“Sosyalist sistemin daha da mükemmelleştirilmesi için” (ek notlar)

Dindar-muhafazakârlar için de önem taşıyan bazı çok ciddî hukukî ve siyasî meseleler olduğu kanısındayım. (1) Şehir Üniversitesi’nin yok edilmesi ve (2) ardındaki Bilim ve Sanat Vakfı’na da el konması. (3) İstanbul seçimlerinin tanınmaması ve zorla tekrarlatılıp beter biçimde kaybedilmesi (böylece hile iddialarının kof çıkması). (4) İstanbul Sözleşmesi’nin feshi girişimine karşı hemen bütün Müslüman kadınlardan yükselen protesto. (5) KHK’larla gerçekleştirilen Gülenci temizliğinin çok geniş ve çok amansız tutulması sonucu, belki milyonlarla sayılabilecek bir “mülksüzleştirilmiş yoksulluk Gulagı” yaratılması.

[20-21 Kasım 2020] Habertürk’te 15 Kasım akşamı yayınlanan “Açık ve Net” programı öncesi ve sonrasında karaladığım fikirleri yazmıştım (Bir panelde, konuşma notları, 17 Kasım 2020). Bunlar da son günlerde aldığım, onlara ilâve bazı notlar.

El muzaffer daima. III. Ahmed’in saltanat döneminden itibaren (1703-1730) sikkeler üzerinde tahttaki sultan için “el-muzaffer daima” yazılmasına başlanmıştı. I. Abdülhamid döneminde (1774-1793) darp edilen gümüş çifte kuruşların üzerindeki tuğrada, “Han-ı Abdülhamid bin Ahmed el-muzaffer daima” ibaresini görüyoruz. III. Selim zamanında (1789-1807), uydurma bir isimle “İslambol”da kestirilen, üstelik malî sıkıntı yüzünden düşük ayarlı sikkelerde, keza “Selim han bin Mustafa El-muzafferüdaima” yazıyor. Tabii hiçbirinin, hiçbir zaferi söz konusu değil. İmparatorluğun durumu kötüleştikçe zaferlerini, güç ve ihtişamlarını daha yüksek perdeden ilân etmek ihtiyacını duyuyorlar.

Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nde. Şimdi aman Etyen Mahcupyan gene partikülarist (biz bize benzerizci, sırf Osmanlıya münhasırcı) sonuçlar çıkarmasın bundan? Değişik çağlarda, pek çok devlet ve iktidar aynı şeyleri yapabiliyor. Bir zamanlar Sovyetler Birliği diye bir ülke vardı. Sosyalistti, dolayısıyla mükemmel olması, mükemmel olduğuna inanılması gerekiyordu. Gerçekte ise demokrasi yokluğu her şeyi aşağı çekiyor; merkeziyet rekabeti ve insiyatifi öldürüyor; otoriter planlama gitgide irrasyonelleşiyor ve piyasanın yerini tutamıyor; emir-kumanda ekonomisi adım adım çöküyordu. Sistem adım adım çürüyor ve yaşlanıyordu (19 yıl süreyle değişmez lideri kalan Brejnev’in, bütün o madalyalarıyla çürüyüp yaşlanması gibi). Reform gerekliydi, ama reformlar durumun kötülüğüne dayandırılamıyordu kuşkusuz. Tersine, “sosyalist sistemin daha da mükemmelleştirilmesi için” yapılıyordu. Marksist diyalektik bu noktada çok yararlıydı, her derde devaydı. Biz size bütün çelişkiler ortadan kalkacak mı demiştik? Sınıflar ve sınıf çelişkileri tabii yok artık. Ama üretici güçler ile üretim ilişkileri ve ekonomik temel ile üstyapı arasındaki (artık sınıfsal bir karakter taşımayan) çelişkiler tabii mevcut ve hep olacak. Üretim ilişkileri hızla ilerleyen (?) üretici güçlerin; üstyapılar hızla ilerleyen (?) ekonomik temelin gerisinde kalacak ve bu, dikkatle, ihtimamla yapılacak  “perfectionnement” müdahalelerini gerektirecek. “Zaten Büyükanıt’tı, şimdi daha büyük oldu.” Sistem, rejim, genel durum zaten mükemmeldi; şimdi daha mükemmel olacak.

