Anasayfa / Kültür Sanat / Mardin Süryani Kırklar Kilisesi’nde 17 kitap 150 kiloluk haça dönüştü

Mardin Süryani Kırklar Kilisesi’nde 17 kitap 150 kiloluk haça dönüştü

Mardin’deki Mor Behnam Kırklar Kilisesi’nde 41 yıl görev yapan Horiepiskopos Gabriyel Akyüz’e adanan, 17 kitaptan oluşan ve 150 kilo ağırlığındaki dev haç, bir din adamına hayattayken sunulan sıra dışı bir teşekkür… Küratör Özcan Geçer, eserin hikâyesini Serbestiyet’e anlattı.
7

150 kiloluk bu dev yapı, 41 yıl boyunca Mor Behnam Kırklar Kilisesi’nde görev yapan Horiepiskopos Gabriyel Akyüz’e adandı. Eser, 16 Ağustos 2026’da ziyaretçilere açıldı. Geçer, aynı kilisede Mayıs-Haziran aylarında Mardin’de göç, kimlikler ve kaybolan dillerle ilgili bir sergi gerçekleştirmişti. Eserin yaratıcısı Özcan Geçer, üç ayda bitirdiği anıtın yapılış sürecini Serbestiyet’e anlattı:

Özcan Geçer:

“Ben bu sene Mardin’deki Kırklan Kilisesi’ne kaybolan diller ve göç üzerine bir sergi kurdum. Bayağı geniş kapsamlı bir sergiydi. İçinde grafiklerin, posterlerin, bir takım yerleştirmelerin olduğu bir şeydi. Ve bunu da özellikle Kırklar Kilisesi’nde açmak istiyordum. Çünkü kilisenin papazı olan Abune (Süryanice ‘Babamız’ demek)  Gabriel Akyüz’e her zaman uzun yıllardır bir sempatim, sevgim vardır. Kendisi başından geçen bir felçten ötürü rahatsızdı.

Ben de ona bir jest olur, bu anlamda ona bir tür teşekkürüm olur diye düşünmek üzere sergiyi getirdim. Ama şansıma bu sergiden iki gün önce İstanbul’a bir hastanede, iki-üç aylığına bir tedavi süreci için gitti ve bu sergiyi göremedi. Öyle olunca ben de dedim ki, ona bu şekilde bir teşekkür sunamadım. Yani serginin içinde böyle üç-dört tane foto bloğa, onun bir tanesinin hayatını, bir tanesinin kitaplarını, iki tane de fotoğraf olarak koysam, bir teşekkür iyi olur mu? Çok yavan kalır diye düşündüm. Sonuçta 41 yıl hizmet veriyorsunuz. 30’a yakın kitap yayınlıyorsunuz.

O anlamda bir yandan da Süryanilerin bütün göçlerinden sonra son kalanlardan biri ve temsilcisi olarak, Süryani toplumunun dışındaki toplumlara, turistlere, hem Mardin’e hem Süryani toplumuna anlatan sürekli olarak konuşmalar yapıyorsunuz. Sempozyumlar, makaleler, çeviriler. Gerçekten bir hayata sığabilecek çok önemli işlerin timsali bir kişi. Biliyorsunuz,  sonuçta herkesin öldükten sonra ekstra bir saygıya teveccühü olur ama yaşarken tam da böyle bir rahatsızlığı varken, hem onun için böyle bir moral olması bâbında hem de Süryani toplumunun vefasını gösterebileceğimiz çok anlamlı bir proje nasıl olur diye düşündüm. Sonra özellikle kendi eserlerinin bâkiliği, insan olarak bizlerin fâniliği üzerinden bu tema üzerinden ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.”   

