“Eskiden yazlar böyle geçmezdi, evimizde klima bile yoktu ama artık klima çalışmadan on dakika oturamıyoruz” tarzı söylemlere her geçen yaz daha sık rastlamak sanıyorum hepimizin karşılaştığı bir durum. Marmara ve Ege’de ardı ardına ve her sene daha yoğun bir şekilde çıkan yangınlar, tarihte ilk defa kuruyan göller veya Doğu Anadolu’daki aşırı soğuklarla emsali zor görülür çapta bir donla karşılaşan meyve ile hububat… Ülkenin dört bir yanından hemen herkes iklim konusunda bir şeylerin gerçekten değiştiğini gündelik hayatında deneyimlemeye başladı. Kimi zaman neden sonuç ilişkileriyle birbirine bağlanabilecek birçok felaketin kök sebebinin iklim değişikliği olduğu gerçeği, artık bunu bir şehir efsanesi olarak görmekte ısrar eden komplo teoricilerinin dahi inkâr edemeyeceği kadar yanı başımızda. Öyle ki araya giren başka politik, ekonomik veya sosyal sebeplerden ötürü ilk bakışta iklim değişikliğiyle ilintileyemediğimiz kimi göçler, silahlı çatışmalar, ortaya çıkan hastalıklar da bu meselenin bir neticesi. Ve henüz başlangıçtayız. Uluslararası toplum disiplinli bir işbirliği içerisinde gerekli adımları atamazsa -ki atsa bile uzun yıllar bazı sonuçlardan kaçmak artık imkansız- tüm bu felaketler artarak devam edecek.
Uluslararası toplumun bu zamana kadar karşılaştığı en küresel ve acilen en yüksek seviyede işbirliğini gerektiren mesele olarak iklim değişikliği uluslararası mahkemelerin gündemini çok daha fazla meşgul eder hâle geldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi derken geçtiğimiz ay içerisinde- “Dünya Mahkemesi” olarak nitelenen- Uluslararası Adalet Divanı da kapsamlı bir danışma görüşü yayımlayarak sahaya çıktı. Divan’ın değerlendirmesi büyük merakla bekleniyordu, çünkü hemen her ülke girişte Türkiye’den saydığımız birkaç örnekteki gibi etkileri yaşarken kimileri topraklarını kaybetmek gibi çok daha kritik durumlarla karşı karşıyalar. Bu sebeple, ülkemizin freni patlamış bir araç gibi akan gündeminde kendine yer bulamasa dahi, söz konusu danışma görüşü çıkar çıkmaz uluslararası çapta yankı uyandırdı, üzerine epey bir söz söylendi. Ulusal gündem akışının arasına bu danışma görüşü hakkında biraz gecikmeli olsa bile bir not bırakmak faydalı olur kanaatindeyim. Ola ki iklim değişikliği bir vakit gelip de gündemin üst sıralarına tırmanır, konu “uluslararası hukuk bu konuda neler sunuyora” gelirse en azından dönüp “Dünya Mahkemesi”nin ne dediğine dair bir kayıt arşivde kalmış olur.
Stockholm’den Lahey’e: İklim Değişikliğine dair Uluslararası Hukuk Rejiminin Doğumu ve Olgunlaşması
Divan’ın bugün ne dediğinin değerlendirmesine geçmeden önce, iklim değişikliği meselesinin uluslararası hukuk perspektifinden tarihçesine göz atmak, hem konuyu bağlamına oturtmak hem de teknik hukuki detaylarla ilgilenmeyenler için bile bu konuda genel kültür kazanmak açısından yararlı olur.
