Türkiye-Mısır yakınlaşmasında göz önüne alınması gerekenler

Şizforenik bir iç ve dış politika ayrımı mı, ülkede demokrasi isterken bunu uluslararası ilişkilere karıştırmamak mı, yoksa muhalefet edeyim derken öfkeyle savrulmak mı? “Krizi başlatan Türkiye’nin Akdeniz’de düşmanlarını çoğaltması” diyebiliyor mesela bir arkadaşım, Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile ilişkilerinden söz ederken. Sanki Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmasının Gazze katliamı ve benzeri sebepleri yokmuş gibi. Sanki şu an devam eden ve 9’u çocuk 20 Filistinlinin hayatını kaybettiği Mesci-i Aksa Baskını türünden devlet terörü yeterli sebep değilmiş gibi.

Metroda gidiyorsunuz. Gözünüzün önünde birinin birine şiddet uyguladığını gördünüz. İlk aklınıza gelen tepki göstermek ve onu engellemektir. İlk insani tepki budur. Bunu yaparken çevredekilerin de asgari ahlaki bir tutum bekler, herkesin sizinle aynı tepkiyi göstermesi durumunda ihlalcinin yenileceğini düşünürsünüz.

Sonra hayretle görürsünüz ki, kimse kılını kıpırdatmıyor. İhlalci bu kez size yönelir, sizi iter ve yanından uzaklaştırır. Sizden boşalan yere de o susup seyredenleri buyur eder. Şiddeti önleyemediğiniz gibi bir de rahat koltuğunuzdan olursunuz.

Eve gelip olayı anlattığınızda da bazı aile fertleri size kızıp, “sana mı kalmıştı” der. Böyle diyenler arasında, şiddete karşı en çok sesi çıkan ve ahlak üzerinden sizi en çok eleştiren aile fertleri olduğunu hayretle görürsünüz.

Tuhaf bir hikaye ama içindeyiz.

Mısır’da darbe olduğunda Türkiye haklı olarak darbeye darbe dedi ve sert tepki gösterdi. Ama yalnız kaldı. Demokrasi için deklarasyonlar yayınlayan, onun adına ülkeler işgal eden, onun üzerinden ülkelere puan veren “özgür dünya”nın devletleri ise tıpkı metrodakiler gibi tutum aldı. Bırakın tepki vermeyi, kırmızı halılarla karşıladılar darbenin elebaşını.

“Mısır’ı takip ediyorum ve içim kanıyor” diyordu o günlerde Orhan Pamuk, “Bir de kızgınlığım var dile getirmek istediğim. Medeni Batı dünyası kafasını çevirdi … Obama ve Avrupa Birliği’nden sükût-u hayale uğradım. Şimdi öldürüyor da öldürüyor … “Yapma, darbe yapma!” diyebilirlerdi. Onu bile demediler.” 

Asıl tutarsızlık tutum değiştirmek değil

Türkiye’nin darbeye darbe demesi ve tarih önünde bu tutumu alması gayet doğruydu, yapılması gerekendi. Bugün Mısır’la yakınlaşma için vesile araması da doğru, en azından mubah görülebilecek bir siyasi açılım anlamına geliyor.

İdamlar devam ediyor, daha yakınlarda 17 kişi darbeciler tarafından Yassıada türü uyduruk mahkemelerde ölüme mahkum edildi ve Sisi Mısır’ın yarısını assa Türkiye’ye demokrasi ve ifade özgürlüğü üzerinden eleştiri yöneltip bir de üstüne yaptırım uygulayan ABD gibi devletlerin kılı kıpırdamayacak.

Böyle bir ortamda, hem Doğu Akdeniz’de her iki ülke için de daha avantajlı bir paylaşım, hem de mağdur durumdaki Mısır halkı için de az veya çok bir güvence sağlayabilmek için Türkiye devletinin Mısır’la yakınlaşma araması makul ve doğru bir politikayı ifade ediyor. Bu anlamda Hükümet dün sert tepki verip bugün el uzatırken tutarsız değil.

