Trump’tan dünyaya ücretsiz uyandırma servisi: Davos, 6. Filo’yu nasıl göle döktü?

Yıllarca küreselleşmenin, liberal dünya düzeninin övüldüğü Davos; bu sene 6. Filo’yu denize dökmek isteyen küçük bir sosyalist partinin Taksim’deki kurultayı havasında geçti. Belçika başbakanı Amerika’nın kölesi olmayacağını ilan edip Marksist yazar Gramsci’ye atıf yaptı, Kanada Başbakanı Mark Carney ise Trump’ın yıktığı kurallara dayalı dünya düzeninin en baştan itibaren yalan olduğunu itiraf etti. Çinli muhalif sanatçı Ai WeiWei’nin yıllar sonra memleketine dönüp Batı’yı eleştirmesi ve Çin’i övmesi de aynı hikayenin bir parçası. Trump, dünyayı çok derin bir uykudan uyandırdı. Davos’taki bu butik komünist ayaklanmanın ardında çok büyük bir küresel değişimin ayak sesleri var.

36 yıl önce Prag’ın en popüler mekanı önemli yayınevlerinin bulunduğu Melantrich binasıydı. Komünist rejim idaresindeki Çekoslovakya’da sansürsüz tek bir cümleyi bile yayınlamak imkansızdı. Binadaki yayınevleri de kamulaştırılmış ve her kademede partili sansür şefleri görevlendirilmişti. Yayınlanan her bir metin didik ediliyor, en ufak bir rejim eleştirisi içeren bir kelime bile siliniyor, muhalif yazarlar ihbar ediliyor, fişleniyordu. Bu nedenle binanın popüler olmasının sebebi elbette bastığı yayınların kalitesi veya düzenlediği kalabalık yazar-okur buluşmaları değildi. 

Melantrich binası, 1989 yılında komünist rejime karşı düzenlenen geniş protestoların merkeziydi. Geniş bir meydana bakan bina çok büyük bir balkona sahipti. Daha sonrasında Kadife Devrim olarak adlandırılacak protestoların liderleri meydanda toplanan halka bu balkondan hitap ediyor, coşkulu konuşmalar yapıyor, şarkılar söylüyordu.

1989 gösterileri Nazi işgali sırasında öldürülen bir üniversite öğrencisini anmak için toplanan gençlere sert polis müdahalesi ile başlamış, Sovyetlerin lideri Gorbaçov’un yumuşama politikaları nedeniyle rejimin dış desteğini kaybetmesinin de etkisiyle kısa sürede büyümüştü. Binlerce insan ellerinde anahtarlarla komşularını sokağa davet ediyor, her akşam Melantrich binasının önünde toplanıyor ve yıllardır gizli polis, siyasi davalar, haksız tutuklamalarla boğuşan muhalif kanaat önderlerinin, sanatçıların konuşmalarını dinliyordu.

Gösterilerin dördüncü gününde ise balkonun önünde toplanan muhalifler büyük bir sürprizle karşılaşmıştı. Balkona el ele üç isim çıkmıştı: Alexander Dubcek, Václav Havel ve Marta Kubisova. Dubcek, 1968’de Sovyetlerin onayıyla Çekoslovakya Komünist Partisi lideri seçilmiş, göreve gelir gelmez “insan yüzlü sosyalizm” sloganıyla sosyalist rejimi demokratikleştirmeye çalışmış, medyayı özgürleştirmiş, muhalifleri hapisten çıkarmış, ülkeyi az da olsa rahatlatmıştı.

Fakat kısa bir süre sonra Sovyetler 250 bin asker, 2 bin tank ile ülkeyi işgal etmiş, Dubcek’i görevden almış, demokrasiye sıcak bakan tüm Marksist ve sosyalistler işten atılmış, işgale karşı direnişte en çok ses çıkaran şarkıcılardan Marta Kubisova’nın sahneye çıkması yasaklanmış.