İklim değişikliğine dair uluslararası toplumun -ve bunun temel kolonu olarak devletler topluluğunun- çabalarının kökeni, 196o’lı yıllarda BM Genel Kurulu’nun çevrenin tahribatı ve korunması meselesini ele almasına (örneğin, 298 (XXIII) sayılır karar) dayandırılabilir. 1972 İnsan Çevresine dair BM Konferansı ve onun sonuç bildirgesi olan Stockholm Bildirgesi bu çabaların çıktısı olan önemli bir adımdı. Bildirge’nin içeriği hukuki bağlayıcılık açısından değerlendirilirse büyük ölçüde sembolik bir önem taşıdığı söylenebilir. Ancak bugün yalnızca iklim değişikliği değil, uluslararası çevre hukuku çerçevesinde tartıştığımız birçok konunun temel referans noktasını bu bildirgenin oluşturduğu göz önüne alındığında, söz konusu sembolik değerin ötesine geçtiği anlaşılır.
Stockholm’deki konferanstan doğan atmosfer 7 yıl sonra Dünya Meteoroloji Örgütü’nün öncülüğünde Birinci Dünya İklim Konferansı’nın toplanmasını sağladı. İklim Konferansı, günümüzde çevre tartışmalarının vazgeçilmez başlığı haline gelen fosil yakıt kaynaklı karbon dioksit salınımının tehlikesini vurgulaması itibariyle önemliydi. Buradan doğan kolektif bilincin etkisiyle olsa gerek, 1985’te tarihi öneme sahip ve küresel işbirliğinin en iyi netice verdiği mekanizmalardan birini oluşturan Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi, ardından 1987’de buna ek Montreal Protokolü devletlerin geniş katılımıyla kabul edildi. Bu süreçte farklı çok taraflı uluslararası antlaşmalarda da çevreye ve sera gazı (GHG) salınımına ilişkin kaygıları yansıtan hükümlere yer verilmeye başlandı.
Yıl 1988’e geldiğinde ise BM Genel Kurulu sera gazı salınımı meselesinin küresel ısınmaya ciddi ölçüde yol açtığı gerçeğini ilk kez açıkça kabul eden ve bunu insanlığın ortak sorunu ilân eden bir karar aldı (Karar 43/53). Bu kararın tarihi olmasının nedeni yalnızca insan kaynaklı eylemler ile küresel ısınmanın bağlantılı olduğu gerçeğinin kabul edilmesi değil, aynı zamanda bu sorunu küresel ölçekte bilimsel veriler ışığında değerlendirecek ve çözüm önerileri geliştirecek bir mekanizma olarak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) kurulmuş olmasıdır. 195 devletin taraf olduğu IPCC hâlâ iklim değişikliği konusunda verileri en çok referans alınan küresel otorite konumunda. 1990’daki ilk değerlendirme raporunda, sanayileşmiş ve kalkınmış devletlerin iklim değişikliğiyle mücadelede diğerlerinden ayrışan seviyede bir sorumluluk taşıdığını belirten IPCC, böylece günümüzde çokça atıf yapılan “ortak ama farklılaştırılmış sorumluluk” konseptinin ortaya çıkmasını sağladı.
Yeri gelmişken “ortak ama farklılaştırılmış sorumluluk” konseptine özel bir parantez açalım. Bu konsept, iklim değişikliği antlaşmaları setinin üzerine inşa edildiği en temel ilkelerden biri. Kendi başına doğrudan bir yükümlülük teşkil etmese de yükümlülüklerin devletler arasında nasıl paylaştırılacağına ilişkin temel yorum filtresi işlevini gösteriyor. Sera gazı salınımında tarihsel olarak en büyük paya sahip sanayileşmiş devletler ile buna katkısı hâlâ son derece sınırlı kalan devletler arasında yükümlülüklerin eşit değil, adil bir biçimde dağıtılması gerektiği anlamına geliyor. Zira IPCC verilerine (bkz. 3. Çalışma Grubu’nun 2022 Raporu) göre 1850 ve 2019 yılları arasında kalkınmış devletlerin sera gazı salınımına etkisi yüzde 57 iken en az kalkınmış devletlerin yüzde 0,4. Kaldı ki bu konsept, kolektif yükümlülüğün adil bir biçimde dağıtılmasında sadece tarihsel sorumluluğu değil, aynı zamanda kalkınma sürecini tamamlamamış devletlerin devam eden ihtiyaçların ve kalkınmış devletlerin sahip oldukları imkânların da hesaba katılmasını gerekli kılıyor.
1992’de, yani 1972’deki ilk büyük konferanstan 20 yıl sonra, Rio de Janeiro’da BM Çevre ve Kalkınma Konferansı toplandı. Bu konferanstan iki tane çok önemli çok taraflı antlaşma çıktı ki bunlardan biri İklim Değişikliğine ilişkin Çerçeve Sözleşme’ydi (UNFCCC). 1994’te yürürlüğe giren UNFCCC’nin amacı; atmosferdeki sera gazı birikiminin, iklim sistemine insan kaynaklı tehlikeli müdahaleyi önleyecek bir düzeyde tutulmasıdır. 198 taraf devletiyle UNFCCC, bugün hâlâ uluslararası hukukta iklim değişikliğine ilişkin temel antlaşma metni konumunda. Hemen her sene toplanan meşhur “COP” zirveleri UNFCCC çerçevesinde taraf devletlerin bir araya gelip bu antlaşma ile daha sonra ona bağlı olarak çıkarılan diğer uluslararası anlaşmaların uygulanmasının gözden geçirilmesini hedefler. 1997 tarihli Kyoto Protokolü, 2010 tarihli Cancun Anlaşmaları ve 2015 tarihli Paris Anlaşması, UNFCCC’ye bağlı olarak kabul edilen anlaşmalar arasında yer almaktadır. Bu anlaşmalar, çerçeve sözleşmede bulunmayan teknik detayları ve yükümlülükleri ortaya koymak için çıkarılmış olup bunlara sera gazı salınımını belli ölçülerde sınırlama taahhütleri, küresel ısınma için azami derece hedefi ve düzenli raporlama yükümlülüğü örnek olarak verilebilir.
Tarihçe kısmını bitirmeden önce devletlerin, uluslararası örgütlerin ve genel olarak uluslararası hukuk mekanizmalarının iklim değişikliği konusunda on yıllardır insan faaliyetlerine gitgide daha fazla odaklanmasının sebebini birkaç veriyle ortaya koyalım. Zira iklim değişikliği ilk bakışta o kadar büyük bir doğal olay gibi görünmektedir ki insan geçmişteki buzul çağları gibi olayları düşündüğünde, “bu zaten kendiliğinden olabilecek bir süreçse insanın katkısı ne kadar olabilir?’ sorusu akla gelebilmekte. Bilimsel veriler sera gazı salınımının iklim değişikliğinde temel etmen olduğunu ve bu salınımın bir kısmının doğal süreçlerden kaynaklanmakla birlikte büyük kısmının insan (salınımı arttıran ya da salınımı emen kaynakları yok eden) faaliyetlerinden kaynaklandığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyor. IPCC, sera gazı etkisi yapan üç temel gaz olan CO2, CH4 ve N2O birikiminin günümüzde son 800.000 yıldaki herhangi bir zamandan daha fazla olduğunu belirtiyor. Dünya yüzeyindeki sıcaklığın 1970’ten bu yana, son 2000 yıldaki herhangi bir 50 yıllık dönemden daha hızla arttığını da belirtiyor. Bunlara ek olarak ise sanayileşmenin başlangıcından itibaren insan kaynaklı toplam sera gazı salınımının yaklaşık %42’sinin 1990-2019 arasında meydana geldiğini ortaya koyuyor. Bunların hepsi 2023 tarihli rapordan, yani oldukça güncel veriler. IPCC, “herkes için yaşanabilir ve sürdürülebilir bir gelecek sağlama fırsatının hızla daraldığını” ve 2020–2030 arasında atılacak adımların binlerce yıl boyunca etkili olacağını öne sürüyor
Divan’ın Danışma Görüşü Vermesi Ne Anlama Geliyor?
Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 34. ve 65. maddeleri uyarınca Divan’ın iki temel yargısal faaliyeti var: Devletler tarafından önüne getirilen davaları karara bağlamak ve BM’nin organları ile uzmanlık kuruluşlarının talebi üzerine kendisine yöneltilen uluslararası hukuk meselelerine ilişkin danışma görüşü vermek. Davalara dair kararları bağlayıcıyken danışma görüşleri -adından da anlaşılabileceği üzere- bağlayıcı nitelikte değil. Bununla birlikte, “Dünya Mahkemesi”nin yetkin bir değerlendirmesi olarak görüldüğü için danışma görüşleri ciddi bir hukuki otoriteye sahiptir ve sorulan meseleye ilişkin uluslararası hukuk kurallarını yerli yerince tespit ettiği yönünde yaygın bir kabul vardır. Nitekim tarih boyunca danışma görüşleri sayesinde şekillenmiş, yerleşik hale gelmiş ve uluslararası hukukta değişimlere yol açmış pek çok kural mevcut. Her ne kadar 2004 ve 2024’te İsrail’in Filistin topraklarını işgaline ilişkin danışma görüşlerinin temel muhatapları tarafından dikkate alınmamasında olduğu gibi aksi örneklere de rastlansa da danışma görüşlerinin devletler, uluslararası örgütler ve uluslararası hukukçular nezdinde çok önemli bir referans noktası olduğu kuşkusuz.
Söz konusu danışma görüşünün de önemle karşılandığı, katılım sürecinin muhtemelen tarihi bir rekor seviyesinde yoğun olmasından anlaşılabilir. Sayabildiğim kadarıyla 85 devlet veya devlet benzeri yapı ile 13 uluslararası örgüt yazılı görüş sundu. Sözlü aşamada görüş sunma kervanına katılan başka devletler oldu. (Filistin sadece sözlü görüş sunmak suretiyle sürece katılan devletlerden biriydi ve Divan’da Filistin’i temsil eden heyetin arasında Türkiye’nin sayılı uluslararası hukukçularından Prof. Dr. Nilüfer Oral’ın olduğunu not edelim). Birçok sivil toplum kuruluşu da özel bildirim usulüyle görüşlerini sundu.
Danışma görüşü süreci, 12 Nisan 2023’te BM Genel Kurulu’nun temel olarak şu iki soruyu yanıtlaması üzerine Divan’a başvurmasıyla başladı:
1- İnsan kaynaklı sera gazı salınımının iklim ve çevre üzerindeki etkileri karşısında, devletlerin, gelecek nesillerin hakları da gözetildiğinde, hangi koruma yükümlülükleri bulunmaktadır?
2- Devletlerin, özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenen küçük ada devletleri dikkate alındığında, hem birbirlerine hem de halklara ve bireylere verilen ciddi zararlara ilişkin sorumlulukları nelerdir?
