Filmin değil “protestonun Oscar’ı”

Adalet Bakanı’nın Özel Danışmanı, seçilmiş “sanık”lara öngördükleri cezayı açıklıyor: “Yasadaki ceza en fazla on yıl. On yılın hepsini yatsınlar”… “Hazır liste”yi de henüz davaya bile atanmayan savcının önüne koyuyor. Listedekiler “Yıldızlar Takımı”. Hükümete muhalif, farklı siyasi gruplardan -seçilmiş- sekiz “sanık”…

Gençler parkta toplanıyor. Önceden duyurdukları protesto gösterileri için yetkililerden defalarca izin almaya çalışmışlar. Ama nafile… İzinsiz de olsa barışçıl bir protestonun ifade özgürlüğü kapsamında olduğu savı, ütopyasıyla bir araya geliyorlar. Konserlerle, kurulan çadırlarla, gösteri bir festival havasında başlıyor.  

Lâkin “Polis Devleti”nin derdi başka. Yakalarından sicil numaralarını çıkaran polisin biber gazıyla, coplarıyla sert müdahalesi ortalığı karıştırıyor. O bilinçli tahrikle gösteri yer yer çatışmaya dönüşüyor. Pasifistten aktiviste farklı siyasi görüşlerden yüzlerce gencin yanısıra, polislerden de yaralananlar oluyor. Televizyonlarda yetkililerin, “Bunlar ABD Hükümeti’ni yıkmaya kararlı” demeçleri duyuluyor. Birçok genç gözaltına alınıyor.

Bir süre sonra, tepeden talimatla açılması öngörülen davaya atanacak savcı,  Adalet Bakanı’nın huzuruna çıkıyor. Parlak, umut vadeden savcının henüz bu görevden haberi yok. Bakan olayların şimdiye kadar gördüğü her şeyden berbat olduğunu vurguluyor. Mutlaka bedelini ödemeliler. Ancak savcı, olayları iyice araştırdıklarını ve federal bir yasanın çiğnendiği düşünmediklerini söylüyor.

Araya Adalet Bakanı’nın Özel Danışmanı giriyor, “18. Madde 2101. Fıkra, çiğnenen federal yasa bu. Şiddete teşvik için eyalet sınırlarını aşma suçu. Cezası en fazla on yıl. On yılın hepsini yatsınlar”… Savcının “Kimler efendim?” sorusuna, bakan danışmanının yanıtı “Yıldızlar Takımı…” oluyor ve elindeki isim listesini henüz davaya bile atanmayan savcının önüne koyuyor. “Hazır liste”de hükümete muhalif farklı siyasi gruplardan -seçilmiş- sekiz “sanık” var. (¹)

Telefon diye bir şey var

Adalet Bakanı, “Ben onlara Liseliler diyorum. Bunu söylediğimde herkes kimleri kast ettiğimi anlar, hepsi aykırı ve tehlikeli… İşsiz isyancılar. Bunları ulusal güvenliğimize tehdit olarak görüyorum” diyor. Danışman da bu davanın sorumluluğunu genç savcıya vereceklerini ekliyor: “Buna hazır mısın?”

Savcı, “Bana fikirlerim için para veriyorsunuz” dese de bakanın itirazı net: “Hayır kazanman için veriyoruz”… Savcı yine de “ama”lıyor; “Böyle bir komplo için hazırlayacağımız iddianamemiz güçlü olmaz. Bazıları birbirini hiç görmedi, yüz yüze gelmedi bile”. Bakan “Olsun” diyor, “Telefon diye bir şey var”. Telefonla görüşmüş olabilirler bal gibi.

Savcı bu yasanın vaktiyle “aktivistlerin konuşma özgürlüğünü kısıtlamak için” çıkarıldığını, bu maddeye dayanılarak bugüne kadar kimsenin suçlanmadığını söylese de… Bakan kararlı: “Önemli olan neden, nasıl, ne zaman yasalaştığı değil, bu yasa ile ne yapılabileceği…” 

Olayları kim başlattı?

Ardından soruyor savcıya: “Sen bu göstericileri ne olarak görüyorsun?” Savcı duralıyor, bu konuda kişisel fikri de var, bir savcı olarak hukuki değerlendirmesi de… O nedenle soruyor; “Kişisel olarak mı yoksa…” Kişisel fikrini sorduğunu vurguluyor bakan. Genç savcı yanıtlıyor: “Adi, düzen karşıtı, topluma zararlı ve duyarsızlar… Ama iddianameye konu olacak kadar değil.” Bakanın yanıtı “Demek ki hazırlayacağın iddianameden çok etkileneceğim” oluyor. 

Savcı hâlâ sorularla dolu: “Bir de asıl sorumuz, ‘isyan’ları kimin başlattığı? Protestocular mı, polis mi?” Adalet Bakanı “Polis isyan başlatmaz. Onları haksız çıkarıp kazanacaksın. Çünkü senden beklenen bu…” diyerek talimatını noktalıyor.

Ya sev, ya terk et…

Dava başlıyor, sekiz gösterici 10 yıla kadar hapisle yargılanacak. İddianame delik deşik, kürsüde oturana hâkim demeye bin şahit ister… Tanıklar desen hepsi belediyeden, emniyetten, hükümet çalışanları… Ağız birliğiyle talimatları yerine getiriyorlar. Dışarıda açılan “siyasi dava”yı protesto edenlerin karşısında, “Ya sev ya terket”, “Hepsini içeri tıkın” pankartları, sloganlarıyla gösteri yapan karşı grup da var.

Bütün bunları yargı kulislerinden, perde arkalarından filan bildirmiyorum, sadece bir film. Yönetmen Aaron Sorkin’in bu yılın Oscar adayları arasına da yerleşen “The Trial of the Chicago 7 (Şikago Yedilisinin Yargılanması)”.

Şimdi kalkıp “Ben bu filmi görmüştüm” diyenler de çıkabilir ama bu film daha çok yeni, Netflix’de ilk kez Eylül 2020 yayınlandı. Hem bugünleri değil yarım asır önce 1968’de yaşanmış bir olayı anlatıyor. Ötesi ta ABD’de, o yıllardaki Vietnam Savaşı’na karşı gösterilerden birisi. Üzerimize alınacak bir mesele değil yani. 

İyi paketlenmiş ürün

Aslında film de, yazım da, benim için yukarıda aktardığım “mesel”den ibaret biraz. Onun ötesinde bir sinema keyfini, ustalığını ben yaşamadım. Beklemiyordum da doğrusu… Film aylardır gözümün önünde duruyor. Ama canım izlemeyi bir türlü istememişti.

Bu isteksizliğimin ana nedeni, filmin fikir-tasarım sürecinde Steven Spielberg’ün etkili olması, hatta Aaron Sorkin’in de senaryoyu o lobinin içinden yazması, “Bunu Steven harika çeker” diye düşünmesi. Bence yeterli bir soğuma nedeni, anlaşılabilir bir önyargı. 

Hissikablelvukumda (Ne güzel kelime; büyülü kazana önsezi yerine attığım bu sihirli kelimelerin hepsi birleşince, neredeyse “poffff” diye bir ses, duman çıkarıyor) haksız da çıkmadım. Yine Spielbergvari usulünce, “iyi paketlenmiş” bir ürün var karşımızda.

Fotoğraf değil bir “resim”

Senaryolarıyla “diyalog ustası” olarak tanınan Sorkin de, yine teatral belâgatini, gişe kurnazlığını serpiştirmiş araya. Ama mesele, sadece vecizelerle tanımlanacak, özetlenecek bir mevzu değil. Tarihi cilalamak, bazen asıl rengini kazımakla, örtmekle eşdeğer.

Aykırı, 68’li, asi kahramanları da cilalı ama biraz üstün körü mesela. Sorkin oyuncuları çiçek gibi giydirip, “Film çekiyoruz, gülümseyin/gülümsetin” demiş sanki. Ayrıca tarihi, kendi deyişiyle “resmettiği” o dönemi, filmindeki kahramanlarının üzerinden özetleme kolaylığı zaten sorunlu bir yaklaşım.