Dubcek ise karşı-devrimcilik yapmaması için önce Türkiye’ye Ankara Büyükelçisi atanmış, ardından bir taşra kasabasına orman idaresi memuru olarak sürülmüştü. 1968 baharının Sovyetlerin sert gücüyle ezilmesi dünya ve Türkiye solunu bölmüş, derin tartışmalara yol açmıştı. Çekoslovakya’daki komünist rejim ise bu olaydan sonra baskıları daha da arttırmış, herhangi bir muhalefeti engellemek için geniş bir muhbir ağı kurmuştu. 15 milyonluk bu küçük ülkede devlet adına çalışan veya çalışması için tehdit edilen 75 bin kişilik bir muhbir ağı kurulmuştu. Komünist rejim; aileleri, eşleri birbirine düşman etmiş, tehdit veya ödül vaadiyle insanlara yakınlarını fişletmişti. 

1968 baharında kaçan bu fırsatı unutamayan muhalifler ise “Paralel Pollis” yöntemiyle örgütlenmiş, hayatın her alanında totaliter bir şekilde ipleri elinde tutan rejime karşı alternatif bir yeraltı kültürü inşa etmişti. “Samizdat” adında bodrum katlarında basılan kaçak gazeteler elden ele dağıtılıyor, siyasi ve kültürel tartışmaların yapıldığı sanat galerileri, tiyatro salonları açılıyor, yazarlar, oyuncular, şairler, şarkıcılar küçük imalarla rejimi eleştiriyor, sadece mevcut rejimi eleştirmek değil bir yandan da paralel yeni bir yaşam örülüyordu. 

Bu tehdidi fark eden rejimin en büyük takıntısı ise alternatif rock gruplarıydı. Çek gençler bu grupların konserlerine rejimin pek de hoşuna gitmeyen Batı tarzı kot pantolonlarıyla gidiyor, binlerce kişinin katıldığı konserler alternatif kamusal alanlara dönüşüyordu. Rejim 1976’da The Plastic People of the Universe grubunun konserini önce iptal etti, ardından konser üyelerini kamu düzenini bozmaktan tutukladı. 

Bu ana kadar yeraltında sessizce faaliyet gösteren aydınlar, bu absürtlüğün karşısında suskunluklarını bir kenara attı ve ortak bir bildiri yayınladı: Charter 77. Václav Havel’in başını çektiği bildiri uygulanmayan Çekoslovakya Anayasası dahil bir sürü ulusal ve uluslararası hukuk metnindeki yükümlülükleri hatırlatarak komünist rejimi hukuka uymaya davet ediyordu.

Elbette bütün ülke rejimin hukuka uymadığını, uymayacağını, anayasanın uygulanmayan bir süs olduğunu biliyordu. Fakat aydınların amacı “hukuksuzluğun” normalleşmesini engellemek, hukuki yükümlülükleri hatırlatarak otokrat hükümet nezdinde sürekli bir angajman yaratmak, “olması gerekeni” halka anlatmaktı. Her geçen gün bildiriye imza atanların sayısı arttı, 1000 kişiyi geçti. O güne kadar sessiz kalan, kenarda köşede bekleyen, korkan ünlü isimler bildiriye imza atıyor, her imzacı toplumun dikkatini çekiyordu. Sonunda rock grubunun üyeleri 8-18 ay hapis cezası alıp serbest bırakıldı, bir üye sınır dışı edildi, ama bildiriyi imzalayanlara çok ağır yaptırımlar uygulandı. Çocukları işten atıldı, yakınları takip edildi, tutuklandılar, gözaltında işkence gördüler, hayatları boyunca sakıncalı kişi oldukları için taciz edildiler. Fakat cin şişeden çıkmıştı. Charter 77 artık muhalefetin demokrasi ve hukuk talebinin ilk somut ürünüydü.

