyeti. Ya da kendi geçtiği yola koyacak kızını. Yoksa neden çıksın ki zavallı Seyfi şu direğe? Neden ölümü göze alsın? Hep karısının namusunu korumak için. Şerefi için. Haysiyeti için. İyi bir koca, iyi bir baba olduğu için. Her gece evlerinden yükselen feryatlar kaltak karı kötü yola düşmesin diyeymiş meğer. Ne yapsın zavallı Seyfi? Karıyı uslandırmak için elinden geleni yapmış işte! Uslanmamış da, sonunda kendini direk tepelerinden atacak hallere getirmiş Seyfi’yi. Ne salakmışlar meğerse! Karıyı çarşı pazarda yüzü gözü morarmış halde gördüklerinde acırlardı bir de. Az bile etmiş Seyfi! Yoksa yukarıda Allahı var. İyi babadır Seyfi.

İşte bu son sözler, az öteye çekilmiş kadınlar topluluğundan kopup kalabalık içinde dalga dalga yayıldı. Koca baba yürekleri, koca ana yürekleri merhametle çalkalandı. Dursun ağa “oğğluuum” diye direğin tepesine doğru seslendi. “Oğğluuum, hadi in aşağı aslanım. İn aşağı iki gözüm.” Bu acılı yakarışla kalabalığın uğultusu dindi, her bir ana içindeki anaya, her bir baba içindeki babaya bakakaldı. Gözyaşları adamların içlerine içlerine aktı, kadınların yanaklarından yuvarlandı. O sırada olay mahaline ulaşmış polis ekibinin amiri megafonu eline almış, havaya dikmişken, psikolog hanım yanaşıp megafonu amirin elinden kaptığı gibi “Yalnız değilsin Seyfi!” diye gürledi. “Yalnız değilsin Seyfi” sözleri kalabalık içinde yankılandı. Herkes bir kez olsun söyleyip sırasını savdı. “Yardıma ihtiyacın var Seyfi. İn de sana yardım edelim” diye gürledi psikolog hanım. “İn de sana yardım edelim” diye tekrarladı hep bir ağızdan kalabalık. Herkes elinden gelen yardımı yapmaya, elinde avucunda ne varsa vermeye hazırdı. Cimriliğiyle nam salmış Cevdet usta içini yokladı. Yıllar boyunca kuruş kuruş biriktirdiği tüm servetini son kuruşuna kadar şu can için seve seve feda etmeye hazır olduğunu farkedince, içine akıttığı yaşlar hıçkırıklarla gözlerinden fışkırdı. Sırık Zarife içini yokladı. Dönmezse de dönmesindi karısı. O Seyfi’ye karılık, oğulcuğuna da analık etmeye hazırdı. Memeleri sızladı Sırık Zarife’nin. Mustafa’nın Mukaddes içini yokladı. Oğlunun şehadet haberini aldığından beri kilitli tuttuğu, kimseleri sokmadığı odasını Seyfi’ye vermeye, oğulcuğunun acısına dayanamadığında yastığını kokladığı yatağına yatırmaya hazırdı. Varsın dönmesindi karısı. O, Seyfi’ye ana olur, sarardı yaralarını. Derinlerinden kopan hıçkırıklarla sarsıldı Mustafa’nın Mukaddes.

Akşamüstüne doğru sis iyiden iyiye kalkmış, tepede hazır bekleyen bulut yığınına kavuşmuş, hava soğumaya yüz tutmuştu. Kahveden çay ocağı getirilip bekleme alanına kurulmuş, evlerden tabureler, battaniyeler taşınmış, fırından ekmek, bakkaldan kaşarla kavurma temin edilmişti. Kadınlar kolları sıvayıp başta polis ve itfaiye ekibine olmak üzere çay ve ekmekarası ikramına girişmişlerdi. Seyfi aşağı inmeden hiç kimsenin evine dönmeye niyeti yoktu. İcap ederse battaniyelerine sarınıp sabaha kadar bekleyeceklerdi. Kadınlar ikramlarını tamamladıktan sonra, onca sene dirsek çürütüp de bir işlerine yaramayan psikolog hanımı çekiştirmek üzere az öteye çekilmişlerken, önden arabulucular heyeti, arkadan oğlanını çekiştire çekiştire ilerleyen Seyfi’nin karısı sökün etti. Ortalık sevinç çığlıklarıyla, alkışlarla inledi. Seyfi bir sincap çevikliğiyle çıktığı direkten, maymun çığlıkları atarak indi, karısıyla oğlanına sarıldı. Mahalleli genç çifti ve beraberce kucakladıkları oğullarını aralarına alarak, düğün alayı neşesi içinde evlerinin kapısına kadar uğurladı. Seyfi evinin kapısından içeri adımını atıyorken, mahallenin delikanlıları kalabalıktan fırlayıp Seyfi’nin sırtını yumrukladı.