Bu yönleriyle “Chicago 7”, bir zamanlar mahkemelere kurulan sirklere odaklanan, onun ötesine de gitmeyen örneklerinin yanına yerleşiyor. Oscar bile alsa, sinema tarihindeki “dava filmleri” listesine, kürsülerine uzaktan, seyirci tribününden bakacağına dair fikrim net. 

Bu düşüncelerimin ardından, Sorkin’in filmiyle ilgili “önlem alıcı” vurgusunun altını çizmezsem haksızlık olarak görülebilir: “Filmim bir fotoğraf olarak görülmemeli, o bir resim.” Bu vurgusunu onun gönlünce öne çıkararak filmi izlediğimizde, savaşa, ötekileştirmeye, ırkçılığa, adaletsizliğe karşı çıkan, düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan insanların, Bir Zamanlar Amerika’da karşı karşıya kaldığı devlet emrindeki “yargı”nın tablosunu hatırlatması elbette önemli. Hazır sırası da gelmişken, onlara “Siz önce kendinize bakın, siz de yaptınız” filan diyebiliriz mesela.

Spielberg’in balans ayarı

O yıllar, Kara Panter Partisi üyesi Bobby Seale’ın filmde de özetlediği bir dönem: “Martin Luther King öldürüldü, Malcolm X öldürüldü, JFK, Bobby Kennedy, İnsan Hakları savunucusu Medgar Evers öldürüldü, İsa öldürüldü…” Filmde, mahkeme sürerken Kara Panter Partisi’nin lideri Fred Hampton’un polis baskınında “infaz edilişi”ne de kulak misafiri oluyoruz. Chicago olayları da o zincirin önemli halkalarından birisi. Lâkin bunu Sorkin’in filminde hissediyor muyuz, çok tartışmalı.

Ayrıca böyle durumlar “bir zamanlar”da mı kaldı, yandı bitti kül mü oldu, meselesinin yanıtını bu pakette aramayın. Bu gibi “tehdit”ler karşısında polisin, o polisin devletinin, toplumun yarım asır öncekinden ne kadar farklı bir profil çizdiği/çizeceği de çok su götürür. Ama Sorkin’in “resmi”nde öyle bir şimdiki zaman cümlesi, iması da yok elbet.

Spielberg’in bu tür filmlerdeki balans ayarını, Sorkin’de de kuvvetle hissediyoruz: “Vaktiyle kötü insanlar, kötü şeyler yaptılar. Ama toplumsal sağduyu, ilahi adalet, Özgürlükçü Amerika bunun altından kalkmasını bildi.” Bu balansı, senaryosunu yazdığı “The Social Network (Sosyal Ağ)”, “A Few Good Men (Birkaç İyi Adam)”, “The West Wing”de filan da görmek mümkün.

Yaralı zafer tebessümü

Final etkili ama bu etki Ölü Ozanlar Derneği’nde masaya çıkma aktivizmi gibi artık fazla şablon, Hollywood’un göz dolduran yaralı zafer tebessümü klişelerinden… Yönetmenin “Ver coşkuyu” gazına, bir önceki Adalet Bakanı’nın (Michael Keaton) mahkemedeki demokrasi havariliği de ekleniyor. O rolü konumlandıran replikler ve Keaton’ın o role uygun sergilediği performans ise bence “Beetlejuice (Beter Böcek)” kadar bile inandırıcı değil.

Sorkin’in kendi deyişiyle yaptığı “resim”in son fırça darbesi ise, savcının bile vicdana, imana gelmesi, herkesle birlikte saygıyla ayağa kalkması… Önüne konan sanık listesini “Başüstüne”yle cebine koyan savcı, hukukun, adaletin değil otoritenin emrinde, egemenlerin zihniyetinde, mahkemede onca temelsiz iddianın, iftiranın, yalancı tanıkların hevesle peşinde de olsa, içinde bir iyilik vardı demek çocuğun. Fasulye kadar ve fasulyeden de olsa, elbette onu da bulmuş, pamuklara sarmış, yeşillendirmiş Sorkin. Helal olsun, Hollywood’un ustalığı böyle özetlenir.