Divan birbiriyle bağlantılı olan bu soruları değiştirmeden kabul etti ve aynı sırayla cevapladı. Böylesine geniş kapsamlı soruları yanıtlamak; insan hakları hukuku, deniz hukuku, devlet olmaya dair uluslararası hukukun genel kuralları ve elbette çevre hukuku dahil olmak üzere uluslararası hukukun pek çok alt alanını dikkate almayı gerektiriyordu. Yüzlerce uluslararası antlaşma ve teamül hukuku kuralından oluşan bu kadar geniş bir kaynak havuzunun içinden çıkması zor olacağı için Divan sadece “en doğrudan ilgili uluslararası hukuk kurallarını” esas almak gibi bir ölçüt geliştirdi. Bu çerçevede, başta BM Şartı ile UNFCC-Kyoto-Paris üçlüsünden oluşan temel iklim anlaşmalarının yanı sıra Ozon Tabakası Sözleşmesi, Montreal Protokolü, Biyoçeşitlilik Sözleşmesi gibi sınırlı sayıda çevre hukuku antlaşmasını, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni, geçmiş Divan içtihatlarında da bilhassa çevre konusunda yer etmiş çevreye ciddi zarar vermekten kaçınma, çevrenin korunması için işbirliği yapma gibi birkaç uluslararası teamül hukuku kuralını; insan hakları alanında ise birçok insan hakları sözleşmesinde yer alıp artık teamül hukuku kuralı hâline gelmiş birkaç hakkı ve tüm bu çerçevedeki kuralların yorumuna ışık tutacak hakkaniyet, sürdürülebilir kalkınma, ihtiyatlılık gibi bazı genel hukuk ilkelerini temel aldı. Hâliyle uluslararası yatırım hukuku, ticaret hukuku, silahlı çatışmalar hukuku gibi ilgili olabilecek diğer alt alanların değerlendirme dışı bırakıldı.
Danışma görüşünün içeriğini analiz etmeden önce bu görüşün oybirliğiyle alındığını önemle not etmek gerekir. Her ne kadar hemen her bir yargıcın görüşteki bazı hususlara şerh düşen beyan veya ayrı görüşleri mevcut olsa da karara bağlanan temel hususların oybirliğiyle geçmesi, Divan tarihinde verilmiş 29 danışma görüşünde daha önce sadece 4 kez tanık olunmuş bir durumdu.
Danışma Görüşü Kazanımları ve Eksikleri
Yalnızca en dikkat çekici kazanımları listelemek istediğimizde bile ortaya uzun bir liste çıkıyor. İlk olarak, Kyoto Protokolü ile Paris Anlaşması’ndaki bazı özel yükümlülüklere açıklık getirilmesi önemliydi. Öncelikle, 2020 sonrasında yeni bir salınım azaltma hedefi belirlenmediği için fiilen uygulaması duran Kyoto Protokolü’nün resmi geçerliliğini koruduğu ve 2020 taahhütlerini yerine getirmeyen devletlerin yükümlülüklerinin hâlâ devam ettiği ortaya kondu. Paris Anlaşması’nda düzenlenen ulusal katkı raporu (NDC) sunma yükümlülüğünün devletlerin diledikleri biçimde sundukları herhangi bir raporla yerine getirilmiş sayılmayacağı; bunun aksine, devletlerin azami özen ve iyi niyetle Paris Anlaşması’nın hedeflerini gerçekleştirmeye çalışması ve bu çabayı yansıtan bir rapor sunması gerektiği vurgulandı. Dahası, Paris Anlaşması’nda ikincil ya da ideal bir hedef gibi algılanan “küresel ısınmayı sanayileşme öncesi dönemin en fazla 1.5°C üzerinde tutma” amacının, günümüz bilimsel verileri ışığında birincil hedef olduğu ve devletlerce eşik noktası olarak 2°C’nin değil, 1.5°C’nin esas alınması gerektiği belirtildi.
İkincisi, iklim değişikliğine ilişkin uluslararası hukuk rejiminde uluslararası teamül hukukunun belirleyici rolü teyit edildi. Uluslararası teamül hukuku kuralları, devletlerin akdettiği uluslararası antlaşmalardan bağımsız bir şekilde ve istisnai durumlar haricinde her devlet için geçerli kurallar yarattığı için bu teyidin anlamı şu: ABD gibi Paris Anlaşması’ndan çekilme hamlesi yapan devletlerin, sera gazı salınımıyla mücadeleye ilişkin tüm yükümlülüklerinden kurtulmuş sayılamaması. Bir başka açıdan ise ilgili antlaşmalardaki hükümlere uymanın tüm yükümlülüklere riayet edildiği anlamına gelmeyebileceği, zira teamül hukukunun ayrı ve bağımsız bir kaynak olarak varlığını sürdürüyor olması. Antlaşma hükümleri sabit kalsa bile teamül hukuku kurallarının şartlara göre değişebileceği dikkate alındığında, ileriki yıllarda antlaşmaların yeni koşullara ayak uyduramaması durumunda yükümlülüklerin teamül hukuku çerçevesinde güncellenmesi olanağına böylelikle kapı açık tutulmuş oldu.