Burada haksız tutum, “hani Sisi katildi, hani Mısır rejimi darbeciydi, n’oldu şimdi? Ayaklarına gidiyorsunuz işte!” türünden “eleştirilerde” somutlaşıyor. Evet, ayağına gidiyor, öyle denecekse, bir kötülüğü engellemeye çalıştı ama olmadı, şimdi kalanı kurtarmaya çalışıyor, bu mu yanlış olan? O zaman keskin sözler etmiş şimdi tükürdüğünü yalamış, eleştirilmesi gereken bunlar mı gerçekten? Bu o politikanın özüne dair bir konu mu, mesela darbeye destek verip vermemek gibi?

Doğru politikanın başarılı politikayla özdeşleştirilmesi ve başarının da kısa vadeli kazanımlara indirgenip, onlardan ibaret sanılması da ayrı bir yanlış. Bazen yalnız kalma pahasına doğru yerde durur, bedelini ödersiniz. Bazen ödemeyi göze alarak doğru yerde durduğunuz o bedel, size amaçlanmamış kazanımlar olarak döner.

Öte yandan ulusal çıkarın tek bir formülü de yoktur. İlkeye karşı ulusal çıkarı savunalım demek, o çıkarın ne olduğu konusunda anlaşmayı garantilemez. Birbirine taban tabana zıt iki politikayı iki “ulusal çıkar”cı aynı ölçüde kayda değer argümanlarla savunabilir.

Bir politikanın çıkarla ilişkilendirilmesi -ahlakiliğe ilişkin tartışmayı bir yana bıraksak bile- onu gerçekten “çıkara uygun” yapmaya yetmez. Tıpkı Robert H. Dorff’un şu örneğindeki gibi: ABD’nin Vietnam Savaşına müdahil olmasını ulusal çıkar temelinde itiraz eden Morgenthau, orada ulusun hayati çıkarlarına bir tehdit olmadığını savunuyordu. Tam tersini savunan ve ABD’nin savaşa müdahil olmasını isteyen Kissinger ise hayati çıkarların Güney Asya’ya yönelik komünist yayılması tarafından tehdit edildiğini düşünüyordu. Kısacası iki önemli isim, birbirine taban tabana zıt iki politikayı aynı “ulusal çıkar” temelinde savunuyorlardı.* Açık olan şuydu ki, biri yanılıyor ve çıkarı da yanlış tanımlıyordu. Onlar için geçerli olan, bizim emekli askerler ve onlardan farklı düşünmeyen “ulusal çıkar”cılar için çok daha fazla geçerli.

Kısacası ilkeyi umursamayıp çıkar demek onu bile garanti etmiyor. İşte kural izleyici olmak, bu tür durumlarda daha fazla önem kazanıyor.

Asıl tutarsız olan “ulusal çıkar”cılar değil

Onları anlıyorum. İçte demokrasi gibi bir dertleri olmayan, dışarıda da “ulusal çıkar”la özdeşleştirdikleri “realist dış politika”yı (daha doğrusu “reel” olduğunu sandıklarını) savunanlar, haksız da olsalar kendi içlerinde tutarlılar. “Ben menfaatime bakarım arkadaş” tarzı -olabilecek en yumuşak ifadeyle söyleyecek olursak, değer-bağımsız bir dünya görüşünü taşıyorlar ve onu da mantıksal sonuçlarına kadar izliyorlar. Buna şimdilerde TV’lerde, Türkiye’nin Mısır’la “ihvancı politika” yüzünden arasının bozduğunu, oysa artık “Atatürkçü dış politikaya dönüldüğünü” söyleyerek Türkiye-Mısır yakınlaşmasını öven emekli askerler de dahil. Yaklaşımları sığ ve uluslararası siyaseti okuma düzeyleri bildiğimiz gibi olsa da hiç değilse tutarsız sayılmazlar.

