Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Yargı kararları ve yanlış yerde olanlar 

Yargı kararları ve yanlış yerde olanlar 

Enver Aysever ve Murat Övüç “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama” suçundan haksız yere hapisteler. Ama gerçekten bu suçu işleyenler, sistematik olarak nefret yayanlar, hedef gösterenler dışarıdalar.

Bir zamanlar Cennetin ve Cehennemin bekçileri, Zeus’a şikâyette bulunmuşlar: “Her iki tarafta da orada olmayı hak etmemiş insanlar var” demişler. 

Zeus bu şikâyeti haklı bulmuş ve şöyle demiş: 

“Yargı kararlarının kötü olması, insanların giyinik olarak yargılanmasından kaynaklanıyor… Ruhları kokuşmuş pek çok insan, [gerçek yüzünü] güzel bedenle, soylulukla ve zenginlikle örtüyor.”

İnsanları örten bu şeylerin “yargıçların görüşünü engellediği” hükmüne varan Zeus, çözümünü şöyle açıklamış: 

“Bu haksızlıklara son vereceğim… [Bundan sonra] insanlar çıplak yargılanacak!”

Adil bir yargının, bütün insanlara eşit muamele etmesi, onların hiçbir kimlik özelliğine, yani soyuna, sopuna, malına, mülküne, ideolojisine bakmaması gerektiğini böyle anlatıyordu Sokrates. 

Enver Aysever ve diğerleri

Türkiye’de de dışarıda olması gerekirken içeride olanlar, içeride olması gerekirken dışarıda olanlar var. 

Gazeteci Enver Aysever “Cumhuriyet’in ahlakını bozan, Menderes’ten bu tarafa gelen bütün sağcılardır. Sağcılık suçtur. Sağcı olduğunuz zaman ahlaksız olursunuz ya da ahlakınız ahlaksızlık olur” demiş.

Aysever’in sözleri, ne kadar saçma, haksız ve rahatsız edici olsa da ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken sözler. Bir liberal demokrat olarak benim için de öyle. Bu sözlerden dolayı tutuklu yargılanması da ayrıca kabul edilebilir değil. 

Yakın geçmişte gazeteci Ercüment Akdeniz’in tutuklanmasını ve aylarca yok yere hapis yatmasını hatırlayalım. 

Murat Övüç’ün başörtüsü ile poz vermesini de “aşağılama” amacını taşıyor şeklinde değerlendirmek doğru değil.

Bunlar, artık geride bırakmamız gereken ifade özgürlüğü problemleri.

Yargıyı adalete yakınlaştırabilmek

Mesele “içeride” olanlardan ibaret değil. 

İçeride olması gerekirken dışarıda elini kolunu sallayarak gezenler de var ve onların varlığı da adalet hislerini zedeliyor. 

Mesela trafikte veya başka bir yerde bir şiddet hadisesine şahit olup dehşete kapılıyorsunuz. Olayın ardından gözaltına alınan saldırganın kısa sürede bırakıldığını öğreniyorsunuz. “Bu böyle olmamalı” diyorsunuz.

Daha şokun etkisinden çıkmadan failin serbest kalmasını sağlayan türden yargı kararları insanların adalet duygularını isyan ettiriyor. 

Geçenlerde saldırıya uğrayan ve kafatası hasar gören bir çocuğun babası şunu söylüyordu: “Parçalandığı için kemikleri yerine koyamamışlar ve titanyum parça takmışlar. Ben daha hastaneden çocuğumu çıkaramadan [saldıran] çocuk “baba tahliye” diye paylaşım yapıyor.”

Ayrımcılık, nefret suçları, suç işlemeye tahrik ve cezasızlık sorunu

Bir de mevzuatın doğru dürüst uygulanmamasından dolayı binlerce yıl hapis cezası alması gerekirken dışarıda olanlar sorunu var. 

Rahat rahat linç kampanyaları düzenleyen, fitne-fesat çıkarmayı bir siyasi pratik olarak yıllardır sürdüren şebekelerin ve örgütlü kötülüğe elebaşı olanların ve suça iştirak edenlerin dışarıda olmaları ve can yakmaya devam etmeleri sorunu var. 

Bu da esas olarak ayrımcılık yasağının doğru dürüst uygulanmamasından, evrensel hukukun da Türkiye hukukunun da bir parçası olan suçların etkili biçimde cezalandırılmamasından kaynaklanıyor.

Aslında bu açıdan Türkiye’de mevzuat kötü değil; eksiklikler olabilir ama ayrımcılık yasağını uygulamak ve ırkçı saldırı ve kışkırtmaları cezalandırmak için gerekli hukuki zemin var. Ama doğru dürüst uygulanmadığı için bir cezasızlık sorunu da var. 

Bunu da en çok mültecilere, göçmenlere, azınlıklara ve uluslararası öğrencilere yönelik hedef gösterme ve şiddete teşvikte görüyoruz. 

Örneğin Kayseri’deki kışkırtma sonrası birçok yerde Suriyelilere saldırılar başladığında, olup bitenlerden habersiz Antalya’da bisikletiyle giderken yolu kesilip bıçaklanarak öldürülen Ahmet El Naif 17 yaşında bir çocuktu. Şimdi onun canına kıyılmasına sebebiyet veren türden tezgâhları defalarca kurup gencecik çocukların kanına girenler, hala iş başındalar ve muhtemelen yarın yeni bir nefret zerk etmek ve çatışma dalgası çıkarmayı denemek için düğmeye basılmasını bekliyorlar. 

Üstelik onlar, Aysever ve Övüç’e isnat edilen “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama” (TCK m. 216) suçunu örgütlü biçimde işlemenin yanında, “Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma” (TCK m. 217/A) ve “Suç İşlemeye Tahrik” (TCK m. 214) gibi bir dizi suçu birlikte işliyorlar. Hemen ardından çocukların, gençlerin kolektif cinayete kurban gittiği suçları.

İlginç olan, bu milliyetçi, ulusalcı, Türkçü maskeler takan (veya gerçekten de öyle olan, bunun önemi yok) ve şiddet örgütleyen, bazı Telegram ve benzer mecralarda silah paylaşımı ve nasıl insan bıçaklanacağı gibi paylaşımlar yapan grupların, yetkililer tarafından yabancı istihbaratlar tarafından yönetildiği dile getiriliyor ama bu şebekeler faaliyet göstermeye devam ediyor.

Gerçekten onlar İngiltere, İsrail veya başka bir devlet adına mı örgütlüyorlar bu kötülüğü, yoksa kötülüğü sadece kötülük adına mı yapıyorlar, günün sonunda bunun da önemi yok. Ama eğer amaç Türkiye’ye zarar vermekse sosyal medyanın yumuşak karnı olduğunun anlaşıldığı günden bu yana bunu rahat rahat ve olabilecek en etkili şekilde yapabiliyorlar.

Yılların emeğini bir günde sıfırlayan bir sabotajın öyküsü

En somut ve can yakıcı örneklerden biri, Türkiye’nin uluslararası öğrencilerle ilgili hedeflerini çok başarılı biçimde sabote etmiş olmaları. 

Karabük üzerinden siyah öğrencilere yönelik -Türkiye toplumunda belirgin bir siyah düşmanlığı da olmadığı halde- olarak başlattıkları kampanya, çok boyutlu çalışmalara konu edilmesi gereken çok sonuç alıcı bir yıkım hareketi olarak gerçekleşti.

Karabük’e saldırı turları için kayıt yaptırıp sıraya girenler, saldırılar, aşağılamalar ve tacizlerle, bir anda bir irin seli akıtıldı.

Türkiye’nin stratejik hedefleri doğrultusunda uluslararası öğrenci getirmek için insan üstü bir çaba gösterenlerin bütün emeği bir anda heba edildi.

Buna uluslararası öğrencilerimizi geri gönderme merkezlerinden toplatan bir “Göç Yönetimi” de eklenince, “Türkiye Yüzyılı” hedefi çerçevesinde 1 milyona ulaşması istenen uluslararası öğrenci sayısı bu yıl 360.000 gibi bir rakamla bu hedefin çok altında kaldı. 

“Uluslararası öğrenci sayısında düşüş trendi 2022 yılında başladı” diyor UDEF Başkanı Abdullah İslam, “son 5 yılda gerçekleşen düşüşü de yıllık bazda bu oran üzerinden hesapladığımızda, 2022 yılındaki normal artış hızı (%19.83) devam etseydi 2026 yılında 643.106 civarında bir uluslararası öğrenci sayısına ulaşmamız gerekiyordu. Yaşanan düşüşlerdeki toplam kaybımız 283.106 öğrenci.”

Türkiye’ye kültürel ve maddi bakımdan olağanüstü bir servete mal olan ve hiçbir tanıtım bütçesiyle telafi edilemeyecek bir imaj kaybı, bir yumuşak güç yitimi böyle yaşandı.

Mülteci veya uluslararası öğrenci düşmanı olmak kolay. Çünkü sahip çıkanı yok. Ama Türkiye’deki hiç kimse, çoğunluklar da bundan azade değil.

Düşündürücü olan, Müslüman düşmanı, Kürt, Alevi, Sünni, Şii, azınlık veya Ermeni düşmanı sistematik biçimde nefret yayan grupların bunu hala hoyratça yapabiliyor olmaları.

Ve bir ülkenin, birilerinin kendi toplumuna 7/24 bunu yapmasına izin vermesi.

Neyse ki bu ülkede insanları hala birbirine bağlayan güçlü bağlar var, çünkü bu kadar çok yönlü nefret bombalamaya normal şartlar altında iç savaş çıkması gerekirdi. Çok şükür bu olmuyor ama toplumda düşmanlığın her türünü taşıyanlarla her an karşılaşmak mümkün. Bu da gündelik hayatta insanları nefrete maruz bırakıyor.

Gerçekten çıplak bir yargılama için 

Başa dönecek olursak, Sokrates’in öyküsündeki gibi bizi çıplak yargılayacak veya Themis gibi kendi gözlerini bağlayacak bir yargıya ihtiyacımız devam ediyor. 

Bu ülkede yaşayan herkesin kendisini güvende hissedebilmesi ve birbirine karşı güven tesis edebilmesi için her şeyi yerli yerine koymak gerek. İçeride olmaması gerekeni çıkarıp, yerine içeride olması gerekeni koymak gerek.

İnsanları örten ve görüşünü engelleyen çok şey var. Ama Zeus’un çözüm yöntemindeki inceliği daima akılda tutmak gerek: İnsanları çıplak yargılamaktaki amacı unutmamak yani. 

Bunun için hâkimin görüşünü bozan her türlü perdeyi, zenginlik, siyaset, kimlik ve başka türden perdeyi kaldırmak gerek.

Adalet hak edene hak ettiğini vermek, her şeyi yerli yerine koymaktır.

Çok travmatik dönemler geçirdik, çok hadiseler yaşadık. Birbirimize karşı güven sorunumuz var. Ama artık bütün bunları geride bırakıp, yeni bir sayfa açmak için de bir yerden başlamak gerek. 

İçeridekilerden başlamak isabetli olur.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın