Behzat Ç. adlı şahısın edebiyata intikali

Amirim Behzat Ç. “hayata karşı işlenen suçlar uzmanı”. Gece-gündüz işinde gücünde… Gecesi meyhane-pavyon-ev üçgeninde cilalanıyor ama ASELSAN telsizinden “Korkut D. adlı şahısın bulunduğu mevkie intikal edin” anonsunu duyduğunda, 7/24 cinayet mahallinde. Uykuyla ve gündüzle geçimsiz. Huzursuz, yastığa öylece bırakamıyor başını. Zira “rüyalardan daha karanlık hatıraları var”. Çokça koltuğunda uyuya kalıyor. Gece ona sızıyor, o geceye... Gece oluyor.

Fobi yaman iştir de, beğenide fobisi olursa insanın o da tatsız, bakışına tik gibi yerleşen bir mesele. Ön ya da artyargılarla da semiren yerli dizi fobimin tedavisinde ilk büyük adımı “Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi” dizisiyle attığımı söyleyebilirim. Zaman geçti, “Masum” ve “Şahsiyet” dizileriyle mesafe kaydettim. Tesadüf mü bilmem, üçü de polisiyenin kıyılarından.

Arada seyretmediğim yahut hatırlamadığım için adını anmadığım diziler de vardır belki ama “Bir Başkadır”la, son dönemde “Gibi”yle fobimden kurtuldum sayılır. Ancak nüksetmemesi için önerilen bir yapımda yerli dizi fobim “Bak işte gördün mü yine…” dürtmeleriyle kıpırdanırsa, seyretmeyi orada bırakıyorum.

Serbestiyet’te 27 Mart’tan beri yayınlanan “polisiye roman”la ilgili yazı dizimin finalini “Behzat Ç.” ile getiriyorsam -yukarıda özetlediğim nedenle- borcum da var ona. Emrah Serbes’in İletişim Yayınları’ndan çıkan o iki hemşehri romanının, geçen haftaki “Bizden dedektif çıkar mı?” yazımda nedenlerini açıklamaya çalıştığım  “Türkiye’de iyi polisiye zor” önyargımı kırdığını da söylemeliyim.  

Behzat Ç.’yi İletişim Yayınları editörü, yazar Tanıl Bora sayesinde tanıdım. Her zaman incelikli stiliyle “Polisiye sever misiniz bilmem ama ANKARA sevdiğinize göre, bu kitabı seversiniz” notuyla 2006’da taze taze gönderdiği “Her Temas İz Bırakır” romanıyla…

Hem adı var, hem de resmen şahıs

Bir solukta ve dili, anlatımı, örgüsüyle biraz da hayretle okudum. Serbes’in 25 yaşındayken yayınlanan o romanından iki yıl sonra, 2008’de “Son Hafriyat” geldi. O seri bence de o alanda çorak Türkiye edebiyatının en yerli, en başarılı “dedektif” romanı, polisiyesi.

Yaratıldığı toprak, işlendiği hammadde, hatta adı yeter neredeyse. Behzat’ın Farsça “yaratılışı iyi” anlamına gelen Bihzad’dan dilimize uyarlanmasının, romanın işçiliği açısından çağrışımı bir yana… Ç.’den ibaret soyadı bile insana polisiye vaka tutanaklarında, artık azalsa da bir zamanların polis dilinden haber bültenlerinde katil, yardakçı, zanlı, tanık vb. olarak yer alan “Vasfi A. adlı şahıs”ı hatırlatıyor durmadan.

Hem adı var, hem de resmen şahıs. Burası çok önemli. O polisiye cümle kalıbının emniyeten ehemmiyeti orada, onun (da/bile) bir “şahıs” sayılmasında, ayırt edilmesinde gizli. Tedbiren de anlamlı. Vasfi A. pekâlâ briyantin markası, A sınıfı sanayi buzdolabı yahut kedi de olabilir zira. Bir şahıs olduğunu belirtelim ki baştan karışıklığa mahal vermesin.

