Portre | Arnavutluk başbakanının Erdoğan’ı şaşırtan sıra dışı dünyası

Yaldızlı Elysée’yi, kaleyi andıran Kremlin’i, Pekin'deki devasa Halk Meclisi salonunu unutturacak zarifliği ve hikâyesiyle Arnavutluk’un başbakanı ressam Edi Rama’nın makam odası, dünyanın en saygın galerilerinden birinde sergilenmiş kendi eserleriyle kaplı. Enver Hoca’nın yasakladığı eserleri yurtdışında görebilmek için basketbol milli takımına, rejimin yıkılışının ardından da siyasete giren Rama, sıradışı hayatının yanında Soros’a yakınlığıyla ve ciddi yolsuzluklarla anılıyor.

Kendi elleriyle yaptığı renkli vazoyu hediye olarak takdim ederken, “Senin böyle maharetlerin var mı?” diyen Erdoğan’a ‘nasıl bilmez’ dercesine ellerini açıp “ben ciddi bir ressamım” demesi dün Twitter’da en çok yorum yapılan videolar arasındaydı.

Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın Erdoğan’a serzenişini izlerken, içimden “Evinde yaptığın tablodan biblodan kime ne, karşındaki de iyi ayak içi plase vuruyor, şiir okuyor” diye geçirdim ama onun, eserleri New York Marian Goodman galerisinde sergilenmiş bir ressam olduğunu öğrenince mahcup oldum. Belli ki benim gibi Erdoğan’ın danışmanları da bilmiyormuş.

Hayatında onu siyasetten alıkoyacak herhangi bir uğraşa meyyal olmadığını bildiğimiz Erdoğan’ı hayrete düşüren de, muhtemelen vazonun güzelliğinden çok kafasındaki siyasetçi algısıydı: Bir hükümet reisi, günlük hayatında bu işlere nasıl vakit ayırabildi?

Biz de bunu merak edip Serbestiyet okurları için araştırdık.

“Bir ömür yetecek miktarda griyi gördük, yeter”

Eski Komünist Parti liderini geçmişte uluslararası üne kavuşturan ilk olay belediye başkanlığı döneminde yaşandı. 2001’de henüz 38 yaşındayken Tiran’ın belediye başkanlığına seçilir seçilmez, kısıtlı bütçeyle altyapı yenileme sorununu çözmeye çalışmış, sonra şehrin diktatörlük yıllarından kalma kasvetinden illallah etmiş biri olarak renklendirme seferberliğine girmişti:

“İlk binayı sıkıcı ve kasvetli griden kurtarıp parlak bir turuncuya boyadığımızda beklemediğimiz bir şey oldu. Binanın baktığı yolda trafik tıkandı ve bir grup insan bir kaza yeriymiş gibi toplandı, ya da bir pop yıldızı görmüşler gibi.”

Turuncu binayı duyar duymaz belediyeye koşan bir AB komiseri, kurumun renklendirme projesine sağladığı finansmanı “AB standartlarına uygun değil, griye çevirin” diyerek kesmekle tehdit edince Rama, “Biz ömrümüz boyunca griyi gördük bu şehirde. Zaman değişim zamanı. Engel olursanız burada basın toplantısı yaparım ve millet sizi diktatörlük  dönemindeki sansürcüler gibi görür” demiş.

Sonuç mu? Fotoğraflar anlatsın:

Rama bu projenin estetik bir kaygı içermediğini daha önce defalarca vurgulamıştı:

“Binaların renkleri benim için sanat değildi. Renkleri olan politik bir eylemdi. Çünkü büyük inşaat projeleri yapacak paramız yoktu. İnsanların neye ihtiyacı vardı? Su teminine, yollara, aydınlatmaya. Tiran’a belediye başkanı seçildiğimde sokaklarda sadece 78 lamba yanıyordu. Şu haldeyken insanlara binalarının ne renk olmasını istediğinizi sorduğunuzu bir hayal edin! ‘Bi siktirin gidin’ derlerdi!”