Bir başdanışman. Şimdi bunları nereden hatırladım? Bir hukukçu var (geldiği nokta itibariyle, hukuk kökenli demek daha doğru olur). Çok ilginç tweet’ler atıyor. Kâh aşırı solcu, kâh aşırı sağcı teorileri mevcut düzenin apolojisi için kullanıyor. Bazen “organik lider” diyor (rahmetli Markar Esayan da yapardı bunu). Bazen Millî Demokratik Devrim gerçekleşti diyor. Bazen kuvvetler ayrılığına dayalı çoğulcu demokrasiyi savunmaya “elitist faşizm” diyor ve karşısına, seçimle gelmiş bir tek adamın her şeyi yapabilmesini dikiyor. Trump’a bu gerekçeyle arka çıkıyor. En son da, şimdiki reform gündemine değinmiş: “Bu gündem Türkiye’nin daha da büyümesi ve güçlenmesi programıdır. Hiçbir manipülasyon bu gerçek gündemi gölgeleyemez” [italikler benim – HB]. Zaten çok iyi bildiği o eski Sovyet ve TKP “sosyalizmin daha da mükemmelleştirilmesi” retoriğini kuvvetle çağrıştırıyor. 

17 Kasım Salı akşamı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Bakanlar Kurulu toplantısından sonraki televizyon konuşmasını dinledim. Önce iktidar açısından iyi şeyleri, olumlulukları anlattı (veya olumlu gösterdi). Kıbrıs’a ve Maraş’ın (Varoşa’nın) açılmasına değindi. Kıbrıs Rum ve Yunanistan tarafı çözüme yanaşmadığı için bundan böyle KKTC’nin bütün dünyada tanınmasına yönelik bir yol izleyeceklerini açıkladı. Ardından İzmir depremine geçti. Depremden sonraki 1-2-4-6-24 saat içinde neler yapıldığını uzun uzadıya anlattı. Büyük bir başarı tablosu çizdi. Deprem öncesinde hiçbir hazırlık yapılmadığı, denetim ve kentsel dönüşüm çalışmalarının tümüyle ihmal edildiği mealindeki iddialara cevap veriyor gibiydi. Ancak ondan sonra, yeni reform vaatlerine girdi. Burada da bir değişmezlik, geçmişle pürüzsüz bir devamlılık hissi hâkimdi. Hiçbir yanlışlık yokken, şimdi her nasılsa bu reformlar öne çıkıyordu.

Hayır, artış sonbaharda başlamadı. Aynı yaklaşım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının son bölümünde yeni yasakları açıklama tarzına da hâkimdi. Pandemiye karşı ne kadar başarılı bir mücadele verildiğinin altını çizdi ve sonra, bütün dünyada gözlenen ikindi dalgayla birlikte Türkiye’de de “sonbahardan itibaren” yeniden artış gözlendiğini söyledi. Hayır, bu doğru değil. 1 Haziran’dan hemen sonra artmaya başladı. Yaz boyunca hep arttı ve Ekim-Kasım aylarında bir kreşendoya ulaştı.

Bu meseleyi daha bir hafta önce Koronaya karşı “destan yazmak” (herhalde bu da bir fikrî iktidar sorunu) başlıklı yazımda anlattım (14 Kasım 2020). Günlük yeni vaka/hasta sayısı 11 Nisan’da 5138, ölüm sayısı da 19 Nisan’da 127 ile doruğa çıkmıştı. Oradan, günlük yeni vaka/hasta sayısı 2 Haziran’da 786 ile, yoğun bakımdaki hasta sayısı 6 Haziran’da 591 ile, entübe edilen hasta sayısı 8 Haziran’da 261 ile, ölüm sayısı da 13 Haziran’da 14 ile en düşük noktalarına ulaştı. Fakat 1 Haziran’dan itibaren önlemlerin kapsamlı biçimde gevşetilmesine gidildi. Ve olumsuz sonuçlar derhal, ama derhal kendini gösterdi. Günlük yeni vaka/hasta sayısı 3 Haziran’dan, yoğun bakımdaki hasta sayısı 7 Haziran’dan, entübe edilen hasta sayısı 9 Haziran’dan, ölüm sayısı 14 Haziran’dan itibaren tekrar yükselme trendine girdi. Daha 28 Temmuz’da yeni vaka/hasta sayısı 963, yoğun bakımdaki hasta sayısı 1280, entübe edilen hasta sayısı 403 oldu. Gidişattan o kadar korkuldu ki, tam o noktada, bundan böyle vaka değil sadece hasta sayısını açıklayacağız dendi.