Ama haksız oldukları kadar tutarsız olanlar, ülke içinde siyasi iktidarı demokrasi, özgürlük ve adalet üzerinden çoğu kez haklı olarak eleştirirken, dışarıda “herkesle aramızı bozdunuz” diye kızanlar. Çünkü hükümeti aramızı bozmakla suçladıkları rejimler, halkını kesen, darbe yapan, bir günde bir meydanda binlerce kişiyi öldüren diktatörlerle veya etnik temizlik yapan rejimlerle onlarla “birlikte çalışan” ABD ve diğer büyük Batılı demokratik devletler. Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır devletlerine çıkarmadıkları faturayı Türkiye’ye çıkarmalarının sebebi de açık ki kendisine biçilmek istenen rolü oynamaması, yakmaya çalıştıkları ateşe uygun bir dış politika izlememesi ve “ocağa uymayan köseği” gibi hareket etmesi. Türkiye’de elbette demokrasi ve insan hakları sorunu var ama yüzeysel siyaset bilgisine sahip olan bir öğrenci bile anlar dertlerinin bu olmadığını.

Peki onun anlayacağını neden berikiler anlayamıyor? Şizforenik bir iç ve dış politika ayrımı mı, ülkede demokrasi isterken bunu uluslararası ilişkilere karıştırmamak mı, yoksa muhalefet edeyim derken öfkeyle savrulmak mı? “Krizi başlatan Türkiye’nin Akdeniz’de düşmanlarını çoğaltması” diyebiliyor mesela bir arkadaşım, Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile ilişkilerinden söz ederken. Sanki Türkiye-İsrail ilişkilerinin bozulmasının Gazze katliamı ve benzeri sebepleri yokmuş gibi. Sanki şu an devam eden ve 9’u çocuk 20 Filistinlinin hayatını kaybettiği Mesci-i Aksa Baskını türünden devlet terörü yeterli sebep değilmiş gibi.

Bunları konuşmak durumunda kalmak bile yukarıdaki öyküdeki tuhaflığın bir parçası aslında. Analiz yeteneği sorunu hiç değil. Görebildiğim kadarıyla bu sorun esas olarak içinden geçtiğimiz süreçlerle ilgili. Ak Parti Hükümetinin özellikle son yıllardaki hatalarına kızmakta haklılar. Daha fazla umut bağladıkları için daha fazla öfkelenmekte de. Ama bunun sağlıklı muhakemeyi engelleyecek noktaya ulaşması ciddi sorun. Çünkü hükümeti birçok konuda eleştirmek mümkünse de Mısır ve İsrail ile ilişkileri bozmak kesinlikle onun günahları arasında yer almıyor. Tersine, dış politikada hatalar yapsa bile, bütün bu kötülükleri engelleyebilecekken seyretmeyi veya benzin döküp söndürmeden ihlallerin sürekliliğini sağlamayı tercih eden ABD ve AB gibi ülkelere karşı “ruhsuz bir dünyanın ruhu” gibi hareket eden ve onların kurbanlarını hayatta tutmak için bir güvence arayan o.

Bu yüzden de şimdi katliam yapan rejimlerin “ayağına gitmesini” alaycı ifadelerle kınamak zalimce bu konuda onu suçlamak da bariz bir sağduyu kaybını ifade ediyor. Bunu yapanlar anlamlı bir dış politika eleştirisi yaptıklarını sanıyorlar. Ama neyse ki herkes aynı ruh halinde değil. Muhakeme yeteneğini tarafgirlikle zedelememiş pek çok insan, bunun adil olmadığını görebilir.

Ama dert bir değil; yanlışlar da. Zaten görüşü bozan da esas olarak o yanlışlar oluyor. Türk-Alman Üniversitesi’nden Murat Erdoğan’a, geçmişte Mısır’a tepkiyi destekleyip bugün Türkiye-Mısır yakınlaşmasını aynı hararetle savunanları, muhtemelen trolleri sert biçimde eleştiren bir tiviti dolayısıyla üniversitesi soruşturma açtı. Mısır ile ilgili asıl kınanması gerekenler Sisi’yi kırmızı halıda karşılayan devletler mi olmalıydı, onlarla ilgili yazdı mı yazmadı mı, asıl eleştirilmesi gerekenlerle kıyaslandığında troller kaçıncı sırasında gelirdi, bunları sorabilirsiniz. Ama sonuçta yaptığı ifade özgürlüğünün kullanımı ve üniversitesinin bunun için soruşturma açması akademik özgürlük açısından kabul edilemez. Bu bakımdan yapılması gereken, soruşturmaya işlemini iptal etmekten başkası değil.

