Bir buçuk milyon KPSS’cinin aklından neler geçiyor acaba?

İmtihana çekilmek zaten yeterince zahmetli bir işken, bir de üstüne merkezîleştirilerek devasa hâle getirilmiş bu tip sınavlarda karşılaşılan rezalet, insanın ömründen ömür alır gider tabii ki. Geçen hafta, yani 2022 yılının Ağutos ayı başlarında, yaklaşık bir buçuk milyon, çoğunlukla genç insan, bir şekilde kurtulduklarını düşündükleri bir sınavın hiç de adil olmayan koşullarda yapıldığını anladı, sınav iptal edildi, çekilen sıkıntılar heba oldu. Şimdi, kafalarda daha çok soru işareti, ızdırap katsayısı katlanmış vaziyette “sil baştan” başlayacaklar.

Etimoloji sözlüklerinin yalancısıyım: “İmtihan” zahmet çekme ile aynı kökenden geliyormuş. Sözlük bizi “mihnet”e gönderiyor sonra. “Mihnet” ile birlikte iş daha ileriye gidiyor: Sıkıntı, zorluk, eziyet, zahmet, meşakkat, üzüntü, dert, elem, keder, gam, ızdırap, âfet, musîbet… Okurken içimiz daralıyor. Üstüne bir de “iptila” kelimesine çıkıyor yolumuz. Kökeni sanıldığı gibi “bağımlılık” ile bağlantılı değil. O da imtihan edilmeye, zorlanmaya bağlanıyor, “belâ” ile de akrabalığı var. İmtihan edilmek, sınanmak, sınav… Tamamı çok “sıkıntı”lı.

Üzerinden 40-50 yıl geçtiği hâlde, kâbuslarında hâlâ üniversite sınavı gören yakınlarım var. Sınav yerini bir türlü bulamamak, sınav vaktinin hızla yaklaştığını bildiği hâlde bir türlü yola çıkamamak, sınav yerine ulaşıp da sınıfı bulamamak, sırayı bulup da soruları görememek vs…

Sınanmak çok zor mesele… İyisiyle kötüsüyle pek çok ülkede benzer durumlar var ama biz kendi yaşadıklarımızı biliriz.

Türkiye’de yaşıyorsanız, hayatınızın ilk 18 yılında çok sayıda sınava girip nevroz biriktirmeniz gerekir.

Şanslıysanız bu sınavlar üniversiteye “kapağı atınca” biter. Ama kamuda ya da sınavla personel alan bazı kamu benzeri büyük kurumlarda çalışmak isterseniz, bir de başınıza “meslekî” sınavlar çıkar.

Bizim zamanımızda tek tek kurumlara başvurulurdu, ağır sınavlardı. İki gün boyunca kağıda yazmaktan elimizde kalemin izi çıkardı, parmaklarımız nasır tutardı. Abartmıyorum, aynen böyle sınavlara girdim ben de. Ama sanki yine de, KPSS’den daha iyiydi. Bir kere, sayısı çoktu, bir yerlerde şansınız tutabilirdi, tek bir sınava mahkum değildiniz. İkincisi, bu denli devasa organizasyonların insanı sürüklediği o çaresizlik, dert, elem, keder, gam, ızdırap gibi hislerden azadeydiniz.

Diğer yandan, koşuya onca geriden başlamış olmalarının ve sistemin getirdiği tüm zorluklara rağmen, üniversite sınavı ya da başka kamu sınavlarının en azından “adil” olabilmesi dolayısıyla hak ettikleri hayatları az çok kurabilmiş çalışkan insanlar vardır bizim kuşaklarda. Yani sonuç elde edilebilirdi bir zamanlar bu tür sınavlarda, az çok eşit fırsatları kullanma ihtimali daha fazlaydı.

Geçen haftaki KPSS vukuatını takip ederken aklımdan bunlar geçiyor.

İmtihana çekilmek zaten yeterince zahmetli bir işken, bir de üstüne merkezîleştirilerek devasa hâle getirilmiş bu tip sınavlarda karşılaşılan rezalet, insanın ömründen ömür alır gider tabii ki. Geçen hafta, yani 2022 yılının Ağutos ayı başlarında, yaklaşık bir buçuk milyon, çoğunlukla genç insan, bir şekilde kurtulduklarını düşündükleri bir sınavın hiç de adil olmayan koşullarda yapıldığını anladı, sınav iptal edildi, çekilen sıkıntılar heba oldu. Şimdi, kafalarda daha çok soru işareti, ızdırap katsayısı katlanmış vaziyette “sil baştan” başlayacaklar.

Yine yeni bir sınav, şeffaflık hak getire… Kimse durumu, yaşananları açıklamak zorunda hissetmeyecek. O ötelerden öte dış mihraklar ile iç mihraklar dışında bir sorumlu/suçlu ile karşılaşmayacağız. Kimse ceza almayacak. Bundan sonraki sınavların adil olacağı konusunda kimse ikna olmayacak, zaten kimse ikna etmeye de kalkmayacak.