Bir “inanılırlık açığı.” İngilizcesi credibility gap. Amerika’da 1960’lar ve 70’lerde, Vietnam Savaşı sırasında, kazandık-kazanıyoruz-kazanacağız mealindeki resmî raporların güvenilirliği kalmadığını anlatmak için kullanılırdı. Vaka (yani pozitif test) değil, sadece (klinik semptomlar gösteren) hasta sayısını açıklayacağız mı dediniz? Öyle olsun. Bu yeni “günlük hasta” verisi Ağustos’ta 1100-1500, Eylül’de 1600-1700 bandında dalgalandı. Oradan 21 Ekim’de 2000’in üzerine sıçradı. Kasım’ın ikinci haftasında günde 150-200 artmaya başladı. Son bir haftada nasıl seyrettiği ise aşağıdaki küçük tabloda görülebiliyor.

TarihGünlük yeni hastaAğır hastaÖlüm
 
13 Kasım3045335693
14 Kasım3116342392
15 Kasım3223343989
16 Kasım3316361094
17 Kasım38193657103
18 Kasım42153742116
19 Kasım45423850123
20 Kasım51033990141

Buna göre, benim 14 Kasım öngörülerim şimdiden gerçekleşmiş. Günlük hasta sayısında 11 Nisan’da kaydedilen 5138 doruğunu ve ölüm sayısında 19 Nisan’da kaydedilen 127 doruğunu “on günde aşabilecek gibi gözüküyoruz” demiştim. O kadar sürmemiş bile. Birincisine yetişmiş, ikincisini rahatça aşmışız. Kaldı ki bunlar resmî veriler. Çoktan suyu çıktı. Televizyonlarda herkes konuşuyor artık. Şaka gibi deniyor. Siz kimi kandırıyorsunuz deniyor. Türkiye çapında, günde en az 30,000 ve İstanbul’da en az 20,000 yeni vakadan söz ediliyor. Benim yazdığım aynı 14 Kasım günü, Ekrem İmamoğlu sadece İstanbul’da 164 kişinin “bulaşıcı hastalık”tan toprağa verildiğini açıkladı.

“Söyleyene değil söyletene bak.” Böyle bir deyiş var (sanıyorum). Gerçekten: kim söyletti, kim kabul ettirdi değişim ve reform ihtiyacını? Naci Ağbal herhalde sırf kendini temsil etmiyordu. Nabzını tuttuğu ekonomi ve maliye bürokrasisindeki tedirginlik hâd safhaya varınca, Berat Albayrak’ın olanca gücüyle ters düşmeyi göze alıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çıktı. Burada mesele Ağbal ile Albayrak arasındaki (geçmişe uzandığı anlaşılan) kişisel çatışma değil. Naci Ağbal’ın hangi kesimler, hangi toplumsal güç adına konuştuğu. Keza hangi kesimler adına, sadece Merkez Bankası’nın değil bütün ekonomi ve maliye bürokrasisinin yönetimini eline aldığı.

