Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Üniversitenin geleceği

Üniversitenin geleceği

Değerli bir dost üniversitenin geleceği konusunda yazmam gerektiği konusunda provokatif bir telkinde bulundu. Bir krize dair düşünme lüzumu kendini hissettirdiğinden kayıtsız kalamadım. Akademinin geleceği konusunda olumlu şeyler söylemek gittikçe zorlaşıyor.

Geçen gün değerli bir dost üniversitenin geleceği konusunda yazmam gerektiği konusunda provokatif bir telkinde bulundu. Bir iki yazı yazmıştım evvelce. Ancak devam eden bir krize dair düşünme lüzumu kendini hissettirdiği için kayıtsız da kalamadım. Öyle bir zamandayız ki akademinin geleceği konusunda olumlu şeyler söylemek gittikçe zorlaşıyor. Yavaş bir ölüm üniversitenin yaşadığı şey. İnanması zor ve yapılacak şey yok gibi geliyor. Eğer gerçekten radikal bir durum varsa, cenazeyi kaldırmak için mevta dahil henüz kimse hazır değil. Üniversitenin yerine konacak şeyin ne olacağı pek belli değil. Yapay Zeka konusundaki ziyade hüsnüzannın yanlış olduğunu düşünenlerdenim. Yapay Zeka üniversiteyi ölümden kurataracak bir kurtarıcı değil bilakis cinayet şüphelilerinden biri. Ama eşkali henüz muhakemenin huzuruna tam çıkmadığı (taayyün etmediği) için hakkında net bir hüküm verilemiyor.

Üniversitenin rehabilitasyonu için ne yapmak gerekir? Form ve öze dair bir iki hususa değinmek mümkün. Herşeyden önce üniversite süresinin radikal bir şekilde kısaltılması gerekiyor. Temel eğitimin niteliği değişmeli. Müfredatın ilk yarısını gerçek hayat bilgisi dersleri yani her insanın sahip olması gereken yeni temel okuryazarlık skill’eri diyebileceğimiz (diyet, spor, data ilmi, insan ilişkileri, belagat, ergonomi, wellness, siber ve kişisel güvenlik, finansal kabiliyet gibi) konular oluşturmalı. Herkesin kompakt bir eğitimden (literal anlamda hayat bilgisi müfredatından) geçmesi gerekir. Ancak ondan sonra kişinin ilgilerinin belirleyici olacağı pratik bir derinleşme müfredatının devreye gireceği yeni bir eğitim konsepti lazım. Sosyal bilimler, mühendislik, tıp, hukuk gibi ilave konular ondan sonra gelmeli.

Üniversitelerde dört yılın çoğunu boş geçiren öğrencilerin hayatlarının en verimli çağını böyle olabileceğinden daha düşük bir verimle geçiriyor olmalarının önüne geçilmeli. Yani dört yıllık üniversiteler iki yıla, iki yıllık meslek yüksek okulları da bir yıla indirilmeli. Eğitimle kaybedilen zaman pratik deneyimle kurtarılmalı ve hayata geçiş için eğitimin rehavetli kampüslerinde geçirilen süre azaltılmalı. Böylece mezun olmadan ve iş bulmadan evlenemeyen ve evlenme çağına gelmek için genç olmaktan çıkmak zorunda bırakılan kişilerin (olgunlaşmakta eğitime takılanlar) hayata daha doğru zamanda dahil olmaları sağlanabilir. 

Türkiye gibi ülkelerin yaşadığı nüfus/demografi krizinin bir çözümü de insanların hayata dahil olmasını geciktiren ve en verimli zamanlarını verimsiz geçirdikleri üniversite dönemini kısaltmaktır. Böylece hayata giren insanların aile kurma (ve çocuk yapma) fırsatları daha erkenden erişilebilir hale gelir. Üniversiteye dair oluşturulan mezun değilsen değersizsin baskısının yolaçtığı eğitim enflasyonu, hayata katkının değer gördüğü yeni bir kişisel gelişim ahlakıyla tadil edilmeli. İşsiz ünivesite mezunu olacağına, üniversitesiz bir tamirci yahut meslek erbabı olmak insanların gözünde daha değerli hale gelmeli. Üniversite eğitimi bir kaynak israfı olmamalı. Burada asıl israf edilen, eğitimi verenlerin masrafları değil, eğitimi alanların hayatlarıdır.

Üniversitenin bir liberal kültür eğitimi alınan bir yer olduğunu savunanlar ile üniversitelerin bir tür meslek okulu olması gerektiğini savunanlar arasındaki tartışmada ben birinci gruba daha yakınım. Ancak bugün eskiden sadece üniversitede verilebilen/erişilebilinen beşeri bilimler yahut temel kültür edebinin (edebiyat, tarih, eleştirel düşünce vs) artık üniversitenin elinden çıktığı gerçeğiyle yüzleşilmesi gerektiği kanaatindeyim. Şüphesiz mühendislerin bile insan olmaya dair temel bir eğitimden geçmeleri gerekir. Fakat bunun yüzyıllar öncesinin “tempo”suna göre dizayn edilmiş mevcut zaman dilimleriyle, yani dört yıllık eğitim gibi aheste bir programla gerçekleştirilmesine artık gerek yoktur.

Zaman değişmiş, öğrenme temposu hızlanmıştır. Pek çok disiplin ofsaytta kalmış, pekçoğunun da yeniden tanzimi (reogranizasyonu) zorunlu hale gelmiştir. Eskiden bir teknik uzmanlaşma detayı olan data bilimi bugün herkes için temel eğitim unsuru haline geldi. Eskiden farzıkıfaye olan kimi şeyler bugün farzıayn oldular. Medrese nasıl üniversiteye inkılab ettiyse birkaç yüzyıllık geçmişte bugün de üniversite kendinden sonraki bir forma inkılab edebilir. Belki de bir medrese/mektep/tekke karışımına dönüşmek zorunda olacak. Yaşam bilgileri, ruh sağlığı, spor, askerlik gibi unsurlar eğitimin parçası olarak düşünülmeli. Yeni bir entegrasyona ihtiyaç var.

Gelelim öze dair önemli bir noktaya: Eğitimde metafizikten yerel gerçekliğe geçiş yapılmalı. Ne demek istiyorum? Çoğu insan eğitimi yukarıdan verilen bir eğitim olarak düşünüyor. Halbuki eğitim aşağıdan kazanılması gereken bir edebdir. Modernleşme ve küreselleşme çağlarında bu sorun fazla farkedilmemiş olabilir. Ancak bugün Nato’nun bile dağıldığı yersizyurtsuzluğun lüzumsuzluğa dönüştüğünün görüldüğü bir zamanda bu konunun önemi görünür hale geldi. Çünkü bilgi sosyolojisine ihtiyaç hissetmeyen bir ezber ve tekrarcı anlayışın nihai anlamda başarı ve verimlilik testinden geçemediğini görüyoruz.

Başka bir ifadeyle, metafizik kubbe yıklınca, yerel hakikat seralarına ihtiyaç olacak. Milli olmak zorunda olmayan bir yerliliğin insan bilimlerini yeniden ve alttan inşa etmesi gerekir. Öğrenme, soru ve ilginin peşinde koşulurken ortaya çıkan bir ter olmalı. Eğitim eğitimin sebebi olmamalı. Eğitim merakın sonucu olmalı. İhtiyacın neticesi olmalı. Amaçlılığa yakalanmayan bir eğitimin bir faydası olmuyor. Eskiden bunu insanların üstüne boca etmek mümkündü (kaçacak yerleri yoktu). Bu zamanın insanını, ilgisini çekmeden eğitmek artık zorlaşmıştır.

Özetle, eğitimin yerlileşmesi nasıl sağlanır derseniz bu, metafizik kabuller ve kalıpların talimi yerine lokal bir sorun hakkında düşünme ve çözüm bulma çabasıyla mümkündür. Eğitim, bir işi yaparken ortaya çıkan bir sonuç olmalı. Kullanmadığın bilginin sana ve başkasına bir faydası olmuyor. Wittgenstein’ın kelimelerin anlamına dair tespiti, anlamın yerindeliği açısından da geçerlidir. Bir kelimenin anlamı onun kullanımıdır. Birşeyin anlamlı olması için kullanıldığı bağlamdan neşet etmesi gerekir. O bağlamı hesaba katmayan öğrenmeler uyumsuz ve faydasız başarılar üretir. Eğitim felsefesinin pragmatik bir viraj dönerek hayata bulaştırılması gerekiyor. Dünyada başka hiçbir yerde olmayan birşeyin bilimini yapıyorsan gerçekten sahici bir bilim yapıyorsun demektir. Gerisi başkasının yaptığı bilimin uzantısı ve anlama dönüşmeyen bir tekrarı olmaktan kurtulamıyor. Bugün Türkiye’de felsefe veya düşünce denince insanların meselelerden çok isimleri düşünüyor olması bu sorunun en büyük delilidir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın