Maddenin üç hâli: Rakı-su-buz

İlk kez gittiğin hanenin “içki sofrası”yla ilgili meşrebini/mezhebini önce “buz teşkilatı”yla anlarsın. Biracı, şarapçıysa yahut hayatında içki ve ona bağlı olarak buz ayrıntı kalıyorsa risk grubundasın. Buzdolabının dondurucusunu doldurup, buzluğu atılacak ilk eşya gören, masaya az biraz soğumuş su bırakan evlere ilk gidişte keyfin sarsılır. Aklına Bülent Ortaçgil’in şarkısı gelir: “Biralar soğuk mu dedim /Dedi ki normal”…

Kısacık bir video izlemiştim birkaç yıl önce. Ehlikeyf ama belli kalender bir arkadaş pırıl pırıl, gürül gürül, artık nadir görülen dere gibi bir derenin tam dibine oturmuş. Derede soğuttuğu ama rengi atmamış, kristalize olmamış şişeden bardağına biraz rakı koyuyor… Üstüne avucuyla derenin buz gibi suyundan ekliyor, istediği kadar… Ağarıyor rakısı. Şöyle bir bakıyor dereye, dinliyor dereyi, o beyliğin mütevazı sultanı gibi rakısını yudumluyor.

Rakıyla suyun muhabbeti bardaktan ibaret değil, ona sığmaz. Rutinini içine ve yanına koyulan suyla tamamlamış görünür de, keyfini karşısına, manzarasına koyulan “su”yla arşa çıkarır. İşte o, saltanattır. Denizdir esaslısı… Ama dere olur, göl olur, küçücük bir havuz, hatta bir fıskiye de olur bazen. Demin geldiğinde karşındaki yağmur, onun tıpırtısı, kokusu bile… Su insanları efkârdan yahut mutluluktan kalkar, o yağmuru bir an üstüne alır. Onla yüzünü yıkar.

Bu mânâda/manzarada sudur rakı. Kendine has müziktir de… Dengine gelirse ben de su sesi isterim. Deniz uzağımda, o dereler mazide kaldıysa; bir süs havuzu, küçük bir fıskiye, akmalı sazlardan mütemâdi ama usulca bir fasıl… Eski Çevre Sokak’taki (Şimdi Üsküp Caddesi) o eski Subaşı Restaurant’ın girişte solda şırıltısıyla yaslandığı masaya serinlik, sohbete usulca fon müziği ekleyen şelâlecik bile yeter. Elini de sokar, yüzdürürsün arada, serin serin…

Yıkanan Kül Sokağı…

Su, hatıraları örten o ince pası, külü de alıp götürür. Geçmişten kareleri netleştirir, hayallerinin ayarına fon müziği olur. Altında yılların biriktiği Kül Sokağı yıkanır. Değdiği çimen, sarmaşık, çiçek, ağaç, yapraklar durulanır, nemlenir, parlar, kokulanır; mevsimi değişir, sanki yerine oturur tek ayağı illâ denk gelmeyen masa.

Bazen su rakıyı, rakı gözleri, gönlü buğular. Ki, Kızılderili atasözü müdür, değilse o hasret mirasını kim hak eder; “Gözlerde yaş yoksa ruh gökkuşağına sahip olamaz”dır ya zaten… Sonra şiiri kurulur başköşeye. Tek ayağını bazen altına alır: “Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba /Zaten Cahit’in (Cahit Irgat) gözleri daim yaşlı /‘Şunu siliver’ derdi garsona…” Böyle anlatır Can Yücel, Ankara Yenişehir’deki bahçeli Buket Meyhanesi’ni. Ve sitemkâr durur Başkent’e: “Buket diye bahçeli bir meyhane vardı /Yenişehir’de /Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde.” GİMA da tarih şimdi, ona da hüzünlenmeli mi bilmem. Sonra da “Elveda” der Ankara’ya: “Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye…

Buzun dayanılmaz ağırlığı

Sudur rakı… Lâkin buz hâlini istemez bazısı… Rakı bardağında cürmüne/ömrüne göre eriyen, rakı azalmasına rağmen durma suyunu salıp erbabının ağız tadı “denge”siyle didişen buzu sevmez. Kalan, sulanan kısma rakı eklese de o hassas denge bozulabilir, öylece içse de…

Bu yüzden meyhane(ci)nin düşüncelisi masaya kapaklı metal sürahide ağzına kadar buz dolu su bırakır. O daimi buzlu, çelik temaslı su, ona uzun süre buz gibi ama buzsuz rakı içme konforunu tanır. Meyhanelerin, içkili yerlerin hal-i pür melâli, içine itildiği kara çember ortadayken demeye dilim varmıyor ama… Bu denli basit bir çözüm bile bazen esirgeniyor misafirinden. “Nasıl olsa içer” değil mi?

Buradan rakı ve buz mevzusuna geliriz ki… Benim gibi rakıyı buzla sevenler için bu esaslı meseledir. Buz makinelerinin ya da “teşkilat”ının en azından küçük, kalender işi meyhanelerde yeterli olmadığı zamanları hatırlıyorum. Sitemle…

Bazen öyle kıymete biner ki, rakıyı buzla içenlerin derdi tasası o olur: “Ne zaman bitecek?” O kapsamda aklıma masaya bir kâse içinde, mini mini, “piti piti karamela sepeti” buz bırakıp da geceyi onunla geçirmeni çaresizce, hatta pervasızca uman müesseseler de gelir.

Mini mini kalpli buzluk

Bu durumun “ev hâlleri” de ehlikeyfini huylu yapar. İlk kez gittiğin hanenin “içki sofrası”yla ilgili meşrebini/mezhebini önce buzluğu, “buz teşkilatı”yla anlarsın. Biracı, şarapçıysa yahut hayatında içki ve ona bağlı olarak buz ayrıntı kalıyorsa risk grubundasın. O da, sen de hazırlıksız yakalanırsın bazen.

Buzdolabının dondurucu bölümünü doldurup, buzluğu o sıkışıklıkta atılacak ilk eşya gören evlere ilk gidişte keyfin sarsılır. Masaya sadece rakı, dolapta zeytinyağlı taze fasulye kadar, birazcık soğumuş su konunca, dert edinirsin. Aklına Bülent Ortaçgil’in şarkısı gelir: “Biralar soğuk mu dedim /Dedi ki normal”

Sonrasında ne zaman gidecek olsan, öncesinde ararsın: “Dolapta buzun var mı?” Hatta takıntın ikinci soruyu da getirir: “Yani suya değince ütüsü bozulan o mini mini kalpli pembe buzluk dışında, yeteri kadar buzun var mı?”…

Ayağın alıştığında bencil, müdahaleci “ev hediyeleri” orada devreye girer; yanında kurdelesi kırmızı çizgili, gözleri kallâvi birkaç buzluk, hatta bir de buz kovası götürürsün. Artık torbada buz satıldığı için benim gibi paranoyak, takıntılı hastaları, tedaviyi psikiyatride değil marketlerde bulmuştur. Psikolojinin yazılmamış kuralı: Bu gibi mevzularda, önce gözü doymalı insanın…

Buz-su-rakı kimyagerliği

Buz meselesi servisin, garsonluğun da incelikleri arasındadır. Sadece buz servisinin durma yenilenmesini, geciktirilmemesini kastetmiyorum. İspat edemem ama Modigliani portrelerinin ilhamını biraz da rakısını, suyunu koyup da buz bekleyen insanlardan almıştır.

Ayrıca… Sıkı içen bir masada konukların bardağına durma rakı koymak, ardından suyunu, buzunu ayarlamak, neredeyse sabit bir elemanın işidir. Onun için de derttir, masada baş başa oturmak, garsonu o nöbetten kurtarmak isteyenler için de…

Üstüne… Rakı-su-buz ayarı hemen her seferinde kimyagerlik, bazen ayrı ayrı tarif gerektirir. Tek rakısının üstüne suyu dolduran da, dublesine damlatan da, bardağa buz koymayan ya da avuçla atan da muteberdir muhabbette zira… Dudak payını, su payını, buz payını bir türlü denk getiremeyen, hatta rakıyı koyup da suyunu eklemeden içine buz yuvarlayan yeni garsonla -aman aman- nasıl başa çıkarsın?

Süt mü, kaynar su mu?

Alkolün sağlığa zararları mâlûm… O nedenle de rakı ve su meselesi, tahayyül ötesi karmaşıktır. Bazen iyice nevi şahsına münhasırdır. Harika anlatıcı Gürbüz Özaltınlı’nın o neşeli anekdotundaki gibi… Sevdiği, biraz yaşını almış meslektaşları, Mülkiyeliler’e oturur bir gün. İçlerinden birisi rakısının üzerine koymak için sıcak su ister. Bir diğeri de süt söyler; rakıyı üzerine süt koyarak içince pek itiraz etmez, rahatsızlık çıkarmaz bünyesi. Garson bir an duralar ama neler görmüştür, alır siparişleri.

Gelir, sütü masaya bırakır… Diğer avukatın talebini de buzdolabından değil dışarıdan, su kasasından, oda sıcaklığında su olarak anlamıştır normal olarak. Onu da getirir… Oysa o, kelimenin düz ama rakı masasında ters gelen anlamıyla sıcak, kaynama derecesinde tüten su koyacaktır rakısına… Zira midesi-bünyesi artık rakıyı, bir dönem viskiyi, birayı üzerine anca sıcak su ekleyebilerek içebilen Bukowski misali, öyle kabul edebilmektedir. Garson lâl olur, kala kalır tabii. Muhtemelen ikinci kadehe geçtiklerinde hangisinin neyi, nasıl isteyeceğinin muhasebesine, ezberine gömülür.

Öyle ki, Mülkiyeliler’in müdavimi bir gazeteci geldiğinde, aynı garson “vaka”yı hemen ona da anlatır: “Abi inanmazsın, geçenlerde iki tip geldi…” Garsonun bilmediği, o hikâyeyi anlattığı gazetecinin, o iki harika “tip”in dostu olduğu ve o huylarını yakından bildiğidir.