Üçüncüsü, bazı devletlerin, iklim anlaşmaları ile uluslararası hukukun genel rejiminden ayrılmış özel bir hukuk düzeni (lex specialis) tesis edildiği iddiası reddedildi ve başkaca ilgili uluslararası antlaşmaların yanı sıra teamül hukukunun genel kurallarının bu alanda bağlayıcı olduğu belirtildi. Dolayısıyla genel uluslararası hukuk kuralları ile iklim anlaşmalarından doğan kuralları birbiriyle çelişkili değil, birbirini tamamlayıcı olarak değerlendirilmeli.
Dördüncüsü, insan kaynaklı iklim değişikliği faaliyetlerinin küresel, eş zamanlı ve çok katmanlı niteliği kimin ne kadar sorumlu olduğunu belirlemeyi zorlaştırıyor olmasının, bu faaliyetlerin sınır aşan ciddi zarar olarak nitelenmesine engel olmadığını vurgulandı ve dolayısıyla kolektif zarar durumlarının çevre hukukunda sınır aşan zarar kavramını aşan ayrı bir durum oluşturduğu tezi kabul edilmedi. Böylece sınır aşan zarara dair çok sayıda kural ve içtihadın uygulanması imkânının önü kapanmadı.
Beşincisi, devletlerin özen yükümlülüğünün kendi koşullarına göre farklılaşabileceği kabul edilse dahi bu durumun hiçbir devleti yükümlülüklerden tamamen kurtarmayacağı ve keyfi imkânsızlık iddialarıyla özen yükümlülüğünden kaçınılamayacağı vurgulandı. Ayrıca iklim değişikliği bağlamında özen yükümlülüğün son derece katı olduğu belirtildi. Yeri gelmişken yakın zamanda yürürlüğe giren İklim Kanunumuzun bu bakımdan önemli bir adım olarak görülebilir. Salınım ticaret sistemi, teşvikler ve idari para cezaları gibi bu mevzuatta yer verilen düzenlemeler, gelecekte Türkiye’nin özen yükümlülüğü kaynaklı uluslararası sorumluluktan kaçınması bakımından devletin elini güçlendirecektir.
Altıncısı, özen yükümlülüğünün belirli usuli yükümlülükleri de beraberinde getirdiği ve sera gazı salınımını önemli ölçüde etkileyen durumlarda çevresel etki değerlendirmelerinin (ÇED) yapılmasının zorunlu olduğu ifade edildi.
Yedincisi, iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyesinin yükselmesi sonucu toprakları sular altında kalan devletlerin deniz yetki alanlarının bundan etkilenip etkilenmeyeceği konusundaki yoğun tartışmalara, bu devletler lehine bir nevi nokta konuldu. Zira BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre kıyı hatları ve buna bağlı olarak deniz yetki alanlarının sınır koordinatları bir kez beyan edildikten sonra kara ülkesindeki değişimlerden ötürü bunların bir daha güncellenme zorunluluğunun olmadığı açıkça belirtildi. Öte yandan, bu ifadenin yoruma açık bir şekilde kaleme alınmış olması ve yetki alanlarının kara ülkesindeki hiçbir değişiklikle değişmeyeceğini çok daha doğrudan bir şekilde ifade edecek bir lafzın seçilmemesi dikkat çekiciydi. Bu sebeple “bir nevi nokta” konuldu ifadesini tercih ettim.
Benzer seviyede bir muğlaklığı, kara ülkesinin tamamen veya büyük ölçüde sular altında kalması riski olan devletlerin devletlik statüsünü kaybedip kaybetmeyeceği sorusuna verilen ve sekizinci kazanım olarak sayacağımız cevapta da görüyoruz. Zira bir devlet bir kez ortaya çıktı mı kurucu unsurlardan birinin varlığını kaybetmek illa ki o devletin ortadan kalkmasına yol açmaz denilerek tarihi olduğu kadar tartışmalı bir içtihada imza atıldı. Bazı yargıçlar ifadelerin müphemliğini yetersizlik olarak eleştirirken bir yargıç (Yargıç Tomka) ise tam tersine, Divan’ın uluslararası hukukun devlet olma kurallarını adeta bir kural koyucu gibi değiştirerek kendi yetkisini aştığı yönünde bir eleştiride bulundu.
Dokuzuncusu, iklim değişikliği sebebiyle göç etmek zorunda kalacak kitlelerin geri gönderilme yasağına tâbi olabileceği belirtilerek sığınma hakları açıkça tanıdı. Bu, tarihi bir içtihat, çünkü mevcut uluslararası göç hukuku kurallarına göre iklim göçmenlerini mülteci statüsüne sokmak pek mümkün değil. Hâliyle mülteci kategorisindekilere ek olarak uluslararası korumaya tâbi ayrı bir sığınmacı kategorisinin önü açılmış oldu. Buna karşın, danışma görüşünün geri gönderilme yasağına ek olarak pozitif yükümlülüklere değinmemesi sebebiyle bu içtihadı eksik bulan bir görüş (Yargıç Aurescu) de ortaya kondu.
Onuncusu, sera gazı salınımına ilişkin yükümlülüklerin ihlalinden doğan zararın devletlere atfedilebilmesi bakımından isnat bağının kurulmasına dair belli esneklikler tanıyan bir standart ortaya kondu: Zarar ile haksız eylem arasında “yeterince doğrudan” ve kesin bir illiyet bağının bulunması. Ayrıca Divan, bilimsel gelişmeler sayesinde her devletin sera gazı salınımına tarihsel katkısının hesaplanabileceğini ve tekil vakalarda devletlere düşen payın belirlenmesinin mümkün olduğunu kaydetti.
On birincisi, zararın hesaplanmasında kesin delil yokluğunun her zaman tazminata hükmedilememesi sonucunu doğurmayacağı, Divan’ın 2012 tarihli Diallo Kararı’nda geliştirilen içtihada atıfla ortaya kondu. O kararda “hakkaniyet” esasında bir tazminata hükmedilmiş, zira ortaya çıkan zararın kesin niteliğinde belirsizlik bulunduğunda eldeki deliller ve hakkaniyet çerçevesinde tespit edilebilecek makul bir zarar yelpazesi çerçevesinde tazminata karar verilebileceği kabul edilmişti. Bu içtihat, küresel ısınmaya katkı sağlayan devlet faaliyetlerinin çoğu zaman doğurduğu zararın ve buna ilişkin kesin delillerin bire bir ortaya konmasının mümkün olmaması açısından özel bir önem taşıyor.
On ikincisi, iklim anlaşmalarındaki yükümlülüklerin tüm taraf devletlere karşı ve hepsi tarafından ileri sürülebilecek yükümlülükler (erge omnes partes) olduğu tescillendi. Bunun en önemli sonucunun ilgili antlaşma kapsamındaki konularda doğrudan zarar görmemiş devletlerin dahi diğer devletlerin yükümlülük ihlallerini uluslararası yargı mercileri vs. önünde ileri sürebilmesi olduğunu, günümüzde gitgide artan sayıda soykırım davalarından görebiliyoruz.
On üçüncüsü, devletlerin sera gazı salınımına karşı almamaları durumunda sorumluluklarına yol açabilecek önlemler arasında fosil yakıt üretimi ve tüketimini kısıtlayıcı tedbirlerin yer alması dikkat çekiciydi. Her ne kadar bu konuda net ve bağlayıcı hükümlerden kaçınılmış olması bir başka açıdan bakınca danışma görüşünün eksiklerinden biri olarak görülebilecekse de bu faaliyetlerin sorumluluk doğurabileceği ihtimaline özel olarak değinilmesi yine de kayda değer.
Peki, danışma görüşünde göze çarpan eksikler neler? Bu liste, kazanımlar listesi kadar uzun değil. Ancak kısa bir liste oluştursa da pek çokları açısından danışma görüşünün hayal kırıklığı olarak görülmesine yetecek eksikler.
İlk olarak, danışma görüşünde “özel olarak etkilenen ve en kırılgan durumdaki devletlere” ve yerli halklara yönelik özel yükümlülüklere deniz yetki alanları gibi sınırlı hususlar dışında değinilmemesi, hem de soru formüle edilirken bunlara özel vurgu yapıldığı hâlde, danışma görüşünü talep eden devletler açısından önemli bir eksiklik olarak değerlendirilebilir. Divan, bu tutumunu hiçbir devlet veya devlet grubu özelinde yükümlülüklere ve sorumluluklara değinmeden genel bir şekilde hukuki sonuçlara odaklandığını söyleyerek açıklasa da birden fazla yargıç bu tutuma katılmadığının ve önemli bir fırsatın kaçırıldığının altını çizdi.
İkincisi, yükümlülüklerini ihlal eden devletlerin uluslararası sorumluluğunun sorulduğu ikinci soruya verilen yanıtta iklim değişikliğine özgü herhangi bir giderim belirtilmeden yalnızca genel giderim kuralları sıralandı. Zira Divan, iklim anlaşmalarında özel giderim yolları öngörülmediği için genel kuralların ötesinde bir şey söylenemeyeceği şeklinde bir yaklaşım geliştirdi. Ancak yine birden fazla yargıç bu yaklaşımı eleştirdi ve danışma görüşünün bu kısmının herhangi bir uluslararası hukuk ders kitabında uluslararası sorumluluğa dair anlatılanların bir kopyası olmaktan öteye geçemediği şeklinde sert bir eleştiri dahi ortaya kondu. Eleştirenlere göre; yeniden ormanlaştırma, biyoçeşitliliğin onarımı, kıyı kaybını önleyici tedbirler, afet ve borç yardımı, altyapı inşası ve fosil yakıt üretiminin hızlı bir şekilde azaltılması gibi giderimlere karar verilebilirdi.
Sonuç
Söz konusu danışma görüşünü iklim aktivistleri ve onu talep eden devletler için tarihi bir zafer olarak görmek abartılı olur. Hatta böyle bir değerlendirme, yanıltıcı bir rahatlık ve rehavete yol açabilir. Zira önemli eksiklikleri olan, bazı kritik meseleleri kasıtlı olarak sessiz kalarak veya yuvarlak ifadelerle geçiştiren ve ikinci soruya verdiği yanıt gerçekten de herhangi bir uluslararası hukuk kitabındaki ilgili konu başlıklarının kopyası gibi olan bir danışma görüşüyle karşı karşıyayız. Yine de bazı önemli tespitler ve ileri adımlar mevcut. Böylesine karmaşık ve uluslararası toplumun çok sayıda aktörünün çok çeşitli görüşlerini sunduğu bir uluslararası hukuk meselesinde en azından bir nebze netliğin sağlanması ve hem de bunun oybirliğiyle gerçekleşmesi göz ardı edilemeyecek bir kazanım. Danışma görüşlerinin bağlayıcı olmamasının getirdiği doğal zayıflığı ise kamuoyunda yarattıkları etki, uluslararası hukuk çevrelerinde taşıdıkları otorite ile prestij ve ileride diğer uluslararası ya da ulusal mahkemelerde güçlü bir referans oluşturabilme kabiliyeti gibi avantajları sayesinde çok vahim bir eksik olarak değerlendirmeyebiliriz.