Václav Havel bu bildiriden sonra sık sık tutuklandı, uzun bir süre hapiste kaldı, en yakın dostunu 11 saat süren bir polis sorgusunun ardından kalp krizi nedeniyle kaybetti. Fakat toplumsal muhalefetin en cesur kalemlerinden birine dönüştü. Yaşadığı bütün bu tecrübeyi ise çok iyi bir metin kaleme alarak aktardı: The Power of the Powerless (Güçsüzlerin Gücü). Havel bu kitapta hayatın her alanını kontrol eden rejimlerin gücünü sıradan insanların rejimin resmi yalanlarını sahiplenme rutinine bağlıyor ve her sabah dükkanının vitrinine “Dünyanın tüm işçileri birleşin” sloganını asan manavını örnek veriyor, rejimin işçiler dahil tüm toplumu baskı altında tutmasına rağmen bu pozitif sloganla otoriter uygulamaları aklamaya çalıştığını vurguluyordu. Havel’e göre rejim çok güçlü olmasa da manavın bu yalanı her gün vitrinine asmasıyla sahte bir güç kazanıyor ve bu rejimi yıkmak için bu yalanı terk etmek, alternatif bir yaşam kurmak ve hayatın, sokağın gerçeklerini açıkça dile getirmek gerekiyordu. Havel de aslında yıllardır bunun için çabalayan bir muhalifti. 

Nitekim 1989 devriminin karizmatik lideri Havel ve 1968’in devrik lideri Dubcek Melantrich binasının geniş balkonuna el ele çıkınca kendilerini aşağıda karşılayan pankartlardan biri de “Bir yalanı yaşama”ydı. 

Eski bir sosyalist ile muhalif bir liberali el ele balkonda gören Çekler, rejimin çoktan yıkıldığını anlamış, meydanı coşkulu alkışlara boğmuştu. Yıllarca sahne alması yasaklanan şarkıcılar balkona özgürce çıkıp şarkılarını binlerce insanla birlikte söylüyor, herkes özgürce slogan atıyordu. Nitekim kısa bir süre sonra rejim yıkıldı, Havel ülkenin ilk seçimle göreve gelmiş Cumhurbaşkanı oldu. Yazdığı Güçsüzlerin Gücü kitabı ise otoriter rejimlere karşı mücadele eden halklara en çok ilham veren metinlerden biri oldu.  

Özellikle Batı’daki okullarda komünizm anlatılırken sık sık kullanılan bu kitaba bu hafta Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’ndaki çarpıcı eleştirileriyle gündeme gelen Kanada’nın yeni başbakanı Mark Carney de atıf yaptı.

Carney beklentilerin aksine Davos gibi küreselleşmenin, kapitalizmin, liberalizmin put yapılıp tapıldığı “kutsal” bir etkinlikte Havel’in kitabını eski komünist düzeni, Çin’i, Rusya’yı eleştirmek için değil; bir zamanlar Havel ve arkadaşlarının pusulalarını çevirdiği, anti-komünizm mücadelesinin merkezi ABD’yi eleştirmek için kullandı.

Mark Carney’in Türkiye’deki 200 üyeli butik bir sosyalist partinin Taksim Meydanı’ndaki bir apartman otelinin bodrum katındaki küçük bir konferans salonunda düzenlenen bir panelde okusa yabancılık çekmeyeceği konuşması 1990’ların demokratikleşme dalgaları, renkli devrimleri, kurallara dayalı öngörülebilir dünya düzeni anlatısının yıkıldığı, geçmişte insan hakları, demokrasi gibi renkli örtülerle saklanan nobran gerçeklerin gün yüzüne çıktığı yeni bir dönemin habercisiydi. 

Ne ilginç ki Havel’lerin büyük bir umutla küçük de olsa bir tuğla koyduğu, Trump’ın ise tüm sahiciliğiyle elinde balyozla yıktığı bir zamanların “yeni dünya düzeninin” selasını okumak da Kanada ve İngiltere Merkez Bankası başkanlığını üstlenmiş liberal demokrat bir ekonomiste düştü.