Yakınlaşırken gözetilmesi gerekenler

Mısır ile yakınlaşma, darbenin çoktan gerçekleştiği ve rejimin özgür dünya tarafından da bölgedeki dini ve laik diktatörlüklerden, geleneksel oligarşik rejimlerden de destek gördüğü bir ortamda yaşanıyor. Bu sürecin Mısır, Türkiye ve darbenin tüm dünyaya savurduğu insanlar için fayda sağlayacak biçimde yürütülmesi mümkün.

Öncelikle Mısır’ı yönetenler açısından gerçek durumun daha fazla netleştiği, darbeyi kotaran, destekleyen veya göz yuman devletlerin bunun karşılığında çıkardıkları faturanın ağırlığının daha fazla fark edildiği bir döneme girildi. Büyük devletlerin darbeyi desteklemesinin, Mısır’ın aleyhine bir dizi anlaşma ve sonu gelmeyen taviz taleplerini beraberinde getirmesi beklenir bir durumdu ve bu oldu. Böyle bir ortamda makul bir yol önerisinin Tony Blair’den gelmeyeceğini anlamak için uzman olmak gerekmiyor. Bu noktada defalarca aynı senaryoyu yaşamış olmanın getirdiği deneyim paylaşımı önemli olabilir.

Elbette Türkiye bu konuda Ak Parti Hükümeti 2010’lardaki gibi demokrasi konusunda başkalarını taşa tutacak bir yerden konuşmuyor ama dış politika itibarıyla hala bu rejimlerden de onlarla ahlaksız bir ilişkiyi alenen yaşarken demokrasi ve özgürlük konularında ahkam kesmeyi de ihmal etmeyen devletlerden de çok daha insani bir yerde duruyor.

İkinci olarak Türkiye’nin yakınlaşmasının ahlaki ve uluslararası hukuki sınırları gözetilmeli. Özellikle de Türkiye’de ve diğer ülkelerde yaşayan Mısır diasporasının haklı tedirginliği göz önüne alınmalı ve bu yakınlaşmanın Türkiye’ye sığınanlar açısından gayri ahlaki ve uluslararası hukuka aykırı taleplere taviz verme anlamı taşımayacağının anlaşılması sağlanmalı.

Demokrasinin küresel ölçekte gerilediği bir zamanda, zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Elbette Batılı veya Doğulu devletler ne yaparsa yapsın, biz öncelikle kendimizden sorumluyuz. Bölgenin kaderini değiştirecek bir iradenin doğru yönde ve sınır aşan bir biçimde şekillenmesi için çaba göstermek gerek. Bunu yapanları desteklemek, onlara doğru bir yerden yol göstermek ve önerilerde bulunmak gerek.

Ama tabii bunun için de her şeyden önce makul kalabilmek, özellikle kriz zamanlarında serinkanlılığı korumak önemli. Öfkenin görüşü engellememesi de.

Metroda giderken de iç politikada da dış politikada da…


* Bkz. Robert “Robin” H. Dorff, “Some Basic Concepts and Approaches to the Study of International Relations,” U.S. Army War College, Guide to National Security Policy and Strategy, Ed. J. Boone Bartholomees Jr., July 2004, http://www.au.af.mil/ au/awc/awcgate/army-usawc/strategy2004/00376.pdf, s. 9.

Önceki İçerikAdana Demirspor ve Adana’nın ruhu…
Sonraki İçerikCHP’li Kadıgil’den “kadın cinayetlerini tespit etmekte zorlanan erkekler için sihirli formül”