Bazen bir çağın ruhunu anlamak için uzun uzun konuşmaya gerek kalmaz. Tek bir imge yeterdir aslında kader tahtını görmek için. İçinde yaşadığımız siyaseti de böyle bir imgeyle düşünmek mümkün gibi geliyor. Dünyanın ortasına yerleşmiş, her şeyi gördüğüne inanan, ama aslında yalnızca kendi baktığı yeri görebilen bir gözdür bu. Polifemo’nun gözü.
Polifemo’nun gözü alnının ortasında, taşın içinden oyulmuş kara bir oyuk gibi durur. Bakışı geniş ama derin değildir. O göz sadece önüne düşeni kavrıyor, fakat hiçbir şeyi çoğaltamadan, meraktan yoksundur. Gördüğü her şeyi anlamak için değil de kendine tabi kılmak için bakmakla lanetlenmiştir. Bu göz sadece bakmaz. Sınır çizer, isim verir, karar dağıtır. Neyin hakikat sayılacağını, neyin tehdit olarak damgalanacağını, kimin meşru kabul edileceğini o belirler.
Polifemo’nun gözünden siyaset ise, ortak bir muhakeme alanı olmaktan uzaklaşır. Giderek tek taraflı bir tasarrufa dönüşür. Hakikat de tartışılan, sınanan, birlikte aranan bir şey olmaktan çıkararak yukarıdan bildirilen bir hüküm gibi dolaşıma sokulur.
Bugün ABD ile İran arasında devam edegelen savaş da biraz böyle okunmalı. Burada olan biten/yaşanan, yalnızca iki devlet arasındaki bir savaş olarak okunmaması gerekir. Daha derinde, dünyayı kimin, ne anlatacağı sorusu vardır. Eninde sonunda gelinecek nokta, kimin dili geçerli olacak, kimin sözü merkez sayılacak, kimin korkusu evrensel bir tehlike gibi sunulacak?
Carl Schmitt’in bize hatırlattığı en önemli şeylerden biri de şudur: Siyaset yalnızca dost ile düşmanın ayrıldığı yerde kurulmaz; o ayrımı mümkün kılan dilde de kurulur. Anlatı denilen mekanizmayı bu yüzden tali bir unsur olarak görmek doğru değildir. Savaşın hikayesi çatışmanın görünmeyen cephesidir bir anlamda. Bugün savaş sadece sınır hatlarında, üslerde, hava sahalarında yaşanmıyor. Kelimelerin içinde de sürüyor. “Önleyici müdahale”, “meşru savunma”, “istikrar sağlama” gibi ifadeler çoğu zaman şiddeti gizleyen bir örtüye dönüşüyor. O örtü aralandığında geriye çok tanıdık bir şey kalıyor. O tanıdık olan çıplak güç diyorlar.
Robert Cooper’ın çift standart üzerine söyledikleri de tam bu noktada önem kazanıyor. Modern dünyanın kendini evrensel hukuk, rasyonalite ve düzen diliyle anlatması başka; bu ilkeleri nerede ve kime karşı uyguladığı başka. Aynı eylem bir yerde ihlal sayılırken başka bir yerde zorunluluk diye sunulabiliyor. Bu tutarsızlığı sonradan oluşmuş bir sapma olarak görmek yerine düzenin işleyişinde zaten var olan bir olgu olarak görmek gerek.
Polifemo kompleksi tam da burada beliriyor. Çünkü çift standart dediğimiz şey, özünde tek bir bakışın dünyayı kendi zaviyesinden eğip bükmesidir. O bakış çünkü kendi güvenliğini merkeze almaktan başka bir şeye tekabül etmez. Kendi kaygısını evrenselleştirir. Başkasının yıkımını ise ikincil bir ayrıntı gibi görür. Bu yüzden bazı ölümler istatistiğe dönüşürken bazıları medeniyet krizine çevrilir. Bazı yıkımlar kaçınılmaz yan etki diye geçiştirilir, bazıları ise insanlığın sınandığı büyük eşik olarak sunulur.
