Ali Kemal Çınar: Diyarbakır’daki şehirlilerin “yakın plan” hikâyeleri

Orada o büyük mesele dururken de doğal olarak Kürt yönetmenler politik sorunlarla bağlanıp kalıyorlar. Ali Kemal Çınar, ama, bu meselenin hiçbir zaman “iç rahatlatıcı” hâle gelemeyeceğini düşündüğünden olsa gerek, onu bir kenara bırakıp kendi içine, insanın içine bakmayı, orada gördüklerini anlatmayı tercih ediyor. Bu minvalde “Kürt sineması” diye bir tanım yapılmasının sınırlayıcılığına dikkat çekiyor. Toplumsal olanın geniş kadraj mecburiyetini arka plana atıp, yakın plandan şehirli Kürtlere bakıyor. Bence ufuk açıcı bir bakış bu. Çünkü, biraz da klişe hâliyle, “politik kimlikler” kişisel olanı saklamakta birebir.

Bir film için, şehir hayatında günlük dertlerin ya da varoluşsal sorunların çevresinde dolaşan, bireysel olanı merkeze alan, absürt ve/veya çoğunlukla apolitik gibi nitelemeler kullanılıyorsa bunun bir Kürt yönetmen tarafından çekilen Kürtçe bir film olduğu sıradan sinema meraklılarının aklına gelmez. Ama özellikle Kürt gençler arasında çok iyi bilinen Diyarbakırlı yönetmen Ali Kemal Çınar tam olarak böyle filmler çekiyor. Filmlerinin esas konusu Diyarbakır’da yaşayan şehirli Kürtlerin hayatları.

Ali Kemal Çınar 1976 yılında Diyarbakır’da doğmuş, o gün bugündür de Diyarbakır’da yaşıyor. Bilenler biliyordur ama bu tür filmlere ana akımda rastlamak çok zor. Ben de Mehmet Uğur Korkmaz tarafından hazırlanan “Kürtler Şehirde” adında 8 bölümlük bir podcast serisinin 4. bölümünde karşılaştım bu yönetmenle. (Bu arada bu zihin açıcı podcast’leri de herkese öneririm. https://open.spotify.com/show/3oMCGB2kApDJFfo7QVN86r)

Malûmunuz Kürt meselesi, adını nasıl koyarsanız koyun, birçok açıdan Türkiye’nin en can alıcı, en can acıtıcı meselelerinden biri. Ben hâlâ tanıştığım bütün Kürt arkadaşlarıma bir daha soruyorum mesela: “Sen de Türkçe’yi ilkokulda mı öğrendin?” Cevabı herkes gibi ben de biliyorum aslında, o ana dil ilkokula başlarken okul kapısının yanına bırakılmış, sonra da bu çok rekabetçi eğitim hayatına sanki ana dili Türkçe’ymiş gibi devam edilmiştir. Ama bir kez daha dinleyerek şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Muhtemelen işin kolayına kaçıp bu fırsat eşitsizliği karşısında o an hemen yapabileceğim tek şeyi yaparak, empati kurarak, vicdanımı birazcık rahatlatmaya çalışıyorum. Daha hayatın başında böyle dağ gibi bir haksızlık… “Türkiye aşığı” siyasetçilerin ana dil deyince bu ülkede başka bir ana dil yokmuş gibi “Güzel Türkçemiz”i anlama körlüklerine ve bunu göğüslerini gere gere pişkinlikle ifade etmelerine alışmak mümkün değil. Ana dil mevzuu, tabii, meselenin en sade, en görünen kısımlarından biri.

Orada o büyük mesele dururken de doğal olarak Kürt yönetmenler politik sorunlarla bağlanıp kalıyorlar. Ali Kemal Çınar, ama, bu meselenin hiçbir zaman “iç rahatlatıcı” hâle gelemeyeceğini düşündüğünden olsa gerek, onu bir kenara bırakıp kendi içine, insanın içine bakmayı, orada gördüklerini anlatmayı tercih ediyor. Bu minvalde “Kürt sineması” diye bir tanım yapılmasının sınırlayıcılığına dikkat çekiyor. Toplumsal olanın geniş kadraj mecburiyetini arka plana atıp, yakın plandan şehirli Kürtlere bakıyor. Bence ufuk açıcı bir bakış bu. Çünkü, biraz da klişe hâliyle, “politik kimlikler” kişisel olanı saklamakta birebir. Toplumsal olanın içinde bireysel hikâyeleri gizlemek, onlarla yüzleşmekten kaçınmak neredeyse mecburiyet hâlini alıyor. Siyaset ne kadar büyük amaçlara hizmet ediyorsa, bu amaçların içinde birey olarak sesini çıkarmak da o derece zor. Farklı bireyler üzerinden bir kimliği tanıyarak onda kendimizi bulmayı nereye kadar erteleyebiliriz? Aslında politik alanı daraltmak da değil midir bu? Bulutsuzluk Özlemi’nin “Acil Demokrasi” şarkısı geliyor aklıma: “Çelişkiler keskinleşsin diye, böyle mi geçsin ömrüm?”

Ali Kemal Çınar da anlatması gerekenin değil de anlatmak istediğinin ne olduğuna göre film çekmeyi tercih ediyor:

“Hiçbir zaman kalabalık bir tabloda kendimi göremedim ama kalabalıkları ensemde hissettim. Bu iyi anlamda da kötü anlamda da öyle. Sinema yaptıktan sonra daha sosyal biri haline gelsem de yine kendimi hep tek olarak görüyorum. Bu bitmez his benim varoluşla kurduğum ilişkidir. Filmlerimde hep bunun izinin olmasını isterim.” 