Oscar Ehliyeti var ama…

Mahkeme salonundaki herkesin ayağa kalktığı, yumruğunu havaya kaldırdığı havai fişekli o sahnede bir tek benim oturduğumu fark edince, nasıl mahcup oldum anlatamam. Ama kalkamadım; böyle meselelerde bir anlık tereddütten, dalgınlıktan da kaynaklansa en son kalkan olmak, özür ve kabahat dengesi, fıkrası açısından daha beter izlenim yaratabilir.

Son yerine… Film evcil evcil bu yılın Oscar ödüllerinden 1 şekilde nasiplenebilir. Arka planıyla, Spielberg lobisi onayıyla Oscar Ehliyeti’ne sahip… Şaşırmam da; Oscar alacak kadar iyi bir kötü film bence. Ama Sacha Baron Cohen’le “En İyi Yardımcı Oyuncu” Oscar’ı alırsa itiraz ederim, dağa küserim. Zira popüler oyuncularının şıklıklarını yeterince yansıtacakları bir film, zemin değil; yerleri dar, ellerini sallasalar zaten böyle oynarlar.

En İyi Özgün Senaryo Ödülü olur mu olur belki, nihayetinde “resimli bir senaryo” zaten… Hiç almazsa da, anı olamayacak kadar taze “Trumpçı “gösteri”lerin/”gösterici”lerin böyle filmlerden nemalanmasını istememişlerdir” filan derim. İnsan her şeye “müsait yapımlar” hakkında film eleştirisi yazarken, bilhassa Oscar tahmini yaparken, her koşulda haklı çıkabileceği bir kurgu oluşturmalı.

Neyse, çok da mühim değil. Ödüllerle ilgili meseleyi, yargılanan eylemcilerden Lee Weiner’ın repliğiyle noktalarsam daha şık duracak: “Burada yargılanıyor olmam protestonun Oscar’ı ve ona aday olmak bir onurdur”. Gerçi o yılları, kitlesel gösterileri düşününce “protestonun Oscar’ı” da çok tartışılır ama… Finaller yazıda da fiyakalı olmalı.

BİR FİLM/BİR REPLİK

YARGIÇLA SANIK ADAŞ OLURSA

Yargıç Julius Hoffman mahkeme başlamadan önce “Bir duyuru yapmalıyım, bu salonda iki Hoffman var; biri benim, diğeri sanık Abbie Hoffman… Kafa karışıklığı olmasını istemedim” der. Abbie’nin yanıtı güldürür salonu: “Dostum bizi karıştırma ihtimalleri yok”. Yargıç onu sertçe uyardıktan sonra vurgular;  “Ve akraba olmadığımız da kayıtlara geçsin…” Abbie yine rahat durmaz: “Baba, hayır öyle deme...” Sinirlenir yargıç, “Mahkemeye itaatsizliğin ne olduğunu biliyor musunuz?” Abbie altında kalmaz: “Bu aslında benim dinim sayılır efendim”.

Cast seçimi fotojenik: Siyah beyaz fotoğraf, 1968-69’da yargılanan sanıklar. Soldan sağa; Avukat Leonard Weinglass, Rennie Davis, Abbie Hoffman, Lee Weiner, David Dellinger, John Froines, Jerry Rubin, Tom Hayden ve Avukat Willam Kunstler. “Vesikalık” fotoğrafta ise Yargıç Julius Hoffman var. Sorkin’in “resmi”nde cast seçimi, eşkâl açısından benzer gerçekten. “FBI ressamı ustalığı” diyecek olsam, ayıp olur tabii…

(¹) Sekizdi yedi oldu: Sekiz sanıktan birisi Kara Panter Partisi üyesi Bobby Seale… Chicago’da sadece dört saat kalmasına, gösteriye filan katılmamasına rağmen -fırsat bu fırsat- araya katılmış. Bir süre sonra o davadan çıkarılmasına (ayrı yargılanmasına) karar verildiği için olay tarihe “Chicago 7” olarak geçiyor.

Önceki İçerikBir günde 54.740 yeni vaka, 276 can kaybı
Sonraki İçerikSöz konusu hukuk devleti ise her şey teferruattır