Zeynep Tüfekçi NYT’ye yazdı: Seçim tahminlerine güvenmeyin

Salgının başında Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin “gerekli değil” diye açıklamasından sonra uzman doktorlar bile konuşamazken, maske kullanımı için verdiği mücadelede ve öncesinde birçok konuda yaptığı erken uyarılarla dünya kamuoyunun dikkatini çeken Tüfekçi, bu sefer de Biden’ı favori gösteren anket modellemelerini kaleme aldı.

İşe giderken ıslanmaktan korktuğumuzda, meteoroloji uzmanlarının hazırladığı bilgisayar modellerine bakarız. Eğer tahminler yüzde 80 yağmur yağacağını gösteriyorsa yanımıza şemsiye alırız.

Salı günkü seçim için de istatistikçilerin seçim modellerine bakıp seçim sonucunu öğrenmeye çalışıyoruz. Adayınızın kazanma ihtimalinin yüzde 80 olduğunu söylemeleri güven veriyor.

Ama Donald Trump’ın 2016 zaferiyle bu kalıpları bertaraf etmesinden sonra, artık bu seçim tahminleri de sorgulanır oldu.

Tahminleri görmezden gelmek için güçlü gerekçeler var.

Bir kere bu modellemeler neden var? Niye sadece anket ortalamalarını dikkate almıyoruz?

Çünkü başkanlar genel değil eyalet bazında seçiliyor ve 50 ayrı eyaletteki verilerin işlenmesi ortaya tahmini çıkarıyor.

Bir olayı modellemek için iki dayanak var. Bir: temel kaideler, yani olayı etkileyebilecek mekanizmalar, İki: Olasılıklar, yani anket vb. ölçümler.

Temel kaideler, “daha iyi ekonomi mevcut başkana yarar” gibi tecrübeyle edinilmiş derslere karşılık geliyor. Anketlerde ise, neyin nasıl ve neden olduğuna cevap veren hiçbir teori yok. Sadece üretilen numaraları kullanıyoruz.

Seçim tahminleri birçok girdiye göre modelleniyor. Eyalet ve ülke genelindeki anketlere ekonomik meseleler ve başka ulusal meselelere dair anketler de dahil. Şöyle yapılıyor: Örneğin seçim sonucuyla ilgili yapılan 1000 ayrı simülasyonda Biden bunların 800’ünde 270 eyalet oyuna ulaşıyorsa, yüzde 80 kazanma şansı var deniyor.

İşte tam burada hava durumu ve seçim tahminleri birbirinden ayrılıyor. Hava durumu için temel kaideler mevcut: Atmosfer dinamiklerinin nasıl çalıştığını takip eden üst düzey bir bilimsel çalışma  ve yıllarca gözlem istasyonlarında gün gün, ay ay ölçülüp alınmış veriler. Seçimler için ise elde bu bilgi birikimi ve verilerin yanından geçen bir şey bile yok. Seçmenleri neyin etkilediğine dair bazı teoriler olmakla birlikte, insanların birine neden ve nasıl oy verdiği konusunda geliştirilmiş incelikli bir izah bulunmuyor. Anket verileri bu konuda çok kıt imkânlar sunuyor.

FiveThirtyEight ve The Economist’teki gibi günlük güncellenen seçim tahminlerinin çoğu mevcut anketlere ve geçmiş seçimlere dayansa da, bazı temel kaidelerin katkı sağlamasına olanak tanıyor. Birçok modelleme 1972’den itibaren anketlerden yararlanıyor, yani şu anda elimizde 12 sarih seçim örneği var. Bir başka deyişle tüm bu varsayım ve tahminlerin doğruluğunu ölçmek için elimize sadece 12 şans geçti, ki bunların ne kadar kullanışlı olduğu da bilinmiyor.

Çetrefilli mesele şu: Hava olaylarının aksine, başkanlık seçimleri koşulların tekrar ettiği “mükerrer” olaylar değil. Facebook muhtemelen  2012’ye kadar seçimlerde büyük bir rol oynamadı. Trump’ın “olmasaydı kazanamazdım” diye düşündüğü Twitter ise 2006’ya kadar yoktu bile. Acaba  birkaç televizyon kanalının kamu alanını domine ettiği 1972’de yapılmış bir seçim, 2020 seçimleri hakkında en fazla ne söyleyebilir?

Eyalet oylarını yorumlamak da ayrıca  zorlu bir mesele. Bir adayın seçimi yüzde 53 ile kazanması bunun kesin bir zafer olduğu anlamına gelir. Ama bir olasılık modeli o adaya yüzde 53 kazanma oranı verdiğinde bu, 100 simülasyon yapıyorsak 53’ünü o adayın, 47’sini rakibinin kazanması demek. Neredeyse eşit şanstalar.

2016 seçimleri için FiveThirthyEight, Hillary Clinton’a 71.4 kazanma şansı verdi. Tüm tahminlerde Clinton’ın seçimleri kaybetmesine üçte bir ihtimal verildi. Hatta NYT seçim günü %85 Clinton zaferi tahmininde bulunmuştu.

2016’dan sonra, FiveThirthyEight gibi siteler, farklı olasılık ve senaryolara da odaklanarak ve insanlara üzücü mağlubiyetlerin mümkün olduğunu hatırlatarak, sunum anlamında daha iyi bir noktaya geldi. Öngörülerin ana merkez noktası hâlâ “tahminler.” Yine de ibrenin ezici bir şekilde belirli bir yöne döndüğünü gören insanlar o kadar da “her şey olabilir” havasına kapılmayabilir.

2016’daki temel problem, anketçilerin eyalet seçmeni modellemelerini yaparken yaptıkları varsayımlardı. Anket şirketleri özellikle Orta Batı’da, seçmenin eğitim düzeyini ölçmekte biraz başarısızdı. Dahası, geç oy kullananlar daha çok Trump’a oy vermeye meyilliydi, ve Trump’ın destekçileri de seçim günü bilançosunda tahminlerin varsaydığından daha çok çıktı. En küçük değişimler bile büyük önem arz etmekte ve bu eğer bir eyalette gerçekleşiyorsa, birçok benzer eyalette de muhtemelen aynısı gerçekleşiyor.

2020 yılına gelindiğinde önceki seçimlere veya anketlere dayanmak daha da zor: push poll’ların (negatif kampanya tekniği, sahte anket) güvensizliği ve cep telefonu çağının ortasında, bir de pandemi var. Çoktan oy kullanmış olanlarla hâlâ anket yapılmaya devam edilirken, bu görülmemiş erken oy kullanma sayısı bize ne anlatabilir? Seçimden aylar önce yapılmaya başlanan ve belirsizliği daha da artan tahminler erken oy kullananları ne kadar etkiliyor? Pandemide büyük risk altında olan yaşlılar oy kullanacak mı? Cumhuriyetçiler seçim günü sandıklara akın edecek mi? Gizli seçmenler ne kadar rol oynayacak? Bu tür büyük bilinmezler, hele kazananın hepsini aldığı eyalet seçimleri, muğlaklığa daha da bir muğlaklık katıyor.

Aslında seçim tahminleriyle hava durumu tahminleri arasında bir başka can alıcı nokta daha var. Yüzde 20 yağış tahmini ve şemsiye almayın uyarısı yapıldığında yağmurun yağma ihtimalinde bir değişiklik olmuyor. Ama seçim modellemeleri insan davranışlarını aktif bir şekilde etkiliyor.

Mesela 2016’da seçimlere günler kala FBI Başkanı James Comey’nin Kongre’ye bir mektup yazarak Clinton mail’lerine dair soruşturma açtığını belirtmesi, yarışın tüm dinamiğini değiştirdi. Comey sonradan bu kararı almasında Clinton’ın nasılsa kesin kazanacağını düşünmesinin belirleyici faktör olduğunu kabul etti.

2016 seçimleri öncesinde Cumhuriyetçiler tarafından istila edilen Facebook da aynı şekilde dezenformasyonun yayılmasına Clinton’ın net favori pozisyonunu değiştireceğini düşünmedikleri için mi müdahale etmeme yaklaşımını tercih etti? Acaba daha önce haberlerde yazıldığı gibi Obama yönetimi de Rus müdahalesini bilmelerine rağmen, bunu açıklamayı Clinton’ın kesin zaferinin gerçekleşmesinden sonrasına mı bırakalım dediler?

Şüphesiz, bir çalışmada araştırmacıların ortaya koyduğu üzere, seçim tahminlerine maruz kalmak, sonuca dair keskin varsayımları artırıyor, birçok kişinin kafasını karıştırıyor ve katılım oranını düşürüyor. Clinton seçmenleri acaba nasılsa sonuç belli diye oylarının pek önemli olmadığını düşünüp evde mi kaldı? Kararsız seçmenler Donald Trump lehine protesto oyu mu kullandı? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Olasılık modelleri ilk sahneye çıktığında, bunun belirsizliği artıran at yarışı gazeteciliğinin (çünkü öteki türlü işin ne heyecanı kalır?) etkisini kıracağı, daha temel ve politika odaklı meselelere dönüleceği konusunda umutlanmıştım. Aksine, bu modellemeler at yarışı gazeteciliğine entegre oldu.

Tüm bu belirsizliğe, anlaşılmazlığa ve kırılganlığa bakıldığında, mesela artık öngörülerde verilen yüzde 20 ve yüzde 40 kazanma ihtimali arasında pek anlamlı bir fark göremiyorum. Bu, öngörülerin artık eskisi gibi kullanışlı olmadığını, hatta fazla ciddiye alındığında zararlı bile olabileceğini söylemenin bir başka yolu.

Tahminleri güncellemek için sayfayı yenileyeceğine, insanlar sonucu gerçekten etkileyen o tek şeyi yapmalı: oy vermek, bağış yapmak ve organize olmak. Bundan gerisi hep hata payı içerisinde.

Önceki İçerikABD’de anketler bir kez daha yanılabilir mi?
Sonraki İçerikMilyonları güvencesiz çalıştırma yasası (*)