Ali Kemal Çınar’ın filmografisine gelince; bol ödüllü belgesel ve kısa filmlerinin yanısıra beş tane de “uzun kurmaca” filmi var. Kronolojik olarak ilk dört filmi MUBİ’de izlemek mümkün.

Filmlerin tamamı Kürtçe, tamamı Diyarbakır’da geçiyor, tamamında yakın plandan kişisel olana bakılıyor, çoğunda Ali Kemal Çınar başrol oyuncusu, casting’de Çınar soyadına pek sık rastlanıyor.

  • “Kurte Fîlm” (“Kısa Film”, 2013) basur ameliyatı için para bulmak zorunda olan “ev genci” sinema meraklısı Ali Kemal’in çareyi kısa film çekmekte arayışı üzerine.
  • “Veşartî” (“Gizli”, 2015) bir serbest “Mem û Zin” uyarlaması. 30 yaşından itibaren kadına dönüşeceğini öğrenen Ali Kemal’in ve nişanlısının toplumsal cinsiyet rolleri ile hesaplaşması üzerine.
  • “Gencô” (2017) Süper güçleri olduğunu fark eden Ali Kemal’in ya da süper kahraman ismiyle Gencô’nun sınırlarını, gücün ne olduğunu anlama çabası üzerine.
  • “Di Navberê De” (“Arada”, 2018) Ana dil Kürtçe ile makbul dil Türkçe arasında sıkışıp kalmanın tuhaf hâlleri üzerine.
  • “Beriya Şevê” (“Geceden Önce”, 2021) Erhan Sunar’ın aynı adlı romanından uyarlama, “olağanüstü hâl koşullarındaki hayatı üç farklı karakterin gözünden anlatıyor.”

Bahsettiğim ana dil takıntımdan olsa gerek benim için en ilgi çekici filmi “Di Navberê De” yani “Arada” oldu. Bence, kronoloji takip etme takıntısı olmayanlar için iyi bir başlangıç filmi olabilir bu filmografi içinde.

Evlenmek isteyen, çevresindeki herkesin de uygun bir kızla tanıştırmaya çalıştığı oto tamircisi Osman’ın (bu filmde başroldeki kahramanımız Ali Kemal değil, kardeşi Osman Çınar) sosyal hayatta onu çok yoran tuhaf bir derdi vardır: Anladığı dili konuşamaz, konuştuğu dili anlayamaz. Diğer bir deyişle, sadece Türkçe konuşabilirken anlayabildiği tek dil Kürtçe’dir. Bu dert, buna bağlı olduğu sanılan iki işi aynı anda yapamama takıntısı ile birleşince, Osman’ın birini bulup evlenme planları hep başarısızlıkla sonuçlanır.

İşi dolayısıyla tanıştığı Kürtçe öğretmeni teşhisi koyar: “Senin ana dilin yarım kalmış.”  Osman’ın annesi bu yarım kalma durumuna açıklık getirir: “İlkokuldayken, yanına geldiğimde koşup bana ‘Ana sen gelme, Kürtçe konuşma, öğretmenimiz kızıyor’ diyordun. Ondan sonra Kürtçe konuşmadın.”

Osman, ana dilini tamamlamak için gittiği kursta ana dil/makbul dil karmaşası yaşayan başka öğrencilerle tanışır. İbrahim, iki dili birbirinden ayıramaz, ikisini de tam kullanamaz, her cümlesinin yarısı Kürtçe, yarısı Türkçe’dir. Erdal, Kürtçe’yi iyi bilmesine rağmen, uluorta konuşamaz, sadece karşısındakinin kulağına eğilerek konuşabilir. Rojava’dan gelmiş olan Teymûr ise Zazaca, Kurmançi, Arapça, Fransızca, İngilizce biliyordur ama hangi dili konuşacağı hakkında her seferinde bir talimat almazsa, hiçbirini konuşamaz.

Öyle de böyle de olamamak, “Arada” kalmak zordur her zaman. Zaten filmdeki dil kursu öğrencilerinin hepsinin oturuşu, kalkışı, yürüyüşü, bakışı, çay içişi hep sıkıntı hissi veriyor bize. Ama aynı zamanda her şeyi normal karşılamaya alışkın sabırlı duruşlarında da ince bir mizah ile karşılaşıyoruz. Filmde olanlar bir yandan absürt gibi görünürken, bir yandan da hayatın, her zamanki gibi en iyi kurguya bile şapkasını ters giydirebileceğini, ne kadar lüzumsuz şeylerle bizi yorduğunu da anlıyoruz.

İşte tüm bu anlattıklarım birleşince, Ali Kemal Çınar’ın filmleri, ilk anda apolitik gibi görünse de zorladığı sınırlar ile politik alanı genişleten ve politikaya dönüp başka bir gözle bir daha bakmamızı sağlayan sağlam hikâyelerden oluşuyor bence. Bu hikâyeler, sadece bireysel olana yaklaştırmıyor bizi, bu ülkenin her yerinde ortak hayatlarımızın olabileceğini de anlatıyor.

Nereden bakıldığına bağlı olarak değişir ama bence Ali Kemal Çınar sinemasını tanıyınca, şu fikir aklınıza iyice yerleşiyor: Büyük meselelere bakarken, geniş kadraj yeterince çok kullanıldı belki de. Yakın plan, tek bir yere baksak bile daha çok şey görmemizi sağlayabilir.