Ekonomi ve siyaset. Reform vaatlerinde hangisi ağır basıyor? Maliyenin öncelikli olduğu aşikâr. Siyasî reform vaatleri ise otonom değil; gene ekonomi ve maliye türevli. Rejim öncelikle saçma sapan bir para politikası yüzünden duvara tosladı. Ayrı bir “İslâmî ilim” tasavvurunun içerdiği faizsiz ekonomi hayali, TL’den kaçışı faizleri yükseltmek yerine habire dolar satarak önlemeye kalkınca, 128 milyar dolarlık bir döviz rezervini boş yere erittiğiyle kaldı. Bu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin illâ zorunlu bir sonucu değildi. Özel bir beceriksizlikti. Öte yandan, sistemin içerdiği aşırı merkeziyet ve iç halka, aile ilişkileri, herhalde kritik noktadaki fecî çapsızlığın ve korkunç sonuçlarının görülmesini engelledi; dolayısıyla krizin büyümesine yol açtı. Konunun uzmanlarına göre, şimdi Türkiye’nin ilk ağızda en az 15 milyar, orta vâdede buna ilâve bir 30 milyar dolara ihtiyacı var. Deniyor ki ilk 15 milyarlık tranş, halen verilen rasyonaliteye dönüş mesajları ve faiz arttırımı kararlarıyla belki edinilebilir. Nitekim dolar şimdiden 8.50 dolaylarından 7.60’lara düştü ve son bir haftada Türkiye’ye bir milyar doları aşkın para girdi.

Ekonomi türevli siyasî tamirat. Fakat sonrası o kadar kolay değil. İkinci dilimde ve orta vadedeki (en az) 30 milyar doları bulmak için iktidar, sadece piyasanın değil, aynı zamanda Batı hükümetlerinin, Amerika’nın ve Avrupa’nın bir ölçüde iyi niyetine muhtaç. Oysa geçmişte çok ters düştü Batı’yla, çeşitli açılardan. Bir NATO üyesi ve AB üye adayı olarak, yapılmayacak şeyler yaptı. Almanya’ya ve Merkel’e siz Nazisiniz diye saldırdı. Bir dizi konuda Avrasyacılığa, özellikle Putin’e fazla bel bağladı. S-400’ler, Astana Süreci, Rusya ve İran’la ilişkiler ve Kuzey Suriye (Afrin, İdlib, Barış Pınarı) konularında hem Batı’dan koptu, hem de sonuçta hiçbir şey elde edemedi. Uluslararası hukukun kısmen çözülmesi ve çok-taraflı kurumların zayıflamasını fırsat bilen aşırı agresif dış politika çizgisi, Libya’ya, Doğu Akdeniz’e, Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilere, Fransa’yla ilişkilere, nihayet Azerbaycan-Ermenistan savaşına uzandı. Türkiye hepsinde hem Batı ile ters düştü, hem tantanayla ilân edilen, birkaç gün üzerinde hamasî medya fırtınaları kopartılan amaçlarına büyük ölçüde ulaşamadı. Dahası, iç politikadaki hukuk ihlâlleri (Trump hiç umursamasa da) özellikle Avrupa ile ilişkilerin bozulmasında önemli yer tuttu.

Bu meselelerde belirli bir iyileşme görülmeden, hele Biden ABD başkanı olarak işe giriştiği ve Batı ittifakını toparlamaya koyulduğunda, Türkiye’nin ekonomik durumunu bir noktadan öteye düzeltmesi çok zor. Şimdi hukuk ve dış politikada görülen reform vaatleri gerçekten bu alanlarda hatâ yapmışlık hissinden değil, muhtemelen son tahlilde gene ekonomi türevli bu zaruretten kaynaklanıyor.    

Peki, halk sırf ekonomi yüzünden mi iktidara tepki duyuyor? İktidarın reform gündemi esas olarak ekonomi kaynaklı olabilir. Aslında siyasî ve hukukî reformlara hiç niyetli olmayabilirler. Ya da bunları göstermelik düzeyde tutmak isteyebilirler. Bunlar belki hiç çıkmayabilir kuvveden fiile. Ama bu, taban açısından, yani geçmişte AK Parti’ye oy veren kesimler için de hukuksuzlaşmanın ve demokratik normlardan uzaklaşmanın pek bir önemi olmadığı anlamına mı geliyor? Kararsızlar sırf ekonomi nedeniyle mi kararsızlaştı? Ekonomi biraz düzelirse hemen geri mi dönerler? Dindar-muhafazakâr mahalle bu kadar kapalı mı, demokrasi, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı sorunlarına?

Bu kadarından şüpheliyim doğrusu. Osman Kavala’nın ve Ahmet Altan’ın bitmek bilmez hapislikleri, onları içerde tutmak için oynanan oyunlar (son anda yeni dâvâlar açılıp yeni tutuklamalar çıkartılması), şimdi Bülent Arınç’ın “bir çocuğun dahi yazmayacağı” sözleriyle afişe ettiği iddianameler, buna rağmen Enis Berberoğlu’nun yeniden yargılanmaması, hattâ bu uğurda Anayasa Mahkemesi kararlarına dahi uyulmaması, öncesinde Büyükada insan hakları aktivistlerine ve Rahip Brunson’a reva görülenler, son haftalarda ise “Osmanlı padişahlarına hakaret” veya “Atatürk’e benzeyen kişiye hakaret” veya “hadis tahrifatı” gerekçeleriyle açılan soruşturmalar…

Bilmiyorum; yukarıda saydıklarım belki benim için olduğu kadar önemli olmayabilir, dindar-muhafazakârlar nezdinde. Olmasını istiyorum ve olmazsa gerçekten üzülürüm, böyle asgarî müştereklerimiz yok veya zayıf diye. Ancak dindar-muhafazakârlar için de ekonomi dışında önem taşıyan bazı çok ciddî hukukî ve siyasî meseleler olduğu kanısındayım. Ben kendi hayatımda görüyor ve gözlüyorum bir kısmını. (1) Şehir Üniversitesi’nin yok edilmesine yol açan intikamcılık ve (2) ardındaki Bilim ve Sanat Vakfı’na da el konmasının yansıttığı İslâmî gelenek ihlâli. (3) İstanbul seçimlerinin tanınmaması ve zorla tekrarlatılması (üstelik, beter biçimde kaybedilmesi yüzünden hile karıştığı iddialarının kof çıkması) karşısında duyulan haksızlık hissi. (4)  İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma girişimine karşı her kesimden, eğitimli veya eğitimsiz hemen bütün Müslüman kadınlardan yükselen protesto (ki son aylarda iktidarın biricik geri adımına yol açtı). (5) KHK’larla gerçekleştirilen Gülenci temizliğinin çok geniş ve çok amansız tutulmasının yarattığı çok yaygın hoşnutsuzluk — ki yüzbinlerle, belki (aileleriyle ve yakın-uzak akrabalarıyla düşünüldüğünde) milyonlarla sayılabilecek bir mülksüzleştirilmişlik Gulagı, bir yoksulluk Gulagı, enikonu bir ekonomik Gulag yaratmış bulunuyor.

Bir ihtimal, 2022’de (Erdoğan’ın tekrar adaylığını koyabileceği) erken seçimlere; daha düşük bir ihtimalle, 2023’te (Erdoğan’ın tekrar aday olmadığı) olağan seçimlere gelindiğinde, bunların sonuçlara yansımayacağından o kadar emin olamıyorum.

Bir diğer ekonomi dışı yara, Kürt sorunu. HDP belediyelerinin yokedilmesine ve parti yöneticilerinin habire yeni yeni gerekçelerle tutuklanıp yargılanmasına tepki azalmıyor. Dindar Kürtler de bu yüzden kırgın. Rojava olduğu gibi duruyor. Üstelik PKK da aktif. Terör eylemlerini sürdürüyor. Oradan buradan tek tük de olsa şehit haberleri geliyor (fakat ilginçtir, yakın geçmişte cenazeler etrafında kıyamet koparılıken, şimdi nisbeten sessizce geçiştiriliyor). Özetle, bu alanda da adı konmayan bir başarısızlık söz konusu. Nitekim şimdiden Kuzey Suriye konusunda (ABD üzerinden) gizli görüşmeler yapılmakta. Joe Biden’ın göreve başlamasıyla birlikte Ankara üzerinde çözüm baskısının artması çok muhtemel sayılıyor.

Evet, bir de Biden faktörü var. Trump döneminde Amerika’nın Batı ittifakına önderliği diye bir şey kalmamış; bu yüzden genel olarak uluslararası kurumlar zayıflamaya, hattâ neredeyse çözülmeye yüz tutmuştu. Şimdi Biden önemli bir restorasyon umudu sunuyor. Batıyı toparlayan bir önderlik sunduğu ölçüde, agresif dış politika için gerekli fırsat pencerelerinin kapanacağı, aynı samanda siyasî reform baskısının artacağı kanısındayım.

Nereye kadar gidebilir? Kültür ve insan faktörü. Bazı reformlar sırf tepede yapılabilecek nitelikte. Faiz politikası için aktif halk katılımına gerek yok. Ama ya hukuk? Ya medya? Ve dolayısıyla genel siyasî ortam? Buralarda son beş yılın katı merkeziyetçi alışkanlıkları nasıl değişecek? Medyanın gerçeklikle hemen hiçbir ilgisi yok. Ayrı bir âlemde yaşıyorlar. Adalet Bakanı mahkemelere AYM kararlarına mutlak surette uymak zorundasınız diyor. Kimse aldırmıyor. Derece mahkemelerinin kılı kıpırdamıyor. Çünkü mesajı, sinyali başka bir yerden, tek bir merciden bekliyorlar.

Nereye kadar gidebilir? MHP ve ulusalcılık. Devlet Bahçeli bir yandan “Ekonomide açılan ya da açılacak yeni ufuklarla, demokrasi ve hukuk alanlarında muhteşem bir kalkışın yaşanacağını düşünüyorum” diyor (Serbestiyet, 17 Kasım). Yani görünüşte o da “sosyalizmin daha da mükemmelleştirilmesi” kipinde. 23 Haziran 2019 İstanbul seçimleri sonrasındaki gibi, (mealen) “Türkiye ittifakı da neymiş; sadece Cumhur İttifakı vardır” diye kükremiyor. Diğer yandan, Alâattin Çakıcı ansızın Kemal Kılıçdaroğlu’na hem de korkunç bir şekilde saldırıyor ve ardından Bahçeli de göz göre göre suç teşkil eden bir fiile o kadar hamasî biçimde arka çıkıyor ki, buram buram siyasî reform ve cepheleşmenin gevşemesi ihtimaline karşı provokasyon kokuyor. Ardından Bülent Arınç konuştuğunda, bu sefer Bahçeli’nin basın danışmanı Arınç’a şimşekler yağdırıyor.

Muhalefet. Seçim ortamı yok (henüz çok uzak). Olsa, durumları biraz farklı gözükebilir kuşkusuz. Bu koşullarda siyasete ilgiyi canlı tutmak hiç kolay değil. Bir vizyon sorunları var mı? Var. Yeni bir dünya ve o yeni dünyada yeni bir Türkiye vizyonu diye bir sorunları var. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada, liberaller yükselen milliyetçilik ve ırkçılık karşısında ne yapacaklarını, ne diyeceklerini yeniden düşünmek zorunda. Hem duygu ve düşünce, hem uygulama planında yeni bir Toplum Sözleşmesi, neo-Hobbes’cu değil neo-Locke’çu olabilecek bir Toplum Sözleşmesi gerektiriyor. Bu da hiç kolay değil. Bütün aydınların elini (daha doğrusu aklını, beynini) taşın altına koyup kafa yorması, katkıda bulunması lâzım.

Bunu yapmayıp CHP’ye, DEVA’ya, Gelecek Partisi’ne yüklenmek çok kolay. Böyle bir öfke ve hırçınlığın pek bir faydasını da göremiyorum. Örneğin Gürbüz Özaltınlı’nın “Oturdukları yerden Erdoğan’la milliyetçilik yarıştırarak ve kimlik politikalarından uzaklaşıp gönüllerini muhafazakârlara açmakla yetinerek iktidarı kucağında bulmayı umut edenlerin hevesi” ifadesini (Can havli, 19 Kasım), evet, çok fiyakalı, çok tumturaklı, ama bir o kadar da haksız ve insafsız buluyorum.

Önceki İçerikEtyen Mahçupyan: ‘Yaşananlar CB’nın vizyonunun değil, vizyonsuzluğunun sonucu’
Sonraki İçerik‘Üst akıl’ out, AB ve ABD in!