Üstelik bunun tarihi de yeni değil. Irak işgali hâlâ hafızamızda. “Kitle imha silahları” denildi, dünya buna inandırıldı, ardından koca bir ülke dağıldı. Daha sonra bu iddiaların temelsiz olduğu ortaya çıktı. Ama anlatı işini çoktan görmüştü. Hakikatin geç gelmesi, yıkımı geri almadı. Vietnam’da da, Afganistan’da da, Latin Amerika’daki darbelerde de benzer bir düzenek işledi. Önce muktedirler tarafından bir tehdit üretildi. Sonra o tehdidi bertaraf etme adına şiddet devreye sokuldu. Her seferinde hakikat biraz daha aşındı. Ama bu anlatı yaşamaya devam etti.
Mesele burada muktedirin yalnızca yalanın söylenmesi olmamıştır hiç. Yalanın, uzman diliyle, rapor ciddiyetiyle, devlet aklı edasıyla kurulmasıdır altının çizilmesi gereken. Çünkü artık ezberimizde olduğu üzere modern demokrasiler kaba inkârlarla değil, ustalıkla inşa edilmiş gerçeklik duygularıyla işliyor. İnsanlar sadece ikna edilmiyor; ikna olduklarını sanmaları da sağlanıyor. Böylece rıza, zorun yerini sessizce dolduruyor.
Tek göz, yaratışı gereği her şeyi görmüyor. O sadece seçiyor. Sonra da seçtiği parçayı bütünün kendisiymiş gibi sunuyor. Bugün ekranlarda, açıklamalarda, basın toplantılarında, düşünce kuruluşlarının raporlarında dolaşan dil de bu yüzden önemli. Çünkü savaş ilk önce cümlelerde hazırlanıyor.
Francis Bacon’ın sözünü ettiği idolleri hatırlamak için belki de doğru zamandayız. İnsan kendi kurduğu tasvirlerin içinde yaşamaya başladığında, gerçekle görüntü arasındaki mesafe de açılıyor. O mesafe açıldıkça şiddet daha kolay meşrulaşıyor. Çünkü artık insanlar, onlar için hazırlanmış temsillere bakıyor/bakmak zorunda bırakılıyor.
ABD-İran hattında yaşananlar da böylesi uzun bir tarihin güncel yüzlerinden biri. Taraflar birbirini yalnızca rakip olarak göstermiyor. Daha derin, daha sert bir dille konuşuyorlar. Karşı taraf neredeyse müzakere edilebilir bir özne olmaktan çıkarılıp varlığına yönelmiş bir tehdit gibi kuruluyor. Bu dil yerleştiği anda savaş kaçınılmazmış gibi görünmeye başlıyor. Çünkü tehdit diye kodlanan şeyle konuşulacağı ihtimali ortandan kalkarak, onun bertaraf edilmesi gerektiği düşünülür.
Tam da bu yüzden, sosyal medya başta olmak üzere dolaşımda olan savaş karşıtlığı sadece silaha karşı çıkmak değildir. Aynı zamanda savaşı mümkün kılan bakışa karşı çıkmaktır. Dünyayı tek bir gözün içinden görmeye zorlayan o düzeni sorgulamaktır. Hakikati çoğaltmak, farklı sesleri duymak, bastırılan acıları görünür kılmak bugün belki de en temel siyasal ve etik sorumluluklardan biridir.
Sahi, gerçekten kaç gözle bakıyoruz dünyaya? Cevap bire düşüyorsa, orada tehlike çoktan başlamış demektir. Çünkü tek göz, farklılığı kolayca tehdit sayar. Tehdit saydığı şeyi de ortadan kaldırmayı doğal görür. Çünkü Polifemo’nun mağarasında hakikat barınmaz. Orada yalnızca onun gördüğü kadar bir dünya vardır. Karanlık zamanları tam da böyle gireriz, fark etmeden.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.