Geleceklerini kurmak için imtihana çekilmekten daha iyi seçeneği olmayanlar, girdikleri/girecekleri sınavlarla ilgili o cümleyi içlerinden tekrarlayacaklar: “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu (oluyor, olacak).”

Oysa birkaç kuşak için ÖSYM bu ülkenin en güvenilen kurumlarından biriydi. Sonra devasalaştı, dal budak saldı. Bunlara bağlı olarak da “keşfedildi”. Devleti ele geçirmek gibi kolektif amaçlar ile zahmetsiz para pul, mevki sahibi olmak gibi kişisel amaçlar olsa olsa bu kadar güzel birleşirdi bir kurumda. Aynı yıllarda vicdan, adalet, fırsat eşitliği, kul hakkı gibi kolektif ya da kişisel kavramlar da zaten buhar olup uçtu gitti. Artık devir, diğerlerinden hiçbir beis duymadan ayrılabilen “biz”ler devriydi. Öyle de böyle de rahat uyuyabilenlerin devri…

ÖSYM 1974 yılında kurulmuş. Türkiye’de üniversiteye girebilecek öğrenci sayısının artmasıyla birlikte, tek tek üniversitelerin sınav yapması yerine merkezî bir sınav yapılmasının daha adil, daha objektif ve coğrafî olarak daha zahmetsiz olacağı düşünülmüş. 1974 yılında üniversite sınavına yaklaşık 230 bin kişi katılmış.

Günümüzde ÖSYM yılda 50’den fazla sınav düzenlerken, 10 milyondan fazla kişiyi imtihana çekiyormuş. Üniversite sınavı gibi büyük sınavlar yarım milyona yakın görevli ile birlikte gerçekleştirilebiliyormuş.

Böyle bir büyük yapı ile şeffaflık ve hesap verilebilirlik konularındaki yükümlülüklerini hep başka konulardaki mağduriyetleri üzerinden yok saymaya meyilli bir yürütme/yönetme zihniyeti birleşince, işte karşımıza bunca insana açık açık ızdırap çektiren bir sistem çıkıyor.

Fırsat eşitliği için kurulmuştu. Yaklaşık ilk yirmi yılda çok sayıda insanın fırsat yakalamasını sağladı. Artık sapır sapır dökülüyor. Evet, birçok kamu kurumunun hâlini açıklayan bir deyim bu “sapır sapır dökülme” ama en zor hayatlara olan en büyük doğrudan etkisiyle en adil olması gereken ÖSYM bu dökülme işinin tartışmasız şampiyonu.

Üç yıl önce tam bu vakitte oğlumun da sınava girmesi dolayısıyla yaşadığımız sıkıntıyı da içeren “Üniversite sınavı: Sen imkânsızsın, sensizlik imkânsız…” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda sınavın içeriğinin ne kadar zor ve hatta imkânsız olduğunu, en azından hayatının ilk 18 yılını tuhaf bir imtihan lisanı ile geçirmek zorunda kalanlara yaşattığı yabancılaştırma efektinin ne kadar büyük kayıplara sebep olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

(https://serbestiyet.com/yazarlar/universite-sinavi-sen-imkansizsin-sensizlik-imkansiz-3627/)

Bu kara delik gibi içine çekip öğüten bir kurum olarak ÖSYM mevzuuna girmemiştim bile. Durum zaten yeterince zordu, bu zorluk içinde bir de sınav sisteminin adaletini ölçmeye çalışmak hepimizi aşardı.

Şimdiyse, KPSS’ye giren bir buçuk milyon kişinin önemli çoğunluğunun aklından neler geçirdiğini düşünüyorum:

Cumhurbaşkanı bu konuyu nerelere nasıl bağladı yine? Altılı, yedili masanın konumuzla ne alakası var? FETÖ mü? Bu denli rahat top koşturabildiği en yetkililer tarafından hâlâ ifade edilen FETÖ istediği zaman istediği her şeyi yapmaya nasıl devam edebiliyor? “Boşluğa düşmemiş” bu hâlimizde niye kimse zan altında kalmıyor? Kaç kuşak daha bu “zan altında bırakılmayan” yetkililerin yerine kâbus yaşayacak? Niye büyüğüyle küçüğüyle her türlü sorun çözümsüz bu ülkede? Peki, gelecekten umutlanmanın artık iyice lüks hâle gelmesiyle neden hiçbir devlet yetkilisi ilgilenmiyor? Biz bunca süslü kelimenin, bağırışın çağırışın arasında, niye bu kadar yalnızız?

Sahi devlet bu kadar çok tehdite açıksa, tuzağa düşebiliyorsa, eli kolu sayılan kendi kurumlarını kontrol altında tutmaktan bu denli uzaksa, o zaman neden var? Biz bunu bizi koruması için kurmamış mıydık?