Sırat köprüsü

Kimi de halden anlardı; arkasına yapışan çocuğu hiç bilmiyormuş, onun nihayetinin hiç ayırdına varmamış gibi hareket eder ve kendisiyle birlikte içeriye girmesine göz yumardı. Hatta olur da biletçi kazara çocuğun onunla birlikte olup olmadığını sorarsa “Yeğenımdır” deyip sahip çıkardı. Kral abêler” idi bunlar, onları hep tek geçerdik. Çocukların zararsız üç kağıtlarını paylaşan bu kral abêlere selam olsun!

Allah’ın her günü maç yoktu bizim çocukluğumuzda. Sadece Cumartesi-Pazar günleri futbola aitti ve iki haftada bir de şehre bir maç gelirdi.

Nadir olan değerlidir; maçlar da azdı ama özdü. O sebepten futbol müptelaları gönül verdikleri takımın maçını dört gözle bekler ve ona gereken kadri kıymeti verirdi.

Maçlar genellikle öğleden sonraları, çok sıcak günlerde ise akşam üstleri oynanırdı. Gündüz gözüyle maçların zevki bir başka olurdu. Her şeyden evvel, erken saatlerdeki maçlara çocukların gitme imkânı çok daha fazlaydı. Akşam karanlığı çöktükten sonra çocukların dışarda olmasına müsaade edilmezdi ama gündüzler çocuklar için kazanılmış bir haktı; her yere ve doğal olarak stada da gidebilirlerdi.

Hafta içinde abisinden, babasından ya da aile efradından birinden maça götürülmenin sözünü alan çocuklar şanslıydı. Maç sözü alındı mı keyifleri kebap olurdu, tüm hafta boyunca diğer çocuklara caka satar, maçta ne yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatırlardı. Maç sabahı da tez elden bir kahvaltı yapılır, gözler kapıya dikilir ve bir an önce o büyülü atmosferin içine girmek için acele edilirdi.

Futbol tarağında bezi olmayan, toptan nefret eden ya da kıt kanaat geçinip bir de maça ayıracak kaynağı olmayan ailelerin futbol düşkünü çocukları için ise durum biraz farklıydı tabii. Lakin onlar da öğlene doğru damlarlardı stadın etrafına ve kara bahtlarını tersine çevirecek bir yol ararlardı. Bir bilete sahip olmadan stada girmenin üç şekli vardı:

“Kevaşe”

Birincisi, gözü pek ve medeni cesareti yüksek olanların içeri girmek için kuyrukta bekleyenleri süzmesi, halinden tavrından çocukları kırmayacağını düşündüğü birine yaklaşması ve bütün sevimliliğini takınıp “Abê/Emce/Dayı ben de senle gelım” diye sormasıydı.

Heyecandan yürekler ağza gelir, cevabın beklendiği o iki-üç saniye bir ömür kadar uzun sürerdi. Tahminler bazen tutmazdı. Şefaatçi olunan kişi “Get oğlım başımdan” diye çıkışır, bütün hayallerinizi çiğner gider, siz de ardından bakakalırdınız.

Bazen de tam isabet kaydedilirdi. Umutla göznün içine baktığınız abi/amca/dayı gülümseyerek “Gel vulan kevaşe (işe yaramaz)” der, elini başınızın üstüne kor ve stadın kapısını ardına kadar size açardı.

“Kral abêler”

İkincisi, daha kurnaz bir tarzı benimseyenlerin kuyrukta gözüne kestirdiği efendi görünümlü bir abi/amca/dayının -ona sormadan ama sanki onunla birlikteymiş bir görüntü verecek biçimde- sokulmasıydı. Külyutmaz abiler/amcalar/dayılar elbette fark ederlerdi bu numarayı. Tepkileri de faklı farklı olurdu.

Kimi kızar, köpürür, adam akıllı bir fırça kayar ve bu alicengiz oyununa teşebbüs eden çocukları onları ters yüz ederdi. Numarası açığa çıkan çocuk kırılmış, mahcup olmuş ve boynu bükülmüş bir halde terk ederdi olay mahallini. Büyüklerin bu çeşidini sevmezdik; çünkü bir çocuğa yapılmış olan yanlış bütün çocuklara yapılmış bir yanlış sayılırdı. Bugün onu ezen yarın beni ezerdi!   

Kimi de halden anlardı; arkasına yapışan çocuğu hiç bilmiyormuş, onun nihayetinin hiç ayırdına varmamış gibi hareket eder ve kendisiyle birlikte içeriye girmesine göz yumardı. Hatta olur da biletçi kazara çocuğun onunla birlikte olup olmadığını sorarsa “Yeğenımdır” deyip sahip çıkardı.

“Kral abêler” idi bunlar, onları hep tek geçerdik. Çocukların zararsız üç kağıtlarını paylaşan bu kral abêlere selam olsun!

“Açın kapıları”

Üçüncüsü, stadın kapılarının açılmasıydı. Başını her taşa vurmasına rağmen netice almayan ve dışarıda kalanlar, stat duvarının dibine çöker, oturur, bağdaş kurar ve kapı görevlisinden gelecek “Hadê girın” müjdesini beklerdi. Eğer içeride yeterince seyirci yoksa ve/veya daha fazla taraftar desteğine ihtiyaç duyulursa, çoğunlukla maçların ikinci yarısının başlamasından kısa bir süre sonra stat kapıları açılır, sabırsızlıkla bu anı kollayanlar hurra içeri dalarlardı. İçeri girip kendine bir yer bulur bulmaz da daha önce oturanlardan skor, kadro ve oyunun gidişatı üzerine kısa bir brifing alır ve seyre dalarlardı.

Giriş kapısı, sırat köprüsü gibiydi. Marifet, bir falso vermeden, düşmeden kapının diğer tarafına geçebilmekti. İçeri adım atıldığı andan itibaren başka bir dünya açılırdı önünüze. Sizi bu hayal alemine taşıyan abiye/amcaya/dayıya/görevliye acil kısmından bir “Sağ ol” çekerdiniz. Sevinçten ve meraktan bazen onu da unutur hemen hemen bağımsızlığınızı ilan edip onlardan ayrılırdınız. Sağa sola bakınır, sizin gibi dolambaçlı yollardan içeri girmiş diğer arkadaşları bulur ve güzel bir yere postu sererdiniz.

Mutluluk sırat köprüsünün ardındaydı, geçtiniz mi artık sizden mutlusu yoktu!

Önceki İçerikNeden Türkiye İslam dünyasındaki tek demokrasi?
Sonraki İçerikMadam Curie Müslüman mıydı?