“Mardin’in sıcağında, gölgede olma hissini düşünürken böyle bir ilham geldi”

“Haç, ilk bakışta geleneksel bir dini sembolü andırıyor. Biraz yaklaşıldığında ise üzerinde Süryanice ve Türkçe yazılar, kitap kapaklarından oluşturulmuş metal parçalar, kumaş şeritler ve vitray görülüyor. Güneş ilerledikçe eser de değişiyor. Metal parçaların gölgeleri önce kilisenin avlusuna, ardından taş duvarlara düşüyor. Gölge uzuyor, kısalıyor, hareket ediyor ve günün sonunda karanlığın içinde kayboluyor. Haç ise yerinde kalıyor. Bu karşıtlık insanın faniliği ile eserlerin kalıcılığı arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Yani gölgelerin geçiciliği, eserin kalıcılığı.  

Mardin sıcağını bilirseniz böyle çok yakıcı bir sıcaktır daha doğrusu, o coğrafyanın sıcağı. O sıcakta bir gölgede olma, bir ağacın altında olma, o serinlik hissi vesaire. Hani onların üzerinden düşünürken sonra birden böyle bir ilham geldi açıkçası.”

“Ortaya 6,25 metreye 3,75 metre ölçülerinde ve 150 kilogram ağırlığında bir haç çıktı”

“Öncelikle grafikerlerle görüştüm ettim. Daha sonra vektörel hale getirilerek CNC tezgâhlarında metal levhalara işlendi. Bayağı zorlandık çünkü bunları stencil dedikleri yani şablon haline getirmek de ayrı bir meziyet istiyor. Sadece bir çizimi alıp vektörel grafiksel hale getirmek değil de bunların bütünleşmesi, birbirine kopmadan devamı gibi bir takım teknik zorlukların olduğu bir aşamaydı. Sonra bu grafikler bitti. CNC süreci oldu. Orası da bayağı zorlu geçti. Hem Süryanice hem Türkçe yazılı ve bir santimlik minik lazerlerle kesilen, çok zorlayıcı bir süreç oldu.              

Bunlarda Gabriel Akyüz’ün yaklaşık işte 17 tane kitabını almıştım kendi yayınladığı çevirisi olmayan. Bir de bir iki tasarımı da koyarak bunlardan oluşacak bir haç düşüncesi oluştu ve bayağı bir mücadele sonunda yani çok zorlu bir süreç sonunda ortaya çıktı.

Bunları birleştirdik özel çelik iskeletlere aldık ve yaklaşık 140 kiloluk böyle bayağı büyük bir alı heykel gibi bir yere geldi. Onları da bir şekilde daha da anlamlandırabilmek için güneş gölge kavramında nasıl ki kitap kapakları renklidir. Onları da bir çaylarla süslemek istedim.”

“İncil’deki ‘Başlangıçta Söz vardı ve Söz beden alıp aramızda yaşadı’ ifadesi burada gerçekliğe bürünüyor”

“Tasarımın kavramsal omurgası, Hıristiyan teolojisinde yer alan enkarnasyon, ‘’bedenleşme’’ gizeminin fiziksel bir simya ile sanatta yeniden üretilmesine dayanıyor. Kutsal Kitap’ta geçen “Söz beden aldı” ifadesi, burada temsili bir gerçekliğe bürünüyor. Yapıtın ağırlığı, Gabriel Akyüz’ün dünyevi ağırlığıyla bire bir eşitlenip çelik iskelete yerleştirilerek askılanmıştır. Aslında bu metaforik kütle dengesi, Fransız düşünür Simone Weil’in Yerçekimi ve Lütuf felsefesiyle doğrudan konuşuyor;

•          Yerçekimi : Akyüz’ün bu dünyaya ait fiziksel bedenini, fâniliğini ve  insan yönünü simgeler.

•          Lütuf : Boşlukta süzülen metal kitap kapakları, kelâmı, inancı, Tanrısal ışığa yönelmeyi simgeler.

Bu ağırlık, yazarı kendi külliyatıyla eşleştirir. Haç artık sadece teolojik bir sembol değil; Abune’nin kilise avlusunda havada asılı duran sanatsal bir tezahürü, etten ve kemikten sıyrılmış tinsel gövdesidir.”

“İşin en tepesine Süryaniliği değil vefayı koyuyorum”

“Ben bunu bir vefa anlatı olarak düşündüm. O yüzden vefanın sonuçta bir dili, dini, kimliği, kültürü yok.  Kavramsal sanat işi olarak işin en tepesinde vefayı koyuyorum. Yani Süryaniliği koymuyorum burada. O yüzden çok farklı, kendi toplumumuzda Müslüman olsun, Hristiyan olsun, farklı kültürden, farklı inançtan olsun, birilerinin de etrafına bakıp, ‘Ya hakikaten şu kişi gerçekten çok değerli. Yani yaşayan bir değer. Ben onun için ne yapabilirim?’ diye düşünmesini istiyorum. Bir başka isim de olabilirdi benim hayatımda. Bu anlamda bu kadar değerli bir kişi olsaydı onun için de bunu yapardım.”

“Kadim Kelamın Taze Gölgesinde ismi Osmanlıca bir paragraftan”

“Ben yıllar önce bir Osmanlıca eğitimi almıştım, Eğitiminin ikinci safhasında bir takım o dönemin yazılmış öykülerinden pasajların okumasını yapıyorduk. Bir gün derste benim sıram geldi. Bir paragrafı ben okuyacaktım. Şöyle bir söz okumaya başladım. ‘Kadim ağaçların taze gölgesinde dinleniyorum’ diye bir söz bir anda beni tabii çok sarstı. Yani o kadimlikle bugünü bağlamak ve taze gölgelerin çok ciddi olarak kafamda hep dönen, güzel bir anlamı olmuştu.    

Yerleştirmenin kalbinde, Abune’nin ayinlerde bizzat kiliseyi tütsülediği antik buhurdanlık (Phirmo) konumlandırıldı. Sabit bir heykel anlayışını kıran bu hareketli müdahale, yapıta yaşayan bir organizma niteliği kazandırır.

Buhurdanlıktan sızan tütsü kokusu, Abune’nin kitap kapaklarından süzülerek kelâmı kutsar gibi gök kubbeye doğru yükselir. Üst kubbesinin gökyüzünü, alt kâsesinin yeryüzünü betimlediği buhurdanlıktan yükselen duman, kadim bilginin inançla ısınarak duaya dönüşmesini simgeliyor.

İnsan doğası kömürle, onu tutuşturan ateş Kutsal Ruh’la cisimleşiyor. Merkezdeki güneş kursu görünümde Süryanice harflerden oluşan tasarımın üzerini kaplayan kırmızı vitraydan aşağı süzülen kızıl ışık şelalesi, buhurdanlığı Kutsal Ruh’un ateşiyle vaftiz eder. Kiliseye dolan rüzgârla hafifçe salınan buhurdanlık, etrafındaki pelerin (Pheyno) şeritlerinin püsküllerini ve haç heykeli usulca hareket ettirir. Bu salınım, Abune Gabriyel’in kilisedeki fiziki yokluğunda dahi onun ‘’yaşayan nefesini’’ ve ‘’ayinsel enerjisini’’ mekânda sürekli kılıyor.

“Kadim Kelâmın Taze Gölgesinde”, Süryani kültürünün ve Kırklar Kilisesi’nin geçmişten kalan hareketsiz bir yapı olmadığını; aksine ışıkla, rüzgârla, kokuyla, ses yerleştirmesindeki ‘’Kuryeleyson’’ ilahisinde şefkat dileyen terennümleriyle, bedenle sürekli etkileşime giren, yaşayan bir kültürel miras olduğuna vurgu yapar.

Abune Gabriyel Akyüz’ün yaşayan bir hafıza olarak inançla örülmüş entelektüel portresi ve Süryani halkının asırlık varoluş mücadelesiyle, her eski söz düştüğü bugünün toprağında yeni bir yankı büyütür.

Belki de tarihin kadim yüküyle, geleceğin muamması arasında nefes alabildiğimiz yegâne yer, bu serin ve taze gölgenin altıdır.”

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın