Beklenmedik şeyler

Erdoğan’ın Sisi ile el sıkışmasının kendi başına bir manası yok, hadise kendi başına bir netice doğurabilir değil yani. Erdoğan’ın Sisi ile barışamayacağını varsaymış, bütün planlarını bu varsayımın üzerine inşa etmiş olanların, bilmem kaçıncı olarak bir defa daha gözlerine far tutulmuş tavşan gibi kalakalmalarının bir manası, bir neticesi var.

Ünlü sanat tarihçisi Ernst Gombrich demiş ki mealen, “biyolojik açıdan bakınca sanatın işlevi, beklenmedik şeylerle baş edebilmemiz için bize bir prova, bir zihin jimnastiği sağlıyor olmasındadır.” 

Normal şartlarda böyle bir tespite yaslanıp halimiz hakkında ne kadar çok şey söylenebilirdi. Sinemanın “sınırlı sayıda formülün mütemadiyen yeniden üretimi” haline gelmiş olması mesela, bizi şimdi olduğumuz gibi yapan faktörlerden biri mi? Yoksa beklenmedik şeylerle baş edebilen özneler olma hevesimizi başka sebeplerle iyice aşındırdık da sinema bu yüzden mi böyle? Filan.

Ama Türkiye çocuklarını fena halde zehirliyor. En azından beni fena halde zehirledi. Gombrich’in bence şık tespitini bile, memleketin iki kanadını beklenmedik şeylerle ilişkileri üzerinden tasnif edip edemeyeceğimiz sorusu sebebiyle hatırlıyorum. Bu nasıl bir manyaklıktır! 

Devam etmeden önce işaret etmem gerekiyor, “baş etmek” fillini kullanıyorum ama beklenmedik şeyleri, “baş etmek” fiilinin ima ettiğinin aksine, olumsuz şeyler olarak görmüyorum. Hatta içinde beklenmedik şeyler barındırmayan bir hayatın yaşamaya değer olduğunu da düşünmüyorum. Çoğunun daha onuncu dakikasında nasıl gelişip nasıl neticeleneceğini tahmin edebiliyor olduğum için, uzun süredir film de izleyemiyorum mesela. Yani Gombrich haklı, sanat bize, beklenmedik şeylerle ilişki kurmak konusunda idman vermeli. 

Yine de “baş etmek” fiili o kadar yabancı durmuyor beklenmedik şeyler bahse konu olduğunda. Çünkü beklenmedik şeyler, hemen herkes için, baş edilmesi gereken şeyler. Tanıdığım insanların büyük çoğunluğu, beklenmedik şeylerden nefret ediyor. Ve nefret duygusunun mevcudiyeti, toplumun şu kanadında veya bu kanadında olmakla pek değişmiyor gibi görünüyor. Belki nefret duygusunun dozu veya nefret duygusuna rağmen beklenmedik şeylerle ilişki kurmada sergilenen tavır fark ediyordur.

İnsanlar beklenmedik şeylerden neden nefret ediyorlar? Çünkü beklenmedik şeyler, planları bozuyor, kontrolü güçleştiriyor. Çocuk denecek yaşta, fiktif bir nikahla, tanımadığı bir adamın eşliğinde, ailesinden ve yurdundan ayrılıp Türkiye’ye “hicret etmek” zorunda kalmış, oradan oraya atılmış, yine çocuk denecek yaşta dört çocuklu bir adamın eşi olmuş olan anneannemin hayatı ile mukayese edildiğinde, günümüzün en uçuk hayatları bile fazla planlı ve fazla kontrollü. Anneannem yaşadıklarından laf arasında, sanki son derece olağan şeylermiş gibi söz ederken, onun yaşadığının küçük bir kesrini bile yaşamaya katlanamayacağımı hissederdim. Mesele şu ki, anneannemin neslinin neredeyse tamamı muazzam ölçüde beklenmedik şeylerle karşılaştılar. Yani Gombrich bir bakıma haksız, sanatın yardımı olmadan da insanlar beklenmedik şeylerle baş edebiliyorlar. O neslin savrulan fertlerinin hemen hiçbirinin sanat ürünleriyle ilişkisi olmamıştı. Sanat ürünleriyle ilişkisi olanlar, mesela Osmanlı saray ahalisi, zannımca, başlarına gelen beklenmedik şeylere anneannem kadar tabii bir reaksiyon gösteremedi.

Üç şeye işaret etmiş olduğumu düşünüyorum: (1) Beklenmedik şeylerle ilişkimizi olumsuz yönde etkileyen husus, plan ve kontrol saplantımız, (2) bizden önceki nesiller beklenmedik şeylere karşı daha az olumsuz idiler —eğer olumlu değil idilerse— ve (3) sanattan çok şey de beklememek lazım, belirleyici olan hayatın ta kendisi, her insan biyolojik olarak zaten hayatın sürprizleriyle dans edebilecek donanıma sahip.

Böyle bakınca, yani insanın biyolojik olarak yeterli donanıma sahip olduğunu tespit edince, nasıl olup da o potansiyelimizin köreldiği sorusu düşüyor orta yere. Aklıma geliveren iki faktör var. Birincisi, mektepler bizi hayatı planlayabileceğimiz ve kontrol edebileceğimiz zannıyla zehirliyor. İkincisi, insan sahiden de tabii faktörlerin tesadüfîliğinden ciddi ölçüde azade olduğu için eskisiyle kıyaslanmayacak kadar tekdüze bir hayat yaşıyor.

Ama anneannemin şartları ile bizimkini mukayese edince, bir başka husustan daha söz edilebilir. Anneannem için hayatın kendisi ve gidişatı —yani beklendik şeylerin yekûnu— pek de iç açıcı değildi. Ancak beklenmedik şeyler olursa yaşanabilir bir hayatı olabilirdi. Demek ki, tersinden okuyacak olursak, beklenmedik şeylere duyduğumuz husumetin bir sebebi de, muhtemelen, beklenmedik şeyler olmazsa hayatımızın zaten yolunda olması ve başımıza gelen beklenmedik şeylerin genellikle hayatımızı olumsuz yönde etkilemesi olabilir. 

Yani?

Çoğumuz berbat zamanlarda, berbat hayatlar yaşıyor olduğumuzu düşünüyor, bunu destekleyen teoriler üretiyor ama tam aksi olabilir, pekâlâ çok yolunda hayatlar yaşıyor olabiliriz. Öyle olduğunu düşünüyorum.

Gelelim ülkeyi ve dünyayı ırgalayan kamplaşmaya. Nişantaşı’nda veya Bodrum’da yaşayan iyi eğitimli ve sanatsever olduğunu varsaydığımız muhalif kesime mensup olanlar, tıpkı NYT okuyup New York’un güzide muhitlerinde vakit geçirenler gibi, mesela bir kokteyle giderken yolda gerçekleşen bir kaza yüzünden trafiğin aksamasına fena halde ifrit oluyorlar. Ama Kırşehir’de veya Kansas’ta yaşayanların da, mesela okul müdürünün kendilerini çağırıp çocuklarının yaramazlıklarından söz etmelerinden veya çocuklarının bekledikleri gibi bir karne getirmemesinden benzer bir rahatsızlık hissettiklerini söyleyebiliriz. En berbat hayatın bile bir rutini var dünyada. Torbacıyı hep bulduğu köşede bulamamak da kâbus sebebi olabilir yani. 

Bahse konu olan sosyal kesimlerin siyasi temsilcilerine gelince… Biden ve ekibinin, Kılıçdaroğlu, Babacan, Davutoğlu kadar olmasa da, planlarını aksatan gelişmelerden rahatsız oldukları, rahatsız olmanın ötesinde o gelişmelere karşı reaksiyon göstermekte acemilik çektikleri söylenebilir. Bizimkiler bu hususta çok daha donanımsız görünüyorlar. Üstelik Türkiye, ABD’ye kıyasla, planların planlandıkları gibi yürümesi ihtimalinin çok daha düşük olduğu bir ülke. Buna mukabil Trump, Erdoğan ve onların etrafındakiler, planları aksadığında huzursuzlaşıyor olsalar da, yeni bir yol haritası çizmek konusunda daha donanımlılar. 

Eh ikincilerin birincilere kıyasla sanatla daha az haşır neşir oldukları konusunda herhalde hemfikiriz. Demek ki sanatın hayata hazırladığı insanlar, hayatın hayata hazırladıklarına kıyasla, hayatın önümüze çıkardığı beklenmedik şeylerle baş etmekte daha idmanlılar. Bence sanatı sevmekte bir beis yok ama hayatı sevmeden olmaz yani. Hayatı sevmek de, onun önümüze taşıyıp durduğu beklenmedik şeyleri de sevmeyi gerektiriyor.

Erdoğan’ın Sisi ile el sıkışmasının kendi başına bir manası yok, hadise kendi başına bir netice doğurabilir değil yani. Erdoğan’ın Sisi ile barışamayacağını varsaymış, bütün planlarını bu varsayımın üzerine inşa etmiş olanların, bilmem kaçıncı olarak bir defa daha gözlerine far tutulmuş tavşan gibi kalakalmalarının bir manası, bir neticesi var. “Şimdi bu hadiseyi ne biçim kullanırım” diyemeyip, “ama yine döndün Reis, bu kadar da olmaz ki” diye serzenişte bulunmakla… Ne bileyim!