64’lü Edi Rama, Enver Hoca döneminin simge heykellerinin altında imzası bulunan ünlü komünist heykeltıraş Kristaq Rama’nın oğlu. İleride babası ve dedesinin asil üyesi olduğu Komünist Parti’nin başkanlık koltuğuna oturacak olan Edi’nin çizim yeteneği küçük yaşta fark edilmiş, özel eğitim alması sağlanmış.   

Rama’nın sanat eserlerini görmek için Google’da ismini arattığımda, hayatına milli takım seviyesinde profesyonel basketbolculuğu da sığdırdığı ortaya çıktı.

Arkadaşlarıyla söylediği rap şarkısına çektiği klip de var:  

“Önce Tanrı, sonra Picasso yasaklandı”

Rama’nın gençlik yıllarında komünist diktatör Enver Hoca önce dini, sonra sanatı yasaklamıştı:

“1967’de Tanrı yasaklandı. 2 binden fazla kilise, Roma şapeli ve cami dinamitle havaya uçuruldu, 300 bin dini sanat eseri ve kitaplar sokaklarda yakıldı.

“Sonra 1974’te komünist Çin’le yaşanan büyük aşk hikâyesinin büyüsü altında ikinci dalga geldi. 20. yüzyılın sanatı ve kültürü onlara göre yozlaşmıştı ve bu yüzden yasaklanmıştı.”

Rama’nın yazıldığı Tiran sanat akademisinde de durum fenaydı. Sanat tarihine giriş derslerinde gösterilen en güncel eser Gustave Courbet’nin 1850’lerde yaptığı meşhur “Sanatçının Stüdyosu” eseriydi.

“Ondan sonrası sadece beyaz bir duvardı. Sanat tarihi profesörü bize işlerin ne kadar kötüye gittiğini anlatırdı: ‘Kendilerine empresyonist diyen bazı şımarık küçük-burjuva çocuklar işçi sınıfını terk ederek resmi bir illüzyona dönüştürdüler.’ Ve sonra gelsin şizofren Vincent van Gogh, ardından asosyal Paul Gauguin ve tabii ki deccal-ü azam Pablo Picasso. Varsa yoksa kelimeler. Resimlerin hepsi yasaktı.”

Arnavutluk’ta 90’lara kadar ticari ve resmi münasebetler hariç ülke dışına seyahat de yasaktı. Uzun boylu Edi Rama da o zamanlar çareyi yurtdışında turnuvalara katılan basketbol milli takımına girmekte buluyor.

“Sebebi, en azından bir müze görme imkânına sahip olmaktı. 84 kışında, çok soğuk bir günde Viyana’ya ilk seyahatimi hatırlıyorum. Otelden ayrıldım ve yürüdüm de yürüdüm. Sanat Tarihi Müzesi’ne ne kadar kalmış onu bile bilmiyorum. Salı günleri meğer müzelerin kapalı olduğunu öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığını hayal edebiliyor musunuz?

“Böylece Bremen’e ikinci seyahatim için beş yıl beklemek zorunda kaldım. Otelden ayrılmak çok tehlikeliydi; takımdan ayrılmamalıydık. Bremen modern sanat müzesine gittik. Parkenin eşsiz kokusunu ve sessizliğin sesini hâlâ hatırlıyorum. Sabahtı. Kimse yoktu. Önce Rodin, sonra Picasso’nun önündeydim. İnanamadım.”

Rama, komünizmin son günlerinde Tiran Sanat Akademisi’nde resim öğretmeni oldu ve demokratikleşmenin yolunu açan protestolara katıldı. Komünizmin devrilmesinin ardından, o zaman öğrencisi olan, şimdi ülkenin en büyük sanatçısı Anri Sala ile burs kazanıp Fransa’ya gitti, galeriler açtı.

1998’de babasının cenazesi için Tiran’a gelmişken, kariyerini adeta “karartan” bir telefon aldı: Dönemin başbakanı tam da o dönem kabinenin yarısını görevden uzaklaştırmıştı ve genç bir kültür bakanı arıyordu. Kabul etti. Bütçe verildiği de yoktu. Rama buna rağmen Avrupa’nın önde gelen sanatçı ve küratörlerini, senelerce sanattan tecrit edilmiş ülkesinin kalbinde açtığı “üç kuruşsuz bienal”de buluşturdu.

Rama bir röportajda, her ne kadar işini sanatla renklendirmeye çalışsa da, bakanlıktaki uzun toplantılardan sağ çıkmanın yolunu bir türlü bulamadığını anlatıyor. Ama bu sıkıcı görüşmeler sırasında ajandaya gayri ihtiyari kalem salladığı çizimlerin kendisini rahatlattığını, daha da motive ettiğini anlatıyor; belki de siyasi ömrü bu sayede uzamıştı.

Aylar geçtikçe daha da olgunlaşan çizimler seneler sonra 2015’te Marian Goodman Gallery’nin duvarlarında yer buldu. Dünyanın en prestijli galerilerinden birinde eserleri sergilenirken Rama, 11 senelik Tiran belediye başkanlığının ardından 2013 seçimlerini büyük farkla kazanmış bir Başbakan’dı artık. Dünyada aktif görevdeyken böylesi bir sergide eserleri yayımlanan ilk hükümet reisiydi.

Guardian bu olayın etkileyiciliğini şu cümlelerle açıklamıştı: “Başkan Bush da çizime meraklıydı ama eserlerini anca emekli olduktan sonra Dallas’ta kendi adını taşıyan bir kütüphanede sergiletebildi.”

Galerideki duvar kâğıdının aynısı bugün Rama’nın başbakanlık ofisinin duvarlarını kaplıyor ve birçok kişiyi imrendiriyor. Ama Arnavutluk, o göreve geldiğinden beri daha zengin bir ülke olmadı. Seneler içinde ona yöneltilen yolsuzluk suçlamalarıyla birlikte kendisine yönelik muhalefet de arttı.

Erdoğan iki gün önce Arnavutluk ziyaretinde, 2019’daki depremde yerle bir olan Laç kentinde Türkiye’nin depremzedeler için yaptırdığı 500 konutluk sitenin açılışına giderken, Rama da 2021 Nisan’ındaki genel seçimler öncesinde “yıkılan şehri yeniden ayağa kaldıran başbakan ve hükümeti” hikâyesine halel gelmesin diye bağımsız medya kuruluşlarının şehre girmesini engelledi, akredite gazetecilerin görüntü almasını yasakladı.

Rama bugün kendisine yakın belirli şirketlere milyonlarca euro’luk kamu ihalesi vermekle, medya sansürüyle ve kamu kaynaklarını lüks yaşamı uğruna israf etmekle suçlanıyor. Çok övülen başbakanlık ofisi, ülkenin en lüks binalarından biri olarak gösteriliyor. George Soros ile yakın ilişkisi de bir başka tartışma konusu.

Birlikte daha önce defalarca aynı kareye girdiği George Soros’un oğlu Alexander, iki ay önce Instagram’da Rama’yla fotoğrafını “Kardeşler Élysée’de!” diyerek paylaşmış ve uzun süredir tartışılan Soros bağı bir kez daha alevlenmişti.

Rama, “neden hâlâ siyaset“ sorusuna şöyle cevap veriyor:

“Bakan olduğum gün sanatın ellerimden kayıp gittiğini düşünmüştüm. Stres, yükler dayanılmaz derecedeydi. Ama sonunda anladım ki siyaset günlük yaşam mücadelesi, sanat ise ibadet.”

Belki de sadece, başbakanlık makamının duvarlarına işlediği eserlerini başka yere taşımak istemiyor. Cevap belki de buradadır.