Kadınlar çocuklarını kapıp evlerine, erkekler durum değerlendirmesi yapmak üzere kahveye yöneldiler. Keyif kahvelerini höpürdetiyorlarken, ilk gençliklerinden beri birbirlerinin yüzüne bile bakmayan Halil dayıyla Moruk Ahmet, genç aşıklar gibi cilveli bakışlar attılar birbirlerine, bıyık altından gülücükler yolladılar, sonunda dayanamayıp yerlerinden kalktılar, kucaklaştılar. Yüklü miktardaki borcunu bir türlü tahsil edemediği için düne kadar Deve Feridun’u tenhada kıstırma planları yapan Akakçe Yılmaz, vakti olduğunda Seyfi’ye vermesi şartıyla, borcunu bir kalemde sildi. O akşam, çocukların çağırmasına fırsat vermeden topluca, esenlik içinde dağılıp evlerinin yolunu tuttular. Baba sevgisine, koca ilgisine hasret çocuklarıyla karılarını mest ettiler. Erkence yataklarına çekilip, huzur içinde derin bir uyku çektiler.

Sabahın erken saatlerinde Nazmiye Dal, oğlanını çekiştire çekiştire anasının evinin, Seyfi Dal ise baz istasyonu direğinin yolunu tuttu.

Çöpünü boşaltmak için kapı önüne çıkan Fatma teyze, çiselemeye başlayan yağmurun sağanağa dönüşüp dönüşmeyeceğini anlamak için başını havaya kadırdı ve direğin tepesine tünemiş Seyfi’yi gördü. “Anaa yine çıkmış ya bu! Daha yeni indirdiydik” diye inledi. Karısının, ağaca tırmanıp kucakta inmeyi huy edinmiş evin kedisi Sarman’dan söz ettiğini sanan Rafet amca kapıya çıkıp ağacı kolaçan etti. “E hani ya?” diye sordu. Fatma teyze parmağıyla baz istasyonu direğini işaret etti.

Beş on dakikaya kalmadan baz istasyonu direğinin altı hınca hınç dolmuştu. Pire Cevdet hınçla söylendi: “Şov yapıyor!” “Şov yapıyor” diye tekrarladı kalabalık. “Şerefsiz Seyfi” diye bağırdı Cimri Cevdet usta. Asıl kızgınlığı kendineydi. Nasıl da oyununa gelmişti Seyfi’nin! Tüm servetini bağışlatacak kıvama getirmişti kendisini şerefsiz Seyfi. Kendini dolandırılmış gibi hissetti Cimri Cevdet usta.

Kendini ayartılmış, aldatılmış, kirletilmiş hissetti Sırık Zarife. “Irz düşmanı” diye haykırdı.

“Hain evlat” diye inleyip titredi Mustafa’nın Mukaddes.

Halil dayıyla Moruk Ahmet, Akakçe Yılmaz’la Deve Feridun önce birbirlerine sonra Seyfi’ye, en sonunda kendi içlerine baktılar hınçla. Nasıl olmuş da, yüreklerinin yumuşamasına izin vermişlerdi.

“Şov yapıyor” diye bağırdı yeniden pire Cevdet. Yerden aldığı taşı var gücüyle Seyfi’ye fırlattı. Taş yağmuruna daha fazla dayanacak gücü kalmayan Seyfi direkten indi, kalabalığı yarıp kaçmaya çalışsa da ensesine, sırtına indirilen yumruklarla yere serildi. En son hatırladığı, rastgele savrulan tekmelerin ve “şerefsiz Seyfi”, “ırz düşmanı”, “hain evlat” sözlerinin içine çöken acısı oldu.

________

Feyza Zaim

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu.

Gelişim Yayınları Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi’nin Yayın Kurulu’nda yer aldı, Türkçe Sözlük Bölümü Yönetmen Yardımcılığı görevini üstlendi. Çeşitli edebiyat dergilerinde makaleleri, Yapı Kredi Yayınları ve Can Çocuk Yayınları’nda edebiyat çevirileri yayınlandı.

Kitapları…

Altın Yaldızlı Adam, (Roman- Sel Yayıncılık, 2005).

Ateşler İçindeydi Germencik, (Roman- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007).

Aspa-Hana, (Şiirsel anlatı- Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009).

Yazar tarafından Fransızca’ya çevrilen kitap, L’Epopée d’Aspa-Hana adı altında yayınlandı. (Gita Yayınları, 2019).

Ermeni Masalları, (Derleme- Can Çocuk Yayınları, 2010).

Önceki İçerikMaddenin üç hâli: Rakı-su-buz
Sonraki İçerikFalih Rıfkı’nın Pazar Konuşmaları’nı okurken…