Piyasaya ceket omuzda dalmak

Yerli olmasının yanında adıyla sanıyla, romanıyla, dizisiyle tepeden tırnağa Bir Ankara Polisiyesi, “mahalle”de geçiyor. Behzat Ç.’nin seti, dekoru bizzat yaşayan Ankara. Bu da mekânı “dekor”, sahneleri “stüdyo çekim” olmaktan kurtarıyor. Film seti koca bir şehir.

Mekânın Ankara olmasının farklı bir avantajı da var. Dizinin “Hayalet”i İnanç Konukçu bir röportajında, Ankaralı yapımın başarısının sırrıyla ilgili ipucu veriyor: “Ankaralıların çekime alışık olmamasından kaynaklanan bir samimiyet var. Ankaralı diziyi çekerken “Vay, naber ya!” diye yanımıza geliyor. İstanbul ise daha mesafeli.”

Yani dizinin figüranı, fondaki ilgili ahalisi hazır bir bakıma. Cinayet mahallinde kalabalıktan birisi tarihi alışkanlıkla “Gidelim, şahit yazarlar” dese, al sana doğaçlama… Polis rolündeki oyuncular bunalıp, “Ya kalabalık etmeyin, yeter dağılın lan” diye spontane gürlese o sahnenin replikleri tamam.

Tespihin niyet dışı üç kullanımı

Tahtına İstanbul’da çıkan, oraya da kurulan dizi âlemine de deri ceket omuzda dalıyor Behzat. “Âlem buysa racon bende” dercesine, elde tespih “Angaralı Angaralı” sarıyor piyasayı. Elindeki tespihi, hem meşgale (meşguliyet terapisi), hem biraz racon, hem de bazen beden dilinin, kurduğu cümlelerin vurgu gereci… Elinde bir şey tutarak, noktayı-virgülü onunla koyarak konuşursan, jestlerin daha oturaklı, stilin markalı, simgeli-rozetli oluyor. (Turgut Özal’ın bir dönem “yönetici elit”e has Cross kalemi misal)

Behzat Ç. rolünün markası Erdal Beşikçioğlu’yla sadece Ankaralı değil, her kentin izleyicisi bir anlamda “hemşehri” kapsamında artık. Uusal bir fenomen. Belki “Ankara Ankaralı olmayanlarca sevilmez de, Ankaralı sevilir” şehir efsanesinin geçerli olduğu tek zemin. Zaten biraz da efsaneleriyle ayakta duruyor, dikleniyor bu başşehir.

Anti-kahramanlarıyla da yaşayan bir polisiye… Dizide ana rollerdeki başarılı oyuncu seçimiyle herkese tanıdık gelen sahici kahramanları, özünde iyi insanlar, adil, dürüst, kalender çocuklar. Karakterleri, stilleri, arızaları farklı olsa da Cinayet Büro Amirliği başkomiseri Behzat’ın hüzünlü, efkârlı, içe dönük meteorolojisi, melankolyası onlarda da görülüyor. “Kusursuz dedektif” edebiyatta da, sinemada da makbul değil esasen.

Gece ona sızıyor, o geceye

“Amirim Behzat” mesleğin kurdu, kendi coğrafyasında alaylı insan sarrafı, “hayata karşı işlenen suçlar uzmanı”. Gece-gündüz işinde gücünde… Mesaisi bittiğinde yahut teneffüse çıktığında gecesi meyhane-pavyon-ev üçgeninde cilalanıyor. Ama ASELSAN telsizinden “Korkut D. adlı şahısın bulunduğu mevkie intikal edin” anonsunu duyduğunda, 7/24 cinayet mahallinde.

Gececil canlılardan, uykuyla ve gündüzle geçimsiz. Huzursuz, yastığa öylece bırakamıyor başını. Zira “rüyalardan daha karanlık hatıraları var”. Bazen koltuğunda uyuya kalıyor, bazen açılır-kapanır kanepe oluyor yatağı… Ama ne açılıyor, ne kapanıyor. Gece ona sızıyor, o geceye… Gece oluyor.

Yeri-zamanı geldiğinde, “Gece uzun, mevzu derin” diyor: “Konuşacağız…” Ama sevmiyor “ılık ılık sohbeti”, nadiren döküyor kumunu, taşını… Sancılı. Çok şey düşünüyor da elinden çoğu kez fazlası gelmiyor. Emrah Serbes’in deyişiyle, “Elinden bir şey gelmememin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. Bir arabanın farına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. Suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir…”

“Cinayet ben olmuşum”…

Evdeki yemeği ekmek arası kaşarlı tost, makinede öylesine bir bastırsa yeter. Rakısını koymadıysa meşrubatı TV’deki “aslan belgeseli”nin karşısında bira.  Dışarıda da öyle uzunboylu yemek yemiyor aslında atıştırıyor. Yakıtı biradan, rakıdan… Samsun 216 tiryakisi.

İlk gençliğinde “Birinci Amatör’ün tozunu attıran stoper” Behzat Ç.’nin mahalle maçı dâhil futboldan başka tek hobisi belki de can sıkıntısı. Sadece telsiz dinliyor, meyhanede yahut Hayalet’in evine gittiğinde onun teybe koyduğu Neşet Ertaş dışında müzik de yok hayatında, kitap da…

Ci­nayet Bürosu’nun manzarası da genelde öyle. Az biraz kitap, dergi filan okuyan tek karakter Eda. Cinayet Masası’nda kitap okuyan bir elemana ihtiyaç duyulmadığı için o da çömez poziyonunda.  “Onun ardından her gün Milliyet gazetesine, ayda bir de Polis dergisine göz gezdiren Behzat Ç. geliyor.

Akbaba her gün bulmacası için Posta alıyor; “Mehmet Ey­mür’ün anılarını da okumuş ama da bildiği şeyler zaten, doğ­ru mu yazmış diye kontrol etmiş”. Harun desen, “Penguen’in kari­katür balonları, bir de Fotomaç olmasa okumayı çoktan unu­tur”. Diğerleri ifade tutanakları dışında bir şey okumuyor. Behzat’ın yancısı, bir bakıma evladı Harun “Cinayet ben olmuşum” diyor ya… Büronun adı üstünde havası da öyle.  

“Dedektiflik”lerine gelince… Onlar kendi deyişleriyle CSI Samanpazarı , CSI Dikmen. Behzat Ç. desen “polis olmayı devletin verdiği Toros arabalarda” öğrenmiş. Tüm ateşli polisiyelerdeki gibi yasalar, hukuk bazen ayakbağı…  Kapısını çaldığı kadın Behzat Ç.’ye “Arama izniniz var mı?” diye soruyor mesela. Behzat “Ah be güzelim” diyor içinden: “Eskiden bu so­ruyu sadece çok fazla Amerikan filmi seyredenler sorardı. AB’yle müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte herkes so­rar oldu.”

“Yoksa Behzat faşist miydi?”

Neye inanıyorlar kimbilir… Behzat Ç.’nin esaslı kahramanlarından Hayalet bile kız arkadaşının “Neye inandığını merak ediyorum” çıkışını hemen geçiştiriyor: “Oralet’e inanıyorum ben… İki tane Oralet olsa da içsek keşke, yani cam gibi, güzel olur…” Behzat da işine gelmeyen, aklına yatmayan mevzuları “Saçma sapan konuşma la…” diyerek kapatmaktan yana.

Serbes de romanının satır arasına Behzat Ç.’nin estiği estik karakteri, sert çizgisiyle ilgili bir soru işareti yerleştirmekten geri kalmıyor: “Behzat Ç. kendisine faşist dediği için kızı Berna’yı odaya ki­litlediği günü düşündü. Günden güne kafayı yiyen annesi dolduruşa getirmese, on bir yaşındaki kız nereden bilecekti bu sözleri? Hem de babaya karşı, taş olursun taş! Biz Rahmet Albay’ın karşısında oturmak için bile izin isterdik. Yoksa sahiden faşist miydi?”

Kitabî, klasik tanımıyla değil aslında. Duruşu-tutumu kabaca da olsa ezilenden, mağdurdan, kendince haktan yana. Çürümüşlüğün de, devletin de, “derin devlet”in de farkında… Öyle ki “Behzat Ç.’nin sevgilisinin solcu olduğunu fark ettiğinde Harun babasından çok sevdiği amirinde bir ‘solculuk hastalığı’ olup olmadığını merak ediyor ve soruyor. Ne solculuğu, siyasal hiçbir düşüncesi yok ki Behzat’ın. Aslında, sadece ‘doğruları’ (ahlâki planda öğrendiği, kültürel doğrular) var fikriyat zemininde ve sadece ‘yanlışları’ var hayata geçirdiklerinde.” (¹)

Sakarya’daki HES protestoları, derneklerin, sendikaların, öğrencilerin gösterileri, kadın hakları, Hrant Dink’in öldürülmesi, homofobik cinayetler, faili meçhuller, derin devlet, “teşkilatlar” geziniyor maceralarında. Hatta silikosiz hastası işçiler, nükleer santral tartışmaları gibi dönemin güncel soruları anında diziye de ekleniyor, yerleşiyor. Bu yönüyle de yaşayan bir dizi.

Yedi büyük günahtan azade

Ortam böyle, ana mevzu da cinayet olunca Behzat Ç. de şiddete göz kırpan “sert polisiye” geleneğine uygun olarak kendince hak edene anladığı dilden cevap verebilecek donanımda. Tepesi attığında öfkesi müdür, savcı, başkan, TEM filan dinlemiyor. Uyumsuz, deli, patlamaya hazır ama o kabuğun altındaki merhameti, örtülü sevecenliği derin. Kahveye giderken karşılaştığı “vasıfsız sokak köpeği”ne selamı ihmal etmiyor mesela: “Naber la…”

Kalenderliğiyle mahcubiyeti ele ele geziyor ve hoşlandığı bir kadınla karşılaştığında ellerini -konuşmasın diye- gizliyor, cebine sokuyor. Cebi dar, gönlübol. En kıymetli meziyeti, en büyük günahtan uzak durması belki: Kibirden… Esasında en çok “kibir”e öfkeli.

Lâkin Ankara’da her türden/seviyeden otorite, oldum olası -baştan aşağı- kibir. Altını bir bakıma her türden/seviyeden “makam”, “başkan” vs. ve ondan ibaret şehir dolduruyor. Yığma inşaat, liyakâtından çalınmış yığma yapı… İkisi birleşince, gel de Behzat gibi söylenme, küfretme.

“Yedi ölümcül günah”ı esas aldığında pek günahı da yok doğrusu. Sayalım bakalım: 1. Kibir, kendini beğenmişlik… Asla. 2. Açgözlülük… O da yok. 3. Şehvet düşkünlüğü desen… Lafı bile olmaz. 4. Kıskançlık, hasetlik… Dizide o haller, mevki-rütbe savaşları eleştiriliyor, ti’ye alınıyor zaten. 5. Oburluk… Hayır. 6. Tembellik, miskinlik de “görev aşkı”yla dizinin uzağında. Akbaba İsmet “Aga cinayet var” deyince, gece-gündüz akan sular duruyor. Yedinci günah yani “öfke” dersen, o var ama o kurguda, o “gelenek”te “yerli yerince”.

Rock-türkü bar, pavyon, bürokrasi, cami

Romanlardaki suç mahalline, kahramanlarının mahallesine gelirsek, her semtiyle, kuytusu köşesiyle Yaşayan Ankara Rehberi… Romandaki mekânlar adıyla sanıyla aslına sadık, ayrıntılı. “Bir dönemin Sakaryası”ndaki  SSK İşhanı misal: “SSK İşhanı, kentin küçük bir kopyası gibi her şeyin iç içe geçtiği kaotik bir harmandı, içinde cami, otopark, umumi tuvalet, sakatatçı, baharatçı, ciğerci, manav, rock bar, türkü bar, pavyon, nüfus müdürlüğü ve çeşitli bakanlıkların saymanlıklarının yan yana durduğu, kapısında porselenciyle dönercinin komşu olduğu bir yer tasavvur edin.”

Sabahları işine yetişmeye çalışan memurlar çıkıyor evlerinden, yüzleri atkıyla kaplı, baş­ları önde, koşar adım otobüs duraklarına gidiyorlar. Kıyı kent­lerinden Ankara’ya tayini yeni çıkanlar, tuzlamaya rağmen kayıp düşerek hemen belli ediyorlar doğum yerlerini.

Geçiş önceliği araçlarda olan şehir

Kahvede simidin yanına duble çay istediklerinde çay mutlaka “milli su bardağı Paşabahçe Palaks” ile geliyor. Kahveden çıkarken kaldırımlara park eden, kırmızı ışıkta geçip üzerlerine gelen otomobilleri yadırgamıyorlar: “Çünkü Ankaralı yayalar, insanlardan ziyade araçlara yol vermeye alışıktır.”

Aksak kostak yürüyorlar, yolda, kaldırımda… Zira her gün kazıyorlar oraları: “ASKİ, Başkent Elektrik, olmadı Karayolları… Kim denk getirirse, kazar…” Şehir dersen zaten, “sürekli inşaat halinde, şantiye”… Renolarında giderken “her kasiste tavşan gibi hopluyorlar, genizlerinde zift tadı”.

Trafik desen klasik Ankara-İstanbul kıyaslamalarının ana kozu “Ama bizim trafiğimiz İstanbul gibi mi azizim?”i çoktan arşive kaldırmış: “Pazartesi trafiği korkunçtu. Behzat Ç. Dikmen’den iner­ken tepe lambasını taktı ama nafile; Kuğulu Kavşa­ğı’ndaki çalışma nedeniyle ortalık öyle bir kördüğüm olmuş­tu ki polise bile yol verecek yer kalmamıştı. Sıhhiye’ye ka­dar hız ibresi on beş kilometreyi geçmedi. Çinko renkli, ha­fif sisli, ayazı kulak kızartan standart bir Ankara sabahıydı.” .” Zaten Ankara, “bütün kent, insanların diri diri gömüldüğü bir tabut”. 

Rakıyı bırakan içkiyi bırakmıştır

“Dersleri kasvet, konuları Ankara” çoğu kez… Bir de Gençlerbirliği. Harun’un muhiti Cebeci Dörtyol… Onun muhitinde rakıyı bırakan, içkiyi bırakmış sayılıyor. Behzat Ç. birayı da mebzul miktarda tüketiyor… Zaten icatlardan sadece “çevir-aç kapağı’ seviyor.

Bitince, yenisini “Çabuk getir” manasında, boş şişeyi sallayarak istiyor garsondan. Bir avuç leblebi, bir avuç erik masa düzeni. Gerisi falan, ötesi feşmekan… Eh, onca dert arasında içince de Edip Cansever’in deyişiyle, “korsan ağzıyla içmeli”.

Tostu tost gibi, dürümü dürüm gibi, hamburgeri hamburger gibi yemeyi istiyor Ankaralı Behzat… İstanbul’a gittiğinde zorlanıyor o yüzden. Islak hamburger gelince önüne, soruyor; “Bu ne la, niye ıslattınız bunu?” Geri yollayıp, “normal bir dürüm” ısmarlıyor.

Garson, “Kaşarlı mı olsun abi?” diye sorunca, seğmenleniyor: “Kardeşim normal dürüm, yani dürümün içinde kaşarın ne işi var, bildiğin dürüm getir ya… Şşşt, ıslatmadan bak…” Hani kent şovenizmi gibi olmasın ama… Hakiki Ankara Döneri yoksa kaşar, sos filan koyarsın tabii içine.

Behzat Ç.’den Gökçek’e mesajlar

Yalın ama “hisli” Behzat Ç.’nin coğrafyası… Mesela, “Ayrancı, aşağı ve yukarı olmak üzere ikiye ayrılan, temiz kalpli, munis insanların yaşadığı bir semt”. Esat da “küçük ve büyük olmak üzere ikiye ayrılan şirin bir semt”… Orada da “Aşk acısı çeken sempatik insanlar oturur. Bu semtin bir özelliği de sınırlarının belirsiz olmasıdır. Bu yüzden pek çok Ankaralı, Esat’ta oturmadığı halde kendini Esatlı zanneder”.

Mesafeli olduğu “mevki”ler de var: Talatpaşa Bulvarı’ndan geçiyor mesela arabasıyla, Mithatpaşa Caddesi’nde önü tıkanıyor… “Amma çok paşa var” diye düşünüyor, Abidinpaşa’ya seyirtirken… Şikâyet sayılamayacak normal söylenmelerinden.

Muhalif durdukları Gökçek döneminin kulaklarını sık çınlatarak Ankara’da hafıza mekânlarının yok olmasına hep birlikte söyleniyorlar. Yıkılan Havagazı Fabrikası’na, Ormancıların Lokali olan Yeni Sahne’ye, Sakarya’da çevresinde oturup muhabbet edilen havuza… Nicesine…

Kızılay’da o dönemde yapılan ama kullanılmadığı için Mad Max filmleri dekoru gibi duran terk edilmiş, harabe üst geçitler de Behzat Ç. dizisinin repliği: “Üstgeçidi kullanan zaten bir kişi vardı, onu da öldürmüşler… Bu kadar ıssız geçitte adam kessen kimsenin ruhu duymaz tabii.”

RTÜK’ün Behzat Ç. hafiyeliği

Behzat Ç.’nin dizisi argosu, rakısı, bir sürü örf-adet-gelenek şeysine, bir tarafın, bir söylenerek dinlenme kampının bilumum hassasiyetlerine “aykırılığı”yla piyasaya çıkınca, RTÜK de pertavsızını doğrultuyor elbet. Polisiye edebiyatı, sineması zayıf ülkede az hafiye değiller doğrusu. Huylusuna sadece yukarıdan talimatla kesilen kavaklar alerji yaratmıyor Başkentte, endemik “sosyal alerji” diye de bir şey var. Soysal alerjinin de resmi Başkenti…

RTÜK İzleme Dairesi içki içilen sahneleri hafiye pertavsızıyla tek tek ve dakikası dakikasına inceleyerek, mesela “Behzat Ç. ile polisler ve savcı Esra, bir bölümde toplam 17 dakika süreyle içki içtiler” sonucuna ulaşıyor. İstihbari Daire belki “Bari bu da olsun/bulunsun” diyerek “nerede ve kiminle içtiklerini” de adım adım izliyor, çalışmalarına ekliyor.

“Harun ile Cevdet adlı polisler evde, Behzat Ç., abisi ve savcı Esra barda, diğer polisler meyhanede, Harun arabada, yine Behzat Ç. apartmanın merdiveninde alkol kullanmaktadır.” Oradan “ek müeyyide” de geliyor: “Polisler sık sık meyhaneye gidiyorlar…” Dizide polisler pavyona filan da gidiyorlar ama o sekmiş ya da “olur böyle vakalar” deyip geçilmiş belki de.

Sevinçte-kederde toplu teşekkül

RTÜK diziye “rol icabı” demeyi sindiremediği için onu “huy icabı”yla da derin incelemeye alıyor. Titiz çalışma, milli ve manevi değerlerimize, yastığı ona dayalı aile hassasiyetlerimize, binâenaleyh evlilik birliğinin (binasının) inşasına, bilvesile ailenin korunmasına uymayan bir ayıbın da altını çiziyor: “Behzat Ç. ve Savcı Esra evlenme kararlarını (bile) bir meyhanede açıklayıp, alkol kullanmaktadır”. Pes yani…

Dizide “Kim”, “Kiminle”, “Ne”, “Nasıl”, “Nerede”, “Ne kadar”, “Ne süreyle” sorularıyla iyice irdelenen alkolde sıra “neden” sorgulamasına geliyor normalen. “Üzüntülüyken de, sevinçliyken de içki içtikleri” yer alıyor ceza kararında… Barda, meyhanede ve dahi evinde üstelik üzüntülüyken-sevinçliyken işbu nedenlerle rakı, bira içmeleri olacak iş değil tabii. Ötesi kararda bu “fiili”, polisi, savcısı, Behzat’ın abisi filan cümbür cemaat gerçekleştirdikleri de kayda geçiyor ki, bu da sevinçte-kederde toplu teşekkül değil de nedir allasen.

Ama kararda benim asıl takıldığım, RTÜK’ün “bu görüntülerin senaryoya katkı sağlamayacağı” yönündeki sanatsal-yazınsal, yapımsal vurgusu oluyor. Ki ben bu cümlede, senaryoyu bizzat yeniden yazma hevesi hissediyorum biraz. Olabilir, ben de heves ediyorum arada… Farkımız benim bunu yap(a)mamam.

Cezanın devam gerekçelerinde dizinin Behzat Ç. kişiliğiyle, “küçük yaştaki izleyicileri özendireceği” meselesi var ki… Bu benim de en büyük endişem olmuştu: Kim kızı öbür kızı tarafından öldürülmüş, çocukluk aşkından koca yaşta darbe yemiş, eski zevcesi delirmiş intiharı denemiş, yeni eşi suikasta kurban gitmiş, her gün cinayetle-cesetle hemhal, yapayalnız, bazen çıldırmanın eşiğinde bir adamın yerinde olmayı istemez ki…

Hiç karşılaşmadık da iyi biliriz

Dünya bi dünya, “polisiye” edebiyatı, sinemasıyla dünya içinde dünya. Farklı bir dünya da… Bazısı hayatın bağrından, yaşadığın şehirden gelse de hiçbirimiz bir dedektifle karşılaşmadık mesela. Uzaktan bile görmememize rağmen meraklısı tanıyor onu. Maceralarını ilgiyle hayatına, heyecanına alıyor.

Artık “polisiye” sadece başka edebiyat türlerinin içine sızmıyor, bazı türleri içine alarak kendini daha da zenginleştiriyor. Ve o pencereden hayat, bildiğin gibi değil. Kendi izleğimden, keçi yolumdan dünyadan Türkiye’ye getirmeye çalıştığım dedektif romanıyla, polisiyeyle ilgili yazı dizime Edip Cansever’le noktayı koyabilirim belki.

“Polis arabası kapıya geldiği zaman /(…) Yüzü sabunlu bir otel müşterisinin elinde traş makinesiyle /Pencereden sarktığı zaman. /(…) Aynalıpasaj’ın düğmecileri, gömlekçileri /Yüzükçüleri, bilezikçileri, tuhafiyecileri /Dükkânlarını açık unuttukları zaman /Ve dükkânların üstündeki heykelciklerin /Bir yas törenine hazırlanır gibi /Anlatımlarını değiştirdikleri zaman /(…) Demir kapının yanında ölü /Gökyüzünü dönemecinin altında /Ve yerde bırakmamak ister gibi sözünü /Elinde bir demet gülle /‘Gül, gül’ diye acı bir bağırtıyı uzattığı güllerle /Ipıslak saçlarıyla buzdan yatağına uzanmış. /(…) Ölüm çok uzaklardaydı, o zaman çok uzaklardaydı ölüm.”

(¹) Orhan Tekelioğlu, “Bir Türkiye melankolisi: Behzat Ç.”, T24, 9 Ağustos 2020.