Bakir Tanoviç’le mülakat

Bosna-Hersek Devleti’nin fikir ve kültür mimarlarından Bosna Halk Partisi’nin kurucusu, tarihçi ve sinemacı Bakir Tanoviç’i (1930-2012) 2007 Ağustosunda Saraybosna seyahatinde tanıdım. Bakir Bey’le Başçarşı’nın hemen dışındaki Careva Camii’nin bitişiğinde bulunan yazıhanesinde mülakat yaptık. İngilizce yaptığımız bu mülakattan dikkat çeken bazı kısımları aktarıyorum.

– Siz kendinize hala Osmanlı diyormuşsunuz?

BT. Efendim anne tarafımdan köküm Ćurčić[1] ve Mutevelić[2] ailelerine dayanıyor. Bu aileler Bosna eyaletinin ilk sancak beyi (1450-1460) İshakoğlu İsa Bey’in Saraybosna’yı 1461’te kurmasından aşağı yukarı bir asır sonra Saraybosna’ya geliyorlar ve o zamandan beri burada kök salıyorlar. Bu meseleleri anlattığım bir kitap yazdım on yıl önce: “Bosna-Hersek’in sahibi kimdir?” (1995) başlıklı. Bu kitap yayımlanana kadar burada genel kanı şuydu: Devlet topraklarının çoğu Sırplarındı. Oysa bu kitap, dayandığı resmi tapu kayıtlarıyla bu iddianın hatalı olduğunu gösterdi. Bu kitabımın dışında “Ćurčić Vakuf” (1999) ve “Huska Miljković” (2004) ve “Fetva günleri 1463, Bosna Ortaçağ Devleti’nin sükutu” (1997) kitaplarıyla da bu iddiamı güçlendirdim. Bu son kitabım Boşnaklık şuurunun oluşmaya başladığı 1415’ten 1530’a kadarki Bosna’nın İslamlaşması ile ilgili. Bize varlığımızı Osmanlılar armağan etti. Bu yüzden kendime evet Osmanlı diyorum.

Aliya İzzet Begoviç’le (1925-2003) aranız niye açılmıştı?

BT. Efendim, rahmetli Aliya yakın arkadaşımdı. 1990’da birlikte SDA’yı (Demokratik Harekat Partisi) kurduk. Aliya Bey, Bosna tarihinin en zor zamanında önderlik yaptı. Sürekli baskı altındaydı. Bugün birçoğumuz Aliya Bey’in 1995 tarihli Dayton Anlaşması’nı imzalamasını eleştiriyor. Ben de bu anlaşmadan memnun değilim. Ama kendisine yönelik baskıları da unutmamalıyız. Yaşarken Aliya Bey ile aram bu anlaşmayı imzaladığı için açılmıştı. Dedim ki bizler bu anlaşmayı elde etmek için savaşmadık.

Nitekim bu anlaşma yüzünden Bosna, istiklâlini neredeyse kaybetme noktasına geldi. Büyük devletlerin mandası altında yaşamaya zorlandı. Bosna Devleti’nin içinde ayrı bir Sırp Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet Bosna topraklarının yarısına sahip oldu. Boşnaklar, yani Müslümanlar, tüm Bosna’da ancak %23’lük bir bölgede yaşamak zorunda bırakıldılar. Geriye kalan topraklar Hersekliler, yani Hırvatlar ve Sırplar tarafından tutuldu. Bu anlaşma bize on kantonla İsviçre’deki gibi bir yapı dayattı.

Oysa biliyoruz ki, Ortaçağ Bosna Krallığı ve Osmanlı Devleti altındaki Bosna eyaleti merkeziyetçi bir anlayışla yönetiliyordu. Buranın tarihi-idari tecrübesi budur.

BT. Doğru tabi.

Ayrıca Dayton sözleşmesi yüzünden Bosna-Hersek, AB’ye girebilecek normal bir devlet gibi de işletilemiyor. İdari dağılım o kadar dengesiz ki bu devletin ayakta kalması neredeyse imkansız… Bu anlaşmaya göre kurulan ve uluslararası bir konsey olan Bosna-Hersek Yüksek Temsilciliği’nin yetkileri son derece geniş. O kadar ki isterlerse cumhurbaşkanını bile görevden alabiliyorlar. Ayrıca Bosna’nın %15’ini oluşturan azınlık bugün dilediğinde Millet Meclisi’nin aldığı kararları veto etme hakkına da sahip. Görüyorsunuz ya! Durum çok vahim.

Efendim, Mostar’ın güneyinden itibaren hakimiyet adeta Hırvatistan’a ait. Her yerde, en tenha alanlarda bile sadece halk tarafından değil, belediyeler tarafından da Hırvatistan bayrakları asılmış. Bu görüntü gerçekten çok şaşırtıcı. Bosna Devleti içinde Hırvat bayrakları hem de resmi kurumlar tarafından asılıyor!..

BT. Maalesef, işte kendiniz de gördünüz! Elimiz kolumuz bağlı… Saraybosna’nın kuzeyi de havasahası bakımından Belgrad’dan idare ediliyor. Bugünkü bayrağımızın şekli bile zamanın uluslararası konseyinin başkanı İspanyol olduğu için onun etkisiyle oluşmuştur… Müslümanlıkla, Osmanlılıkla alakası yoktur. Ayrıca ülkeye otuz üç milyon erik ağacı diktiler, erik rakısı yapılsın diye… (Gülüşmeler!)

Tüm bu olumsuzluklara rağmen fazladan bir şeyler yapılabilir diye dört yıl önce Boşnak Halk Partisi’ni (Narodna Bošnacka Stranka) kurdum. “Bosna-Hersek bir deniz devleti”dir gerçeğini de tüm Bosnalılara ve dünyaya benimsetmek adına da Bosna-Hersek Denizcilik Vakfı’nı teşkil ettim. Ama gördüm ki hiçbir şey yapamasak bile Boşnaklar Müslüman bir millet olmaktan vazgeçmeyecekler. Gençliğimde akrabalarımın da bulunduğu Amerika’ya göç etmek için bir çok teklif almıştım ama ben Bosna’yı hiçbir zaman terk etmedim. İyi ki de etmemişim.

Ama Bosna’nın sahip olduğu deniz kıyı uzunluğu (Neum)[3] sadece yirmi bir km. ve üzerinde bir liman bile yok!.. Bu durum Bosna-Hersek Devleti’nin dünya denizlerine açılmasında bir engel teşkil etmez mi?

BT. Neum’a yapılacak bir liman gerçekten çok önemli. Çünkü Bosna’nın iktisadi bağımsızlığı bu işe bağlı. Ancak biliyor musunuz, durum çok vahim: Koskoca Bosna’da her şey dahil sadece üç tane deniz aracı var…

– Filmlerinizi de konuşmak istiyorum? [4] En sevdikleriniz?

BT. Çok film çevirdim (gülüşmeler…) Sinemanın her aşamasında yer aldım, biletçilikten yönetmenliğe kadar… Sevdiğim filmlerim arasında “Name of the man” ve 1537 yılında Saraybosna’da kurulan Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi hakkındaki belgesel filmim “Everything written down”u sayabilirim. İki tane de senaryom siyasi sebepler yüzünden hiçbir zaman çekilemedi: Biri “Ömer Paşa Latas”, diğeri “Huska Miljkovic”. Ama içlerinde en değer verdiğim Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan üç milyon Boşnak’ın torunlarını anlattığım “Muhadziri” (1987) yani muhacirler filmimdir.

Bu göç edenler içinde Ankara Valisi Nevzat Tandoğan ve Orgeneral Asım Tinaztepe’nin de aileleri var değil mi? Bunlar sizin akrabalarınız, sanırım.

BT. Evet, Asım Bey Tanoviçlerdendir. 1878 yılındaki Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Konferansı ardından Bosna’nın Avusturya-Macaristan tarafından işgalinin başlaması üzerine Tanoviçlerin birçoğu Türkiye’ye göç etti. Göç eden Tanoviçlerden biri de Juzbasha Ibraga Tanović’dir. İbrahim Ağa, bir Türk yüzbaşısıdır. Göç etmeden önce Avusturya-Macaristan işgaline başkaldırmıştır. Bu uğurda bir birlik kurmuş, ancak sonunda oğullarıyla birlikte Üsküp’e kaçmak zorunda kalmıştır. Asım işte burada doğmuştur. Asım 1910’lu yıllarda İstanbul’da Mühendishane-i Berr-i Humayun’a kayıt yaptırmıştır. Okurken I. ve II. Balkan, I. Dünya ve İstiklal savaşlarında yer aldığı için ancak 1924’te mezun olabilmiştir… Düşünün yaşanan o zamanki zorlukları. 1934 yılındaki soyadı kanunu ile Asım Paşa, Atatürk’ün isteğiyle Asım Tinaztepe olmuştur.[5]

Nevzat Tandoğan da Tanoviçlerdendir. Çok çalışkan adamdı. 1878 yılından önce göç eden Tanoviçlerden biri de Mulago Tanović’dir. Zamanının meşhur kadısı, din alimi ve hadis uzmanıdır. İlk Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına mebus seçilmiş ve İstanbul’a gitmiştir. Mulago Tanović’in büyük torunu işte bu Nevzat Bey’dir.[6]

Mülakat burada sona ermiyor. Lakin bundan sonrası sinemaya dair bilgiler içerdiği için bu kadarını vermekle iktifa ediyorum (yetiniyorum).

Bekir bey aldığı diploma ve ödülleri gösterirken

[1] Ćurčićler bir Osmanlı ailesidir. Ćurčić oğlu Yaşar Sadık Bey Saraybosna yeniçeri bölüğünde iken 1737 yılındaki Banja Luka muharebesinde ölür. Ama muhaberenin kazanılmasıyla Bosna yüz elli sene daha Osmanlı Devleti sınırları içinde kalır. Böylelikle bu aile Bosna’da sahip olduğu itibarını perçinler ve 1699-1832 yılları arasında Kljuć Kalesi’nin dizdarlığını yaparlar.

Hatırlayalım Doğu Hersek’te bulunan bu kale 1463’te yani İstanbul’un alınışından çok zaman geçmeden on yıl sonra Türkler tarafından fethedilmiş ve Dubrovnik ile İstanbul arasındaki ticaret yolunun denetimini sağlayan kalelerden biri olmuştur.

[2] Bu aileye Mutevelić (Mütevelliler) denmesinin sebebi ailenin kurucusu Tardić oğlu Murad Bey’in Bosna sancakbeyi Gazi Hüsrev Bey (1480-1541) (anne tarafından II. Bayezid’in torunudur) yanında 1526 yılında Dalmaçya’daki Kilis, Bosna’daki Jajce ve Macaristan’daki Mohaç muharebelerinde çarpışmış ve Bosna’daki vakıfların mütevellisinde bulunmuş olmasındandır. Murad Bey Gazi Hüsrev Bey’e o kadar yakındır ki öldüğünde onun yanı başına Saraybosna’daki Gazi Hüsrev Bey Camii’ne gömülmüştür. Bugün türbesi hala ziyaret edilmektedir.

[3] Neum tarihi açıdan da önemlidir. Dubrovnikliler (Ragusa) tarafından burası Osmanlı’dan koruma alabilmek için 1701’de Türklere terkedilmiştir ve bu yüzden adı Türk Keleki’dir.

[4] Otuz beş filmi vardır. Bunlardan “Belle Epoque – Last Waltz in Sarajevo” filmi ile 2007 Sırbistan Novi Sad büyük ödülünü kazandı. “Shepherd” (1971) filminin yönetmeni olarak da birçok ödül aldı.

[5] Tinaztepe, Türkiye’de II. Dünya Savaşı’nın zorluk ve yokluk yıllarında, İstanbul’da sıkıyönetim komutanı olarak yaptığı hayati görev ve süreçte komünizm karşıtı sert uygulamaları ve cumhuriyet rejimine katı itaati ile maruftur.

[6] Osmanlı’dan Cumhuriyet’te miras kalan uygulamaya göre 1929-1946 arasında tam on sekiz yıl hem Ankara valisi hem de Ankara belediye başkanı olarak görev yapmıştır. Nevzat Bey’in Tanoviç olan soyadı Atatürk tarafından Tandoğan olarak değiştirilmiştir. Yalnız Nevzat Bey’in hayatı çok acı şekilde sonuçlanmıştır. Tarihe Ankara Cinayeti olarak geçen, dönemin Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay’ın suçlu bulunduğu Dr. Neşet Naci Arcam cinayeti ile Vali Nevzat Bey’in ölümü ilişkili içindedir. Ancak bu ilişkide ölümünün intihar mı cinayet mi olduğu tüm resmi belgelerin ortadan kaldırılması yüzünden tarihçiler arasında tartışmalı bir konu olarak kalmıştır. Olaydan sonra ‘‘katil’’ olarak Reşit Mercan adında bir genç yakalanmıştır. Suçunu itiraf etmiştir. Ama bir süre sonra cinayete bir arkadaşının daha katıldığı ortaya çıkmıştır. Mercan, silahını onun aracılığıyla temin etmiştir. Sonradan ortaya çıkan o genç, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay’dır…

Haşmet Orbay’ın Reşit Mercan’a silah bulması ‘‘Reşit ondan kendisi için bir silah bulmasını rica etmiş. O da bunun korunma için olduğunu sanıp satın aldığı silahı vermiş. Reşit’in cinayet işleyeceğini nereden bilsin’’ denerek izah edilmiştir.

Bazı tarihçilere göre Tandoğan dönemin de valisi olarak, Haşmet Orbay’a ait gizli bilgilere sahiptir, hatta ucu İnönü ailesinin oğulları Ömer İnönü’ye kadar giden bazı iddialar yumağından da haberdardır. Devlet adamı ketumluğuyla mahkemelerde bu konuda hiçbir şey söylemeden sadece resmi görüşleri ifade etmiş ve mahkemede gururu kırılınca, bu sefer konuşabilir zannıyla bildiği gizli bilgiler yüzünden öldürülmüştür. Bazı tarihçilerse cinayet davası görülürken Tandoğan’ın kendisine sıradan bir vatandaş gibi muamele yapılmasını hazmedemediği için intihar ettiklerini söylemektedirler.

Dava esnasında bazılarınca gerçek katilin Haşmet Orbay olduğu ve onun işlediği cinayeti Reşit’in üstlenmesi için bir tezgah kurulduğu da ileri sürülmüştür. Bununla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Bora ile Vali Nevzat Tandoğan aleyhlerine suçlama da yöneltilmiştir: Bu ikisi iddiaya göre Reşit’e gerçeği söylemesini önlemek için baskı yapmışlardır.

Ankara emniyet müdürü bilindiği üzere Reşit’in yakalanmasından sonra onu valilik makamına götürmüştür. Vali Tandoğan, onunla bir süre yalnız olarak görüşür. Maktulün avukatı Hamit Şevket İnce mahkemede bu konuyu gündeme getirerek sorar: “Sanıkların adli merciler yerine vali önüne çıkarılması diye bir usul var mıdır? Ayrıca Vali Tandoğan, Reşit Mercan’la neyi görüşmüştür?”

Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Bora da Meclis’te verilen önergede geçen iddiaya göre katil zanlısı Reşit’in önce kız kardeşini, sonra annesini çağırtmış ve ikisinden birinin mahkemede ‘‘Ben Doktor Neşet Naci’nin metresiydim!’’ diye ifade vermesini, ötekinin de bunu doğrulamasını istemiştir. Böyle yaparlarsa Reşit, cinayeti bu yüzden işlemiş gibi görünecektir.

Görülen muhakeme neticesinde katil olarak genelkurmay başkanının oğlu Haşmet Orbay hüküm giyer.