Ve Davos Zirvesi’nde yapılan konuşmalar yıllar sonra ilk kez birçok solcu, sosyalist ve komünistin Instagram storylerinde, yazılarında yerini aldı.

Aslında Trump büyük bir işe imza atarak Davos’ta butik bir komünist bir isyana sebep olmuş, 6. Filo Dolmabahçe’den boğaza değil, Davos’tan göle dökülmüştü. 

Davos’ta sosyalist enternasyonal

Bir vejetaryene et döner videosu atmak ne kadar saçmaysa dünyadaki herhangi bir solcu için Davos’ta yapılan bir konuşmayı paylaşmak da o kadar abes. Ta ki Trump seçilene kadar. 2026 Davos Zirvesi, tam da Trump’ın ikinci dönem başkanlığının ilk senesini doldurduğu, henüz bir ay önce Venezuela lideri Maduro’yu yatağından kaçırdığı, NATO ve AB üyesi Danimarka’ya bağlı Grönland’ı işgal etmeyi planladığı, Avrupa’ya yönelik gümrük vergisi zam tehditleri savurduğu bir döneme denk geldi.

Trump yüzünden travmatize olmuş Avrupalı siyasetçiler çareyi yıllardır liberal dünya düzenini eleştiren solda buldu. Belçika Başbakanı “Biz Amerika’nın onursuz kölesi olmayı reddediyoruz” dedikten sonra Trump’ın elinde balyozla yıktığı dünya düzenini anlattığı konuşmasını Marksist yazar Gramsci’ye atıf yaparak bitirdi: “Eskinin yıkıldığı, yeninin kurulamadığı bir zamandaysak, canavarlarla yaşıyoruzdur.”

Muhafazakar Flaman milliyetçisi bir sağcı başbakan olan Bart De Wever’e Gramsci atfı yaptıran Trump’a karşı en iyi manifestoyu ise Kanada’nın çiçeği burnunda liberal başbakanı Mark Carney yaptı.

Geçmişte Kanada ve İngiltere Merkez Bankası başkanlığı, yatırım şirketlerine üst düzey yöneticilik ve emeklilik projesi olarak Birleşmiş Milletler’de diplomatlık yapan Mark Carney; kendisinin de uzun süredir ekmeğini en güzel zeytinyağlarına bana bana yediği küresel dünya düzeninin üstünü örten son perdeyi de çekip aldı:

On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, “kurallara dayalı uluslararası düzen” dediğimiz yapı sayesinde refah içinde yaşadı. Kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden yararlandık. Onun koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.

Bu düzen hikâyesinin kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlülerin işine geldiğinde kendilerini muaf tuttuğunu. Ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını. Uluslararası hukukun, suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertlikte işletildiğini.
Ama bu kurgu işe yarıyordu ve özellikle Amerikan hegemonyası kamusal mallar sağlıyordu: açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve uyuşmazlıkları çözmeye yarayan çerçeveler.

Biz de tabelayı cama astık. Ritüellere katıldık. Söylemle gerçeklik arasındaki farkları büyük ölçüde görmezden geldik.

Bu pazarlık artık işlemiyor.

Açık konuşayım: Bir geçiş döneminde değil, bir kopuşun içindeyiz”

Mark Carney, kurallara dayalı liberal dünya düzeninin Havel’in kitabında her sabah rejimin “Dünyanın tüm işçileri birleşin” sloganını vitrinine asan manav gibi bir yalan olduğunu bilerek Kanada, Fransa gibi ülkeler tarafından tekrarlandığını, güçlü ülkelerin bu kurallara uymadığının herkes farkında olmasına rağmen herkesin bu yalanı tekrarlayarak sahte bir düzeni meşrulaştırdığını itiraf etti.

Batı’ya mesafeli ortalama bir Afrikalı, Asyalı, Ortadoğulu veya New Yorklu bir sol eğilimli yazarın, gazetecinin, akademisyenin sabah yüzünü yıkadıktan sonra ayna karşısında doğaçlama mırıldanacağı basitlikteki bu apaçık eleştirinin içeriği değil, Carney gibi bu düzenin parçası, hem sonucu hem de hissedarı olan bir ismin bu sözleri sarf etmesi büyük bir manşetti.

Carney, özellikle tüm dünyanın gözü önünde Trump’ın halihazırda paramparça ettiği perdeden arda kalanları da çekip attı ve bizi dünya düzeninin tüm apaçık gerçekliğiyle baş başa bıraktı. Altta kalanın canının çıktığı, her şeyin Ortaçağ’ı andıran güç dengeleriyle belirlendiği, kuralların güçlü ve zengin lehine büküldüğü, nobran bir al-ver hesabının hüküm sürdüğü bir dünya.

Justin Trudeau gibi tipik bir “kurallara dayalı dünya düzeni” karakterinin ardından başbakanlığa gelen Carney’nin bu denli gerçekçi bir isim olması tesadüf değil. Trudeau renkli çorapları, anaakım söylemleri, klişe konuşmalarıyla Trump öncesi dünyanın vitriniydi. Önceki Davos zirvelerinde konuşmaları ile değil, çoraplarıyla gündem olmayı seçen bir eğlence figürüydü. Batı ittifakı, demokrasi, insan hakları gibi süslü kavramlarla uluslararası hukuku Gazze’den Irak’a, Afrika’dan Afganistan’a ayaklar altına alırken, Trudeau gibi siyasetçiler bu çelişkilerin üstünü örten bir makyajdı. Trump’ın 2024 ile seçilmesiyle bu durum değişti. ABD’nin başına New York’ta penthouse ve gökdelen pazarlıklarında kas geliştirmiş bir tüccar geçti. Trump, Venezuela’ya yönelik askeri müdahalenin ardından Irak’taki gibi demokrasi, insan hakları masalına dayanmak yerine kameraların önüne geçti, petrol şirketlerini çağırdı, Venezuela petrollerini milyonların önünde bölüştürdü. ABD’yi yıllardır işgale çağıran Venezeula’nın muhalif lideri Machado, görev dilenmek için geldiği Beyaz Saray’da Trump’a Nobel ödülünü verdi, elinde Trump imzalı bir hediye poşetiyle arka kapıdan gönderildi, Trump devrik Maduro’nun başkan yardımcısı Rodriguez ile çalışacağını duyurdu. Çünkü Rodriguez, orduya ve devlet organlarına hakimdi; Trump içinse tek öncelik petrol satabilecek bir devlet düzeniydi. Bu nedenle hapisteki siyasi mahkumlar, sürgündeki muhalefet kaldı; Trump basit bir al-ver hesabıyla Venezuela dosyasını kapattı. 

Carney’in konuşması aslında tam da bu “sahiciliğin” özeti. ABD eskiden de bu tür müdahalelerle farklı ülkeleri işgal etmiş, doğal kaynaklarını kullanmış, rejim ithal etmeye çalışmıştı. Fakat bu sefer Trump hiçbir meşrulaştırma girişiminde bulunmadan çok açık bir şekilde niyetini söylüyor, tüm dünyayı derin bir uykudan uyandırıyor.

Bugüne kadar iki yüzlü bir şekilde olsa da belirli değerleri ve kuralları tekelinde gören Batı’nın maskesinin düşmesinin şokunu yaşayan sadece Davos’u yakından takip edenler olmadı.

Kanada Başbakanı’nın Davos öncesi ziyaret ederek Trump’a “ABD’ye bağımlı değiliz” mesajı verdiği ve ABD’den daha güvenilir bir ortak olabileceğini söylediği Çin’den de geçen hafta ilginç bir “günaydın” mesajı yükseldi.

Kaplanın ağzından kaçıp kendisini kurt sürüsünün ortasında bulanlar cemiyeti 

Hükümeti eleştirdiği için Çin’de gözaltına alınmasının ardından özgürlüğüne kavuşmak için Batı’ya kaçan, fakat orada da Gazze çıkışları nedeniyle sansüre uğrayıp sergisi iptal edilen Çinli muhalif sanatçı Ai WeiWei uzun bir süredir araftaydı. Ne Batı’ya ne Doğu’ya yaranabilmiş ve içinde bulunduğu ikilemi ise şu sözlerle açıklamıştı: “Kaplanın ağzından kaçtım ama kendimi kurt sürüsünün ortasında buldum.” 

Ai WeiWei’nin bu tuhaf ikilemini ise 93 yaşındaki annesini ziyaret etmek için çıktığı kısa Çin ziyareti pekiştirdi. Çin’den döner dönmez Alman medyasına verdiği söyleşide Avrupa bürokrasisini, banka hesabı açma süreçlerini, gündelik hayattaki soğukluğu eleştirdi. Çin’deki komşu dayanışması, gündelik hayatın hızı, bürokrasi ve hizmet sektörünün etkinliğini övdü. Birçok kişi WeiWei’nin Çin’i övdüğünü ileri sürerek muhalif sanatçıyı topa tuttu. Fakat WeiWei’nin derdi haksız yere hapis yattığı bir rejimi övmek değildi. WeiWei Çin’de de Batı’da da sansüre uğradığını, Batı’nın hem Çin gibi ülkelere karşı savunduğunu iddia ettiği ilkelere riayet etmediğini hem de en büyük vaadi olan refah devletinden giderek uzaklaştığını belirtmişti. 

WeiWei bu ikileminde pek yalnız değil. Kaplanın ağzından kaçıp kendisini kurt sürüsünün önünde bulanların sayısı kesinlikle az değil. Arafta kalanlar kalabalık bir cemiyet.

Kanada Başbakanı Carney’in itiraf konuşmasıyla, WeiWei’nin demokrasi ve insan hakları gibi değerleri Çin’de hatırlayıp söz konusu İsrail zulmü olunca rafa kaldıran Avrupalıları şok eden açıklamaları da aslında aynı hikayenin birbirini tamamlayan birer parçası.

Bu hikayeyi daha gür sesle duymamızı sağlayan ise milyonları derin uykusundan uyandırıp müziğin gerçek notalarını fark ettiren ise Trump. 

Teşekkürler Trump! (maalesef)

Trump’ın daha gür bir şekilde duymamızı sağladığı bu hikaye pek de yeni değil. Daha önce büyük güçlerin süsleyerek, bahaneler üreterek yaptığı ne varsa bugün de aynı; Batı daha öncesinde iki yüzlü bir şekilde savunduğu değerleri bugün açıkça savunmuyor. Hem Trump’ın balyozu hem de milyonların gözü önünde yaşanan Gazze soykırımındaki iki yüzlülük ahlaki dayanakları teker teker parçaladı.

Batı’nın karşısında duranların da hali pek iç açıcı değil. Trump dünyadaki otokratlara çok güzel bir “bu ABD’de oluyorsa, bunu ABD başkanı açıkça diyorsa, normaldir” argümanı hediye etti. Herkesle pazarlık yapabilme, anlaşabilme refleksi sayesinde artık sopalı seçimler, muhaliflere yönelik baskılar normalleşti. Batı hiçbir zaman dünyadaki demokrasi belki de sahici bir şekilde dert edinmemiş, el altında birçok otokratı desteklemişti; ama Trump bunu da her şey gibi sahneye taşıdı. Arka kapılar ardında dönen ne varsa gördük. 