Su da çürüdü…

Fikrimce ve bizim mezhebimizce en makbul garson, rakıyı, suyu, buzu, yedek rakı bardaklarını masaya sıralayıp kaybolan, “self sâkilik”in huşûsuna imkân tanıyan, gerektiğinde ulaşılandır. Bırakınız, rakımızı kendimiz koyalım. Bırakınız, rakımız/suyumuz/buzumuz elimizin altında, önümüzde dursun, ruhen rahatlayalım. Bırakınız, orada keyfimizin kâhyası olalım; ceketi omuzda kâhyadan geçilmeyen bu ülkede…

Rakı tayfasının maalesef huylu-huysuz tabiatını düşününce, meyhane, içkili mekân garsonluğu, kadehi elinde kimbilir nerelere giden müşteriye mihmandarlık, müşkül, yaman iştir kuşkusuz. Takdire, hatta bazen hayrete şâyandır. Haklarını helal etsin hepsi. Hele ki böyle pervasız, her yanıyla nâçar bir dönemde, çemberde…

Her şey rayında, denginde, keyfinde gittiğinde, Edip Cansever’den mülhem “Bir gün, bir uzun gün hep denize baktık /(…) Gözün kahverengi suyuna geldik”e varır muhabbet: “Sudur gün. /Ah sudur, ne yandan baksam sudur /Suyun imgesi sudur /Su akar ben akarım /Ben akarım su akar /Vakit yok bakışmaya /Günlerden suya.”

Lâkin… Ahmet Telli, çok farklı bir zulmün yürek ağrıtan anlatımı olarak da değinse, Su (da) Çürüdü: “Kalan son bir yudum su, su bile değildi artık. Küstü, öldürdü kendini su… Su çürüdü…” Dereyi, gölü bitirdiler, şimdi denizlerde sıra… Hâl böyle olunca nasıl gelmesin aklıma; “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim /akarsuyun /meyve çağında ağacın /serpilip gelişen hayatın düşmanı…”

BİR YAĞMUR/BİR HİKÂYE

“Sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. (…) Fatih parkının kenarından yürüyorum, Panco. Adamın biri oturmuş ıslak yere. Bacaklarını dimdik dikmiş. Kafasını parkın sınır demirlerine dayamış. -Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet! Diye bağırıyordu. -Yaşasın hemşerim, dedim. -Otur yanıma, dedi. Oturdum. Oh! Sahiden rahatmış be. Islak ıslak. Soğuk soğuk.

-Hey büyük Allahım! Şu taşlara bak. Yıkadın pırıl pırıl. Şu yeşile boyanmış demirlere bak! Katı, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. Şu çimenler. Şu bulutlar, şu kara kara, sarı sarı, kırmızı kırmızı, sarışın sarışın, esmer esmer geçen bulutlara bak! Şu gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! Şu baştan aşağıya yıkanmış daireye bak! Soğukmuş, yağmurmuş. Vız gelir. Tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde, bulut içinde kâinatın altında yatıyorum. Başımı demirlere dayamışım. Kıçım sular içinde ne çıkar? Kâinat tepemde akıl ermez oyunlar oynuyor. Buhar su oluyor. Su çamurları, pislikleri temizliyor, çimenleri yeşil ediyor, ağaçları ağaç. Ne işim var evde? Otur sen de. (…) Ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, sinema seyretmek… Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm bak efendim. İşte sana kibrit alevi. İşte sana cıgara dumanı!”

“ÖĞLE RAKISI” MODA MI OLUYOR?

Önceki yazımda (6 Haziran 2021) değindiğim “öğle rakısı”yla ilgili farklı bir gözlemi yahut düşünceyi de geçenlerde okudum. Metin Solmaz, Gazete Duvar’da 9 Haziran 2021’de yayınlanan yazısında içkili yerlerle ilgili saat ayarlamaları nedeniyle “belli alışkanlıkların değiştiğini, öğle rakılarının moda olduğunu” savunuyor.

Dışarda rakı içme keyfinin artık öğle ya da ikindi rakısına dönüşmesi mümkün müdür, öyleyse sonuçları, artısı eksisi ne olur, toplamında ne getirir, ne götürür… Tartışmalı geldi bana. Ayrıca o yazımda değindiğim bir dönemin ortamı, geleneği, mezesi, yeri-zamanı, sınırları, miktarı, seveni, uğrayanıyla “öğle rakısı”, mânâsını sadece saatin öne çekilmesiyle bulmuyor elbette. Saati öne çekilen rakı, o mânâda “öğle rakısı” değildir.

YAZI FOTOĞRAFI: Arkadaşlar Arasında, Yön: Gökhan Horzum. Filmin orijinal, doğum adı mevzusuna uygun olarak “Rakı Masası”ymış ancak Alkollü İçkiler Yönetmeliği nedeniyle ismi “Arkadaşlar Arasında” olarak değiştirilmiş. 

Önceki İçerikSahada kalbi duran Eriksen yapılan müdahale ile hayata döndürüldü
Sonraki İçerikLinç