Batı tekelinde tutmaya çalıştığı ne kadar norm, değer, kural varsa yere atarken, Doğu ise daha büyük bir şevkle bunları tekmeleye başladı.

Kısa mesafe bakanlar için durum pek iç açıcı görünmeyebilir; ama uzakta dünyayı bekleyen güzel bir fırsat var. 

Ayaklar altında ezilen bu değerler, ne Batı’nın ne Doğu’nun tekelinde. Her dinde, inançta, ideolojide sivillerin savaşta öldürülmemesi, herkesin belirli bir refah düzeyinde yaşayabilmesi, temel hakların korunması, halkların egemenliği, gücün sınırsız olmaması gibi ilkelerin temeli var. Bu değerler farklılıklarına rağmen bir arada yaşamaya mecbur olan insanların, yani ortak yaşamın binlerce yıllık ürünü. Bizim geçmişten gelen en kadim mirasımız. 

Şimdi ilk kez büyük güçlerin fırlatıp attığı bu değerlerle göz hizasındayız. İlk kez onları yerden alıp tabandan tavana yaymak, içini boşaltmadan yerelleştirmek, somutlaştırmak, daha ikna edici bir şekilde özümsemek için bir şansımız var. Batı’nın iki yüzlülüğü, Doğu’nun fırsat yağmacılığının yükü sırtımızda değil. Hiçbir büyük gücün günahını, geçmişini hesaba katmaya ilk kez gerek yok.

Birbirimizle tartışırken ezbere konuşabileceğimiz, klişe argümanlar tekrarlayacağımız, arkamızı dayayabileceğimiz ne kadar duvar varsa yıkıldı, ne kadar sırt varsa çekti gitti. Belki de ilk kez uzun bir süre sonra biz bizeyiz.

Tam da bu nedenle Mark Carney, orta güçteki ülkelere çağrıda bulunuyor, Çin ile ilişkileri pekiştirmeye çalışıyor ve “masada olmazsak menüde oluruz” uyarısını tekrarlıyor. Ai WeiWei’nin Batı’yı ve Doğu’yu aynı anda eleştirip arafta kalan binlerce insana seslenmesinin de sebebi bu.

Trump’ın bir fil gibi züccaciye dükkanına girip ortalığı dağıtmasının en büyük “hayrı”, belki de hiçbir sorunumuzu çözmeyen, eskimiş züccaciye dükkanının yıkılacak olması. 

Tek yapmamız gereken şey, bu dükkanın yeniden inşaatı için Trump ve benzerlerine ruhsat vermemek.

Bunun içinse Batı’nın iki yüzlülüğünün farkına Gazze’de değil, Grönland’da farkına varan Mark Carney’den çok daha fazlasına ihtiyaç var. 

Bütün bu curcunada Ai Weiwei’nin konuşmasına bakıp hak veren, Mark Carney’nin itirafını dinleyip “geç ama doğru, yine de yetmez” diyen kitlelerin yan yana gelip ortak yaşamı yeniden kurgulaması; Havel’lerin yaptığı gibi paralel yeni bir yaşam inşa etmesi şart. 

Sadece Trump’ın yıkım ekibini izleyip, sistematik bir şekilde arttırdığı kaosu takip etmek çare değil. 

Zira Trump’ın dünyasında sadece kenardan izlemek isteyenlere yer yok. Durdurulmadıkça bu öfkeli filin kenardaki izleyicileri ezip geçme şansı maalesef hiç de az değil.  

Geç de olsa günaydınlar.

Yüzünüzü soğuk bir suyla yıkayın, Carney’in konuşmasını dinleyip WeiWei’nin söyleşisini okuyun.

Sizi uyandıran Trump’tı, inşallah tekrar uyutan da o olmaz. 

Önceki İçerikBahçeli: “Ahmet Özer’e verilen cezanın maşeri vicdanda karşılığı yok”
Sonraki İçerikFitch, Türkiye’nin kredi notu görünümünü “